içinde biraz kırmızı

Canımız ciğerimiz, on bir festivalin sultanı İstanbul Film Festivali nihayet başladı. Havaların yavaşça ısınmaya başladığı, doğadaki renklerin daha bir canlandığı şu günlerde İstanbul da ayrı bir güzel oluyor. Şehrin en güzel zamanları festival zamanları kesinlikle. Film festivalleri olmasa bir Nijer, filmini hangi dağıtıcı, hangi salonda vizyona sokacaktı? O yüzden film festivalleri iyi ki varlar ve sinemaseverlerin kaliteli yapım açlıklarını bir nebze olsun dindirebiliyorlar.

Bu yılki programın Musikişinas bölümünde yer alan Nijer yapımı Akounak Tedalat Taha Tazoughair / Rain The Color Of Blue With a Little Red In It (2015) göze olduğu kadar kulağa da hitap eden güzel bir yapım. Adının Türkçe karşılığı ‘İçinde Biraz Kırmızı Olan Mavi Renkte Yağmur’. Tuareg dilinde “mor” kelimesi olmadığı için Prince’in Purple Rain şarkısına bu şekilde bir atıfta bulunulmuş, çok da hoş olmuş. Filmden önce filmin ismine tav oldum diyebilirim. Filmin, senaryoyu da yazan başrol oyuncusu Mdou Moctar’a dair otobiyografik öğeler taşıdığını söyleyebiliriz.

Filmin konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, ülkesinin geleneksel müziğine kendi yorumunu katarak farklı bir ‘sound’ yakalayan Mdou Moctar yeni bir kasabaya çalışma ümidiyle gelir. Çöl hayatının imkânsızlıkları içinde hem yaşam mücadelesi verirken hem de sanatını ileri boyuta taşımaya çalışır. Mor motosikleti ve elektrogitarıyla farklı bir tarz çizen Moctar, yabancılığının da getirdiği gizem ile birden kasabanın en merak edilen kişisi olur ve tüm dikkatler üzerine toplanır. Elektrogitarı ile kendi geliştirdiği müzikal yorumlarla sevenleri artar. Tabii duygusal anlamda da kasabanın kızları bu gizemli yabancıya kayıtsız kalmaz.  Ancak tüm bu ilginin yanı sıra kasabanın diğer müzisyenlerinin kendisine karşı antipati beslemeye başlamaları uzun sürmez.

içinde biraz kırmızı2

Yeni ortamına uyum sağlamaya çalışan Moctar, bir yandan dış etkenlerle karşılaşırken diğer yandan ailesi tarafından beklediği desteği göremez. Özellikle babası gitar çalanların uyuşturucu ve alkol batağına saplanacağı önyargısıyla kendince oğlunu korumak ister. İster Nijer’de olsun ister dünyanın başka bir coğrafyasında, ebeveynlerin önyargılarla çocuklarına bu tür engeller koyması demek ki kültürler üstü bir durum. Tüm bu engellemelere karşı tutkusundan vazgeçmeyen Moctar, yeni tanıştığı kişilerle müzik yapmaya başlar, evde ise odasında gizli gizli gitar çalmaya devam eder. Tâ ki babasının gitarını bulup yakmasına kadar. Benim gibi Squier sahibi Moctar ile bu sahnede aynı duyguları paylaştığımı söyleyebilirim. Rakip müzisyenlerin psikolojik baskıların artması bir yana yaşadığı bu olay, ruhsal olarak motivasyonunu düşürse de filmin sonuna doğru gerekli olacak sanatsal yaratım için de katalizör görevi görecektir.

Perdeye yansıyan toz yüklü çöl görüntüsünün aksine insanın içini ısıtan, mor renkli elektrogitarla seyircinin gözünü şenlendiren film, esas gücünü insanın kulağının pasını silen müziklerinden alıyor. Özellikle elektrogitar sesine hayran olanların izlemekten çok, dinlemekten keyif alacakları bir yapım. Filmin tadı damağımda kalan diyenler için de güzel bir haber: Filmin başrol oyuncusu Mdou Moctar ve Moctar´ın bağlı olduğu plak şirketi Sahel Sounds´un kurucusu ve film yönetmeni Christopher Kirkley festival kapsamında 9 Nisan´da Salon´da bir konser verecek.

Güray Karaayak

Güray Karaayak

1986’nın karlı bir kış günü dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun oldu. Salo ve Solome’un 120 günü filmini yurtta 5 arkadaşıyla başlayıp tek başına bitirdiğinde, Pasolini en sevdiği yönetmen, sinema da en büyük tutkusu oldu.Çocukluk hayali, Sadun Boro’nun Kısmet’i gibi dünyayı dolaşmak olup, şu an özel sektörde proje finans departmanında masa başı bir işte çalışıyor.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Yazı Mı, Tura Mı?

Sonraki yazı

35. İstanbul Film Festivali İzlenimleri: Özgün Bir Bilim-Kurgu Denemesi