Analiz

Acıyla Sınanan Kadınlar: Martyrs

Uyarı: Yazı, filmin sürprizlerini içermektedir.

Fransız yönetmen Pascal Luiger’in senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği 2008 tarihli Martyrs, bir taraftan Alexandre Aja’nın Haute Tension‘ını (2003) gibi dinamik ve özgün,  bir taraftan da Alexandre Bustillo ve Julien Maury’nin A L’interieur‘ı (2007) gibi bol kanlı ve eleştirme konusunda gözünü budaktan sakınmayan bir film. Korku filmi müptelası olsam da bol kana, şiddete, işkenceye bazen tahammül etmekte zorlandığımı söylemeliyim. Tercihimi genelde paranormal korku filmlerinden yana kullanırım. Lâkin ne zaman ki yönetmen hikâyesindeki şiddet unsurunu belirli bir minvale oturtur, bir mantık yakalar ve seyirciyi sadece rahatsız etmek, gövde gösterisinde bulunmak yerine sert tavrını söyleyeceği sözün bir aracı hâline getirir, işte o zaman beni tavlamayı başarır. Tıpkı Gaspar Noe’nin İrreversible’ı (2002) veya Lars Von Trier’in Antichrist’ı (2009) gibi. Bahsettiğim noktayı zaten sinemasında düstur edinmiş Michael Haneke’yi saymıyorum bile. Onun her filmi, dile getirmeye çalıştığım şiddet-eleştiri yaklaşımında birincil örnek teşkil ediyor.

Martyrs, kan revan içinde bir kızın, Lucie’nin, izbe bir binadan çıkıp çığlıklar atarak koşmasıyla başlıyor. Ardından açılış jeneriği esnasında Lucie’nin tedavi altında olmasına dair bir takım görüntüler görüyoruz. Lucie’nin bir başka kız çocuğuyla, Anna’yla arkadaşlık kurduğunu, Anna’nın ona her daim yardım ettiğini, yanında olduğunu anlıyoruz ve bunu bir kenara not ediyoruz. Filmin eteğindeki taşları dökmeye başlaması ise yıllar sonra, kahvaltı masasında günlük meselelerden konuşan modern bir çekirdek aileyle başlıyor. Lucie birden çifteliyle eve dalıp söz konusu ailenin tüm bireylerini öldürüyor. Peşinden koşan, sürekli canını yakmaya çalışan insandan bozma garip bir yaratıkla da boğuşuyor bir yandan. Lucie’ye yardım etmeye, yıllar önce kendisine işkence yapanlardan öcünü alması konusunda destek olmaya yemin etmiş en yakın, daha doğrusu tek arkadaşı Anna. Fakat genç kız, Lucie’nin bu bitmek tükenmek bilmez öfkesinden ve şiddet uygulama arzusundan da feci derecede rahatsız. Ne var ki evin bodrum katında bulacağı gerçek, Anna’yı hiç ummadığı bir noktaya getirecektir.

Martyrs1

Latince “şahit olmak” ve aynı zamanda işkence görerek kutsal bir dava uğruna “şehit olmak” anlamına gelen ‘martyrs’in, filme niye adını verdiğini ilk etapta anlamak mümkün değil. Ancak konu ilerledikçe, senaryo sürekli makaslar değiştirip hiç tahmin edilemeyen yönlere evrildikçe bir ismin filme ancak bu denli yakışabileceğini kavrıyoruz.

Konu temelde çok basit; organize bir örgüt veya bir çeşit tarikat, genç kızları kaçırıp onlara işkenceler yapmaktadır. Kurbanlarının ölmelerine asla izin vermez, acıyı sürekli yaşamaları için işkencelerini stilize ederler. Dolayısıyla Lucie, ellerinden kurtulduğu o tarikata bağlı olan aileyi yıllar sonra bulmuş, adamı ve kadını öldürerek öcünü almıştır. Ama Anna’nın akıbeti daha vahim olacaktır.

Martyrs, yakın zamanda izlediğimiz You’re Next (2011), Cabin In The Woods (2012) ve Resolution (2012) gibi başarılı korku filmlerinin kullandıkları ‘çürütme taktiği’nin öncülerinden kabul edilebilir: Çürütme taktiğinden kastımız ise filmin, öngörülen bir yapıyı önce önümüze serip ardından da onu çürütmesi ve orijinalleşmesi. Bu taktikte ilkin bildik bir konuya el atılır, seyirci cephesinden düşünülerek tüm klişeler bir bir dizilir, ardından da bütün olasılıkları teker teker eleyerek özgün bir noktaya gidilir. Martyrs seyircisine işte bunu yapıyor. Seyirci, koltuğunda ne izlediğini düşünürken o hiç telaş etmiyor, hatta bunun keyfini bile sürüyor.

Lucie ve Anna’nın ilişkisine dair ilk önce saplantılı bir dostluk fikri veriyor film. Sonra biri, diğerinin hayali dostu olabilme ihtimaline inceden dokundurup – Haute Tension’da izlediğimiz üzere – şizofreniye göz kırpıyor. İki kızın arasında bir aşkın olması olasılığını gündeme getiriyor – Monster (2003) misali. Böylece iki karakterin bu denli kanlı bir işe birlikte girişmelerinin mantığını kuvvetlendiriyor… Ardından Haneke’nin Funny Games (1997)’ini andıran ev baskınıyla çekirdek aile ve kızlarımız arasında bağ kurmaya çalışıyor. Hayali bir yaratığın Lucie’ye saldırması da bizi net olarak neyle hemhâl olduğumuz konusunda muğlak bir yere itiyor. Derken Lucie intihar ediyor (hayali yaratık tarafından öldürülüyor ya da) ve tüm olasılıklar sonlanıyor. Takip eden bölümdeyse organize işkence çetesi eve geliyor. Evin altındaki gizli işkence odasına Anna’yı kilitleyip ona da, daha önce Lucie’nin ve birçok kızın yaşadığı işkenceleri uyguluyorlar. Konu itibariyle değil ama kullandığı şablon bazında Brian De Palma’nın kült filmi Sisters’ı (1973) akıllara getiriyor böylece.

martyrs-18-06-2008-17-g

Martyrs’i özgün yapan birincil unsur işkenceye yüklediği anlam. Filmdeki bu gizli tarikatın inanışına göre “acı kutsaldır.” Acı çeken kişi, tapılacak kişidir. O, acı çekerek uhrevi bir boyuta yükselmekte, dünyevi tüm dertlerden azade kalmakta ve tanrının yanına yaklaşmaktadır. Yani hem şehit, hem de hakikate şahit olmaktadır. Acı çeken kişi, erdemlidir. Bu tarikat da yakaladıkları kızlara işkenceler yaparak bir nevi ‘ermelerini’, nirvanaya ulaşmalarını sağlıyor. Öte yandan acı çekerlerken gözlerindeki anlamı çözmeye çalışıyorlar. Çünkü tanrının da acı çekenin yanında olacağını düşünüyorlar. İslam’daki şehit olanların canlarının Azrail tarafından değil, bizzat Allah tarafından alındığı düşüncesi de burada işlevselleşiyor. Dolayısıyla, ilk bakışta sanılanın aksine, seçilen kızlar, tapınakta tanrıya sunulan birer ‘kurban’ değiller kesinlikle. Bilakis hayranlık duyulacak, önünde saygı ile durulacak yüce bir varlıktır işkence gören kız. Tarikatın düşüncesine göre onlar, seçtikleri kişilere çektirdikleri acılarla onları hidayete erdiriyorlar. Sadisttik veya mazoşist bir acı fetişizminin tam zıttına, acı-seviciliğinin tanrıya ulaşmanın tek merdiveni olduğunun düşüncesi hâkim filme.

Meseleye buradan bakıldığında Anna’nın özdeşleştiği ilk figür Hz. İsa elbette. Onun büyük işkenceler görerek çarmıha gerilme hadisesi; günahsız olduğu halde tüm insanlığın günahlarını sırtlaması, herkes için acı çekmesi ve en nihayetinde, acılarının zirve bulmasına paralel bir şekilde, göğe miraç etmesi şeklinde yorumlanmıyor mu? Dolayısıyla birçok Hristiyan mezhebinde acı çekmenin önemli bir erdem sayılması boşuna değildir. Martyrs’de Anna, bir Hz. İsa figürüne dönüşüp işkencelerle gaibe ulaşır. Fakat acıya en çok direnenin kadınlar olduğunu söyleyen film, Hz. İsa’nın yanı sıra Hz. Meryem gibi bir ‘madre dolorose / acılı anne’ figürünü vurgular. Böylece kadın ve şiddet ilişkisine dair kuvvetli bir alt metin kanadı oluşturur. Kilise tarafından önce yakılan, 450 yıl sonra da azize ilan edilen Jeanne d’Arc’ı akla getirmesi de sırf bu sebepten ötürü manidardır. Kadın ister pasif, isterse aktif olsun, inançlarda ve kültürde acıyla sınanması kaçınılmazdır.

Acının kutsanması düşüncesi bir tek Hristiyanlık’la sınırlı değil tabii. Çok daha köklü bir olgu bu. Ve filmin yukarda saydığımız Hristiyanlık ikonlarını açık açık belirtmemesi de çok doğru bir hamle. Böylece konuyu tek bir dayanağa bağlamadan, özgürce düşünmemize olanak sağlıyor. Avrupa’nın en eski dillerinden olan Almancada ‘bilge’ sözcüğüyle ‘acı’ sözcüğünün aynı kelime olduğunu biliyoruz; ‘schmerz’. Aynı şekilde ‘acı’nın Almanca şekli İngilizceye de ‘bilge’ sıfatıyla giriyor; yani ‘smart’. Demek ki Avrupa’da acı çekmekle veli olmak arasında kurulan bağ Hristiyanlık öncesine de dayanıyor. Öyleyse daha da derinlere inip filmin bize işaret ettiği yere gidelim.

Kayıp Kıta Atlantis’ten Eski Mısır’a gelen bir üstattan bahsedilir; Hermes Trismegistus (yani “Üç Defa Büyük Hermes”). Bu üstadın, Eski Mısır’ın gelişmesi, bilim ve ilim alanında köklü aşama kaydetmesi konusunda büyük yardımları olduğu söylenir. Yunan mitolojisinde ve İslam inancında da – Hermes / Hürmüz / İdris – kendine yer bulan Hermes, Eski Mısır’da önce Hermesçilik ekolünü kurmuş, sonra zaman içinde rahipler ve halk tarafından Bilgelik Tanrısı Tot diye isimlendirilmiş. Bunları söylememin nedeni Hermesçilik’in çilecilik fikrini ilk ortaya atan tarikat olması. Hermes rahipleri kendilerini acılarla dolu bir sınavdan geçirirlermiş. Labirentleri geçer, her kapıda türlü çilelerle sınanırlarmış. Ve bu yolculukları yerin merkezine doğru uzanan karanlık koridorlarda devam edermiş. Böylece ‘Hermes odası’ denilen odaya gelirlermiş. Bu odada oruçlar tutulur, vücut acı ile sınanırmış. En sonunda da Hermes rahibi hidayete erermiş. Şimdi bu tarihi bilgi ışığında filme tekrar baktığımızda; Anna’nın, evin salonunda ele geçirilmesi, gizli geçitten aşağıya indirilmesi, koridorda sürüklenmesi ve ikinci bir geçitten tekrar aşağıya indirilmesi, sonra da karanlık bir odada işkenceler görmesi Hermes rahiplerinin yaşadıklarıyla oldukça paralel değil mi? Üstelik Anna da dayak ve işkenceler sonunda acıya bağışıklık kazanıyor, teslimiyet arz ediyor ve ‘miraca yükseliyor’. Kabala inancıyla ve bu inancın İslam’daki izdüşümü Sufilikle de bir bağ kuruyor aslında bu şema. Tasavvuf dergâhında da erdem sahibi olmak ve tanrıya ulaşmak için önce yer altındaki odalarda çile çekilmiyor mu?

martyrs

Martyrs, hikâyesini bu eksende kurarken hem inanışların içindeki bu çilecilik düşüncesini anlamaya, daha doğrusu resmetmeye çalışıyor, hem de acıyı kutsayan insanlığın ne denli yanlış bir yolda olduğunu gösteriyor. Eleştiri oklarını, o gizli tarikat üzerinden tüm insanlık tarihine yöneltiyor. Çünkü acıya olan bu kör tutkunun insanları aslında cehalete sürüklediğini, kötüleştirdiğini ve sevgi gibi acıdan daha kutsal olan duyguyu eritip çürüttüğünü söylemeye çalışıyor.

Öte yandan ‘kadına şiddet’ teması konusunda da aynı ironik dili kullanıyor. Matmazel diye çağrılan tarikat liderinin ‘kadınlar en güçlüsü, acıya en dayanıklı olanıdır’  sözü, günümüzün de kanayan yarası olan, kadınlara yöneltilen şiddetin bir cinsiyetçi güç egemenliğinin kaçınılmaz sonucu değil, herkesin – kadınlar dâhil – kadına şiddet uygulama konusunda bir saplantıya sahip olduğu savını ortaya atıyor. Film de bu saplantının bir ruh bozukluğu olarak değerlendirilmesi gerektiğini, avam kamarasının, hâkim söylemin bu şiddet arzusuyla güçlenmekte olduğunu belirtiyor. Lucie’nin işkence odasından kaçtıktan sonra bir öfke ve öç alma mekanizmasına dönüştüğünü göz önüne alırsak, avın avcıya dönüştüğünü, sistemin, insanları birbirine kırdırdığını da görürüz. Lucie önce söz konusu ailenin evine girerek babayı ve anneyi öldürüyor. Ama bununla yetinmeyip on sekiz yaşındaki delikanlıya ve kız kardeşine de merhamet göstermiyor. Evin annesi yaralı bir şekilde kaçmaya çalışırken elindeki çekiçle kadının kafasını un ufak ediyor. Yani film, Lucie’nin sistem tarafından bir ölüm makinesine dönüştüğünü net bir şekilde izleyiciye gösteriyor.

Aynı şekilde bir anda öldürülen ve evlerinin mahzeninde gizli işkence odası bulunan çekirdek aile de Martyrs’in elini en güçlü yapan etkenlerden. Çünkü film, kurduğu sembolist yapı ile bir nevi toplumun yapıtaşı sayılan aile kurumunun bodrum katına inip arı şiddet olgusunu irdeliyor. Zaten Anna’ya şiddet uygulayanlar bir nevi ‘anne’ ve ‘baba’ imgelerini çağrıştırmıyor mu? Anna’yı ölümüne dövenin kaslı, kuvvetli bir adam olmasına ve yemek yedirip yıkayanın da orta yaşlarında bir kadın olmasına özellikle dikkat etmek gerek.

tumblr_ltwfea0AWm1qa409eo1_1280

Pascal Luiger’in titizlikle ele aldığı senaryosu ve stil sahibi yönetmenliği sayesinde Martyrs, bol katmanlı bir görsel metine dönüşüyor. Ne var ki yukarda değindiğimiz şiddet, çilecilik, acının kutsanışı kavramlarını bir Michael Haneke, Sam Peckinpah veya Lars von Trier gibi etraflıca irdelemiyor film. Sorular sormuyor, cevaplar vermiyor, sesli / görsel düşünerek parmak bastığı meseleyi doyurucu bir şekilde işlemiyor. İşaret etmekle yetiniyor daha çok. Belki de sırf bu yüzden bir başyapıt olmaktan bir adım geride kalıyor. İrdelemesini ‘hafif’ bir noktaya çekip aksiyonu, kanı ve gerilimi, yani öykücü sinemayı ön plana alıyor. Bir tür filmi olmak ile içi dolu bir metin olmayı bünyesinde dengelediği için kendisine kızmalı mıyız, bilemiyorum. Belki bir doz daha artırabilirdi işin sorgu boyutunu diye düşünüyorum. Ancak son kertede dişe dokunur bir korku – gerilim filmi olmayı başardığı, acı kavramına yaklaşımıyla diğer sadistik şiddet filmlerinden ayrıldığı su götürmez bir gerçek. Hatta ileride bir gün ‘kült filme’ dönüşürse hiç şaşırmamalı.

Emrah Öztürk

Emrah Öztürk

1986 yılında Lefkoşa’da doğdu. Sinema eğitimini tamamladıktan sonra film ve televizyon alanında çalışmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Cüneyt Arkın

Sonraki yazı

Je, tu, il, elle (1976)