İnsalık 1970’lerde doruk noktasını yaşadı galiba, sonrasında kendini tüketecek yollara girişti. Hızlı tüketim de çoğunlukla insanlığın kendini hızlı tüketmesi gibi duruyor.

Bugünlerin Brezilyasıyla açılıyor Aquarius. Clara (Sônia Braga) altmışlı yaşlarında bir yazar. Tek başına yaşadığı evinin ailesiyle özdeşleşmiş bir geçmişi var. Film 1980’e dönüp o geçmişe bir ayna tutuyor. 1975-80 arası döneme ülkemizde yaşananlardan ötürü biz de çokça tanıklık ettiğimizden mi, yoksa yönetmen bu dönemin portresini çok iyi verdiğinden mi tam anlayamadan, filmin en güzel ve kısa süren sahnesi, 1980’deki Brezilya’yı kavramamıza, Clara’nın bugün konumlandığı noktayı yakalamamıza yetiyor.

Clara’nın gençliğini, bugününü, değişen dünyayla uyumunu ve mücadelesini görüyoruz filmde. Clara bugünde yaşıyor, geçmişte kalmıyor; telefonundan müzik açıyor, USB kullanıyor. “Yeni” dünya değerlerine şans tanıyor yani. Ama geçmişle bağını da koruyor. En güzel kayıt sesi olduğu için plak dinlemekten; plak almanın, eski plaklar arasında dolaşmanın keyfinden ve bunun güzelliğini yeni insanlara anlatmaktan da vazgeçmiyor. Yeni dünyanın sağladığı kolaylıkların farkında, ama kolaylığa kaçıp geçmişini silmiyor. Plak almak yerine internetten yüzlerce şarkıyı art arda dinleyebileceğini biliyor muhtemelen, bilgisayar ve internet kullanıyor çünkü. Ama hızlı tüketim ürünlerinin kalıcı olmayacak şekilde, özsüz üretildiğini de görebiliyor. Gençliği 70-80’lerde geçen biri olarak hele.

Film, üç bölümden oluşuyor. Sahne 1980’i gösterdiğinde Clara’nın o günlerde kısacık saçlı olduğunu görüyoruz. Oysa bugün Clara upuzun saçlı bir kadın. Bu ilk bölümün adı zaten “Clara’nın Saçı”. O günler için hepten garip olan bir durum kısacık saç, Clara’nın kocasının konuşmasından bu detayı hatırlıyoruz. Bugünkü hâliyle yakından tanımaya başladığımız Clara gibi kadınlığını her zerresine kadar seven bir kadın içinse saçları da bu güzelliğin tamamlayıcılarından ve onu mutlu eden özelliklerden. Bugünkü orta yaşlı hâlinde saçını toplayışından, elleriyle tarayışından, tutuşundan, savuruşundan anlıyoruz, Clara saçını seviyor. Onu doğallığıyla uzatabilmenin keyfini sonuna dek yaşıyor.

70’ler müzik açısından tıpkı bir doruk gibi, 1980’de Another One Bites the Dust’ın piyasaya çıkışını duyan bir gençlikten bahsediyoruz. Sanki artık öyle bir şarkının çıkışına tanıklık edemezmişiz gibi hissediyorum Clara ve yanındakiler bu şarkıyı plajda dinlemeye başlayınca. Plaj, Recife şehrinin göbeğinde yer alan, o yıllarda gerisinde aynalı yüksek binaların değil kısa binaların olduğu Boa Viagem plajı. Boa Viagem’in şu anki durumunu görmek için internette arama yapabilir ve bu filmde de önceki hâline tanık olduktan sonra, bu topraklardaki derdiniz yetmezmiş gibi bir de Brezilya için üzülebilirsiniz.

İkinci bölümün adı “Clara’nın Aşkı”. Clara’nın arkadaşlarına, çocuklarına, kardeşine, yeğenlerine sevgisi; kaybettiği kocasına sevgisi; unutmadığı ve yaşamaktan kaçmadığı cinselliği anlatılıyor bu bölümde.  Clara kendisiyle ilişkisi iyi olan bir kadın. Kendini hastalığı sonrasında yaşamaktan korkmadan koruyor, vücudunu hatalarını da görerek seviyor, yaşının farkında olarak sakin ve dolu dolu yaşıyor. Ve Clara çok güzel bir kadın. Tek memesini kaybetmiş olduğu için fiziksel temasta tedirgin oluyor. Gün içinde giyimi, hareketleriyse bu hastalığın ve operasyonun etkisiyle puslanmıyor. Hatta bir etki varsa bu pozitif anlamda olabilir. Bu bölümde Clara’nın kendiyle kurduğu iyi ve güçlü ilişkisini de daha iyi kavrıyoruz sanki.

Üçüncü bölümse “Clara’nın Kanseri”. Clara kanseri yenmiş, hayata sıkı sıkı tutunmuş bir kadın. Rezidanslarda yaşamayı, asansörle evine ulaşmayı reddediyor. Müziği dokunabildiği ve geçmişi olan plaklardan dinliyor, hızlı tüketimle gelen tüm sözde kolaycı çirkinliği, insani temastan olmayı reddediyor. Evini elinden almak için çabalayan inşaat firmasındaki işçilerin adlarını öğreniyor mesela. Onlarla karşılaştığı her seferinde de adlarıyla sesleniyor. Yirmi-otuz katlı bina heveslilerinin pek yapamayacağı, pek kayda değer bulmayacağı bir şey muhtemelen. Clara, konuştuğu her insana eşit yakınlıkta ve mesafede duruyor. Kanseri yenmiş güçlü bir kadın olarak kendisini evinden etmeye çalışan inşaat şirketiyle mücadele etmekten kaçınmıyor. “Hastalığı zor atlattım, kendimi zorlamayayım” diye düşünmüyor. Çünkü mücadele etmese üzülecek, belki asıl o zaman sağlığına zarar verecek. O da mücadeleyi seçiyor ve böylelikle inşaat şirketindekileri de dert sahibi ediyor. Tekrar bir kanserle karşılaşılacaksa sıra, inşaat şirketindekilerde gibi duruyor.

Filme adını veren Aquarius, Clara’nın eskiden beri ailesiyle yaşadığı, az katlı binanın adı. İnşaat şirketini temsil eden, MBA’li Diego (Humberto Carrão), Clara’yla konuşurken projenin adını “Yeni Aquarius” olarak sunuyor. Türkiye’deki gösterimde bu isim kahkahalarla karşılanıyor.

Film bölümlere ayrılmış, ancak anlatı bölünmüyor, sadece odağımız değişiyor o bölümlendirmelerle. Akışı, ritmi hiç değişmiyor filmin. Bir müzikal gibi içi huzur doldurarak ve müzik dolu ilerliyor film. Filmden çıkışta kafanızda günlerce Another One Bites The Dust ve Fat Bottomed Girls çalıyor.

Aquarius, filmde de sezilen politik tondan ve karşı çıktığı şeylerden ötürü, Brezilya’da çeşitli politik tepkiler ve engellerle karşılaşmış. Bu bilgilere internetten de kolayca erişebilirsiniz. Sadece, bakmaya üşenirseniz diye birkaç notu buraya da ekleyelim. Film, Brezilya’da hükümeti destekleyen sağcılar tarafından tepki çekmiş; filmi boykot etme çağrılarıyla birlikte film Brezilya’da ilk olarak +18 yaş sınırıyla vizyona konmuş. Bu sınır, gelen tepkiler üzerine sonradan +16’ya çekilmiş. Dünya galasını Cannes’da (69. Cannes Film Festivali’nde) gerçekleştiren ve Palme D’or adaylığı olan film, 89. Akademi Ödülleri’nde En İyi Yabancı Film kategorisinde Brezilya’nın adayı olarak seçilmemiş.

Politik tonunun ve ülkesinde karşılaştığı politik engellerin ötesinde, seyri umutla sonlanan bir film Aquarius. Bu filmin bıraktığı tatla ve hisle, kötü giden her şeye inat güzel bir müzik açın ve dans edin. O şarkıyı sevdiklerinize de dinletin. Hayırlara vesile olur elbette.

Seçil Karagülle

Seçil Karagülle

11 Ekim 1985’te İstanbul’da doğdu. 2008’de Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliğinden mezun oldu. Mühendisliğe hiçbir zaman yakın hissetmese de IT’den kopmayı hiç başaramadı. Boş sinema salonunda film izlemeyi ve film üzerine saatlerce konuşmayı çok seviyor. Ülke gündeminden sıkıldıkça filmler üzerine düşüncelerini kendi blog’unda da yazıyor. Asghar Farhadi ne yapsa seveceğine inanıyor.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

24 Şubat'ta Vizyonda

Sonraki yazı

Gri Şehrin Klarnetçisi: Düttürü Dünya