Bu sene on üçüncüsü düzenlenen Filmekimi kapsamında merakla beklediğim, izlemek için baş sıralara yerleştirdiğim filmlerden bir tanesi de Roy Andersson imzalı A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence‘dı. Yönetmenin “Yaşayanlar Üçlemesi”nin son ayağı olan film, günümüz insanının içi boş bir “İyiyim.” diyerek geçiştirdiği sözde olumlama hâlini filmin merkezine yerleştiriyor. Sürekli toplantıları ertelenen eski bir kaptan, kendileri ölümüne mutsuzken eğlence oyuncakları satıp insanları neşelendirmeye çalışan iki satıcı, sevgilisi tarafından terk edilen kilolu bir tango hocası, savaşta bozguna uğramış umutsuz bir kral, müşterilerin gülüp şarkılar söylediği şen zamanları özleyen yaşlı bir bar müdavimi… Onlar, filmde dönüşümlü olarak karşımıza çıkan karakterlerimiz. Hepsi telefonla konuşurken “İyi olduğuna çok sevindim.” cümlesini ancak ikinci söyleyişlerinde karşı tarafa duyurabiliyor. Çünkü hiç kimse iyi değil. Hiçbirimizin gerçek anlamda iyi olmadığı gibi. Ne onlar inanmadıkları bir şeyi söylemeye ne de karşı taraf inanmadığı bir şeyi duymaya hazır.

Sinirli, canı sıkkın, deforme edilmiş, gergin, ölü beyazlığındaki donuk karakterleri sabit ve uzun planlarla sunan Andersson, geleceğin portresini çiziyor. Bir bağırsalar içlerindeki öfke kopup gidecek. Ama susuyorlar. Duyguları bedenlerinden şırıngayla çekilip alınmış gibi somurtan, güç bela konuşan insanlar, aslında sen, ben ve biziz. Evrimden bu yana insan nedir ki zaten? Yaşamasını, mutlu olmasını bilemeyen, “İyiyim.” derken bile samimiyetten aciz, maymundan evrildiği söylenen monoton yaratıktan biraz fazlası.

apigeon04

A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence, yönetmenin Songs From The Second Floor (2000) ve You, The Living (2007) gibi önceki filmlerinde de rastladığımız Batı toplumuna getirilen bir eleştiri. Sanatlarıyla, ekonomileriyle, refah düzeyleriyle övülen, özenilen, örnek gösterilen Batı uygarlığının esas resmini çizen film, Batılı beyaz adamdan yola çıkarak evrenselleşiyor ve  filmde sürekli duyduğumuz, bazen gür bir ordu marşı, bazen hüzünlü bir şarkı, bazen de bir barmenin ağzındaki melodi olarak evrilen ezgi eşliğinde tüm insanlık adına bir konçertoya dönüşüyor.

Sterilize edilmiş, durgun ve boş şehirde, tek dertleri para ve ertesi gün erken saatte gitmek zorunda oldukları işleri olan, rutin hayatlarına beyazdan başka bir renk katamayan bu insanlardan birisi de yenik, hilkat garibesi bir kral. Güç ve başarı yoksa bir kral bile olsanız hürmet azalıyor, başınız öne eğik gerisin geri topluma karışıyorsunuz. Ruslar pusu kurmasaydı, yağmur yağmasaydı, daha çok at olsaydı savaş kazanılırdı. Ya da daha çok paramız olsaydı, daha çok gülebilseydik, işe gitmek zorunda olmasaydık sahici bir “İyiyim.” ile insanları ikna edebilirdik. Ama olmuyor. Bahaneler hayat kurtarmıyor.

Ölümle, yaşarken ölmekle ve öldükten sonra geride yaşamaya devam eden hayatla dalga geçen film, barındırdığı ince mizahla da yer yer sabit ritmini sekteye uğratıyor. Batı’nın arkasına yaslanıp izlediği köleliğe cesurca değiniyor, doğuştan galip moderniteyi yenilgiye uğratıp yerden yere vuruyor. Kulaklarımıza hükmedercesine birbirine karışan topuk sesleri ve at nallarıyla, kafamıza vura vura yaşarken ölmenin sancısını anlatıyor.

“Bugün kendimi çok iyi hissediyorum.” diyen peynirciye deli muamelesi yapan çırak, aslında filmin tüm derdini kısacık bir planla özetliyor. Mutlu olmak, iyi olmak, hayata olumlu bakabilmek için insanın deli olması gerekiyor. İlerleyen sahnelerde durakta otobüs bekleyen kafası karışık insanlarla baş başa kalıyoruz. O gün günlerden ne olduğunu konuşuyorlar. Çünkü paraları var, karınları tok, dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birinde modern kent hayatı sürüyorlar ve tüm dünya dertlerini bir kenara bırakıp “Yine çarşamba geldi.” diye dertleniyorlar. Dünyanın geri kalanı onlar için sadece haritadaki bir karartı. Tüm bunlar yaşanırken bir güvercinin sesini duyuyoruz. Duraktakiler kafalarını kaldırıp güvercine, belki de bize bakıyorlar. Bir güvercin gibi insanlığı izlerken buluyoruz kendimizi. Onlardan biriyiz. Kafayı yemiş, yaşarken ölmüş, özgürken köleleşmiş sürünün bir parçası. Ne diyelim? İyi diyelim, iyi olalım.

Dilan Salkaya

Dilan Salkaya

1994 yılında, ilhamla ve heyecanla İstanbul'da doğdu. Küçük yaşta kelimelere sevdalanınca şairlerini, yönetmenlerini, yazarlarını keşfetti. Baktı ki anlatması lazım, yazma tutkusunu bir mesleğe dönüştürmeye karar verip senarist olma yolunda ilk adımı attı ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde sinema okumaya başladı. Bir yandan eğitimini sürdürürken bir yandan da kariyerini inşa ediyor. Yazdı ve kurtuldu. Yazmasaydı deli olacaktı!

Kimler Neler Demiş?

1 Yorum - "İyi Diyelim, İyi Olalım: A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence"

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
murat
Ziyaretçi

Harika!

wpDiscuz
Önceki yazı

Foxcatcher'dan Yeni Fragman

Sonraki yazı

Un heureux événement (2011)