Son yıllarda ilk filmlerini çeken yönetmenler giderek artmaya başladı. Onlardan biri de Alpgiray Uğurlu. Türk Sineması’nın genç neferlerinden olan Uğurlu ile ilk filmi Uvertür‘ün (2013) yapım sürecinden, bu sayede daldığı yapımcılık macerasından, sektörün durumundan ve sinemamızın genel gidişatından konuştuk. Bu sayede, kariyerinin daha başında olan ve sektöre yeni yeni alışan birinin görüşleri ile düşüncelerini dinlemek ve sinemaseverlerle paylaşmak istedik.

 

Bize kısaca kendinizden söz edebilir misiniz? Nasıl bir eğitim aldınız? Sinema tutkunuz nasıl başladı?

Kendimi bildim bileli sayısal bilimler ile boğuştum. Test çözdüm, sınavlara girdim. Fizik ve matematik benim için acayip zevkliydi. Sonucunda önce Fen Lisesi, ardından İTÜ’de İnşaat Mühendisliği eğitimine başladım. (bu da benim bölümden:) Sayısal düşünürken pek de sosyal bilimlerin hayattaki karşılığını algılayamıyorsunuz, özellikle eskilerde. Az da olsa lisedeki edebiyata ve müziğe karşı ilgim, üniversite yıllarında artarak devam etti ve kendini sinemaya dönüştürdü. Üniversitede kısa filmler çekmeye başladım. Okulu uzattım ve altı yılın sonunda mühendis oldum.

Mühendislik yaparken Bilgi Üniversitesi’nde Sinema Yüksek Lisansı okudum. Onca yıl sayısal olarak formatlanmış beynim sosyal bilimlere adapte olmakta zorlandı ve 2 yıllık mühendislik deneyiminin ardından mesleği bıraktım. Tamamen sinema ile meşgul olmak istedim.

Çeşitli işlerde asistanlık yaptım. Freelance işler almaya başladım. Bunları yaparken de esas motivasyonumu kaybetmemeye çalıştım.  Şu anda Beykent Üniversitesi Sinema Sanat’ta yeterlilik ile devam ediyorum.

Sinema tutkumun nasıl başladığını hiç düşünmedim. “Bir film seyrettim hayatım değişti.” gibi cümlelerin büyük ve kesin yargılar içerdiğini düşünüyorum. “İçimde vardı, hep istiyordum, zamanını bekliyordum.” gibi muallak cevaplar daha gerçekçi geliyor. Misal, çocukken oyuncaklarımla oynarken hep bir hikâye kurardım. Kahramanlarıma düşmanlar ve sorunlar yaratırdım. Onların mücadelesini izlerdim, konuşmalarını seslendirirdim. Hangimiz yapmadı ki? Bunu yapanlar sinemacı mı oldu? Yoo, hayır. Etkisi var mı peki? Belki de etkisi çok var ama sanatta hiçbir zaman kesinlik olduğuna inanmadığım için sinemayla ilgili nasıl bir bağım oluştu, bu bağ nasıl güçlendi pek kafaya takmıyorum. Aklında hiç sinema olmayan ve kırk yaşını geçmiş birisi bile bir anda sinema yapmak isteyebilir ve bunun gerçek sebebini bulamayabilir.

IMG_5782

Sinema daha çok alaylı işi mi?

Alaylı, okullu olarak pek ayıramazsın. Sinema okuyanlar da yapabilir, onların kendine göre avantajları var. Okumayanların da kendine göre avantajları var. Beni sorarsan, ikisi karışık aslında… Mesela okuldan tam olarak bir şey anlaşılmıyor, çünkü net olarak bir şey demiyor. Ama sen film yaptıkça, her film senin için bir okul oluyor. Her filmde bir sürü şey öğreniyorsun çekerken. İşte insan film yaptıkça daha iyi görüyor. İlk veya sonraki filmlerinde yaptığı hataları görüp keşfedemediği şeyleri keşfediyor. 

 

İlk filminiz Uvertür‘ü (2013) hayata geçirme aşamalarından söz eder misiniz?

Senaryolarımı yapımcılar beğeniyordu ancak beğenseler bile bütçe bulamıyorlardı. (gülüşmeler) Yine böyle bir bekleme sürecinde olduğum bir zamanda, ilk defa İstanbul dışında bir festivale gitmeye karar verdim: 2011 yılındaki 48. Antalya Film Festivali. Oradaki bütün ulusal yarışma filmlerini seyrettim. Aynı zamanda uluslararası filmler de çok güçlüydü. Aradaki fark beni çok sinirlendirdi ve motive etti. Filmim için bütçe beklemenin hayatı askıya almak olduğunu fark ettim.

Mühendislikten gelen refleks ile bütün elimdekileri ortaya serdim, risk analizi yaptım. Film olmasını istediğim tüm hikâyelerim ise bütçeyle kotarılacak hikâyelerdi. Tam bu sırada bir haber gördüm. Derinden yaraladı. Bir anne-oğul hikâyesiydi bu ve ne annenin ne de oğlunun tarafından baktığımda bir yargıya varabiliyordum. Bu muallak durum beni yeterince ikna etti.

İlke Keleşoğlu’na bahsettim. İlginç buldu ve hemen oturup çalışmaya başladık. İlerleyen günlerde daha önce kısa filmde (oyuncu olarak) çalıştığım Burak Türker’e konudan bahsettim. Ondaki heyecan beni daha da heyecanlandırdı. Senaryoyu İlke Keleşoğlu ile beraber yazdık. Karakter üzerine Burak ile bir hayli kafa patlattık. Sonuçta çekirdek kadro; Barış Akyüz (görüntü yönetmeni), İlke Keleşoğlu ve bendik. Bütün sahneleri, kamera arkası ekibi olarak üç kişi çektik. İki kamera ve bir boom vardı sette. Çektiğimiz görüntüleri izleyemiyorduk bile. Aktarıp diğer sahnelere hazırlanıyorduk.

Yapım aşamasını ikiye ayırmıştım. İlk aşama ev sahneleriydi. Onları 6 günde tamamladık. Diğer kısım için mekân, oyuncu, vb. prodüksiyon mevzularını daha sonra çözdüm. Adım adım gidince her şey daha da kolay oldu.

Toplam 13 günde, ama yayılmış halde bakıldığında 3 ayda tüm çekimleri tamamladım. 1 yıl kurgusu sürdü. Kurguda Hakan Hücum ile birlikte bir hayli uğraştık. Gerçekçilik arayışındaydım ama bu gerçekçiliğin aslında pek de kesinlik taşımaması gerektiğini düşünüyordum. Şimdi böyle söyleyince biraz garip duruyor ama kurguda ikimizin de bunu başardığımızı düşünüyorum.

Daha sonra da festivaller ile cebelleştik. Cebelleştik diyebilirim çünkü profesyonel alanda bir mentorunuz yoksa gerçekten yapımcı olmak, filmin ticari aşamalarında birçok şeyle ilk kez karşılaşmak demek. Bu gibi şeylerin kararını vermek filmi yazmaktan ve yönetmekten daha çok yoruyor insanı. Herkesin yaşayamayacağı büyük tecrübelerim oldu Uvertür ile. Sinemanın teknik alanından çok, finansal anlamda bana çok şey öğretti. Şimdi baktığımda, bir memur maaşına karşılık gelen bir bütçeyle çektiğim filmim altı festival gördü ve ömrüm boyunca hatırlayacağım bir sinema okulu hediye etti.

 

Uvertür‘ü neden ticari gösterime sokamadınız? Sizi engelleyen koşullar neydi?

Ticari gösterim demek, filmden kâr etmek demek saf anlamıyla. Şimdi düşünün: Karakteriniz mümessil ama doktor muayenesi çekmek için hastanelere para veremiyorsunuz. Mutlaka bir yolu olmalıydı. Ben mezundum ama İlke hala Bilgi Üniversitesi’nde öğrenciydi. Üniversitenin reviri vardı ve Feride Çiçekoğlu’ndan izin alıp üniversitenin revirini hastaneymiş gibi göstermekten başka çaremiz yoktu. Hatta bu yardım daha sonra Altın Portakal’da enteresan bir hâl aldı. Feride Çiçekoğlu jürideydi ve filmin teşekkürler kısmında ismi geçiyordu. Birkaç kişi bunun etik olup olmamasını tartıştı, ama Feride Çiçekoğlu senaryomu bile okumadan izin vermişti. Enteresan mevzular, neyse.

Filmde kurgu asistanları dışında hiç kimse para almadı. Ne oyuncular, ne müzisyenler, ne de mekânını kullandığımız ticari firmalar. Filmde emekleri geçen arkadaşlar ticari gösterim konusunu sorduğumda, kararı bana bıraktılar. 5-10 kopya ile gösterime girip 1-2 hafta izlenmesini sağlamak genelde yapılan ve tercih edilen. Oysa ki benim bu filmi yapma motivasyonum herhangi bir para ile ölçülemezdi. Kimse emeğinin karşılığını maddi anlamda alamadı filmden ama ticari gösterime sokulduğunda bir gelir elde edecektik. Bunu adaletli bir şekilde dağıtmaya kalktığımızda ise daha büyük bir adaletsizlik ortaya çıkacaktı. Sonuçta filmi yapanlar ve icra edenler para almadıysa, filmin hedef kitlesinden de para almamak en doğrusu. Ayrıca filmcilerin bazıları artık bu uğraşıdan vazgeçmeliler. Dileyen istediği yerde istediği zamanda filmini seyretsin. Belki yarısında kapatsın, belki üç kere seyretsin. Biraz sinemaya böyle bakmak gerekir diye düşünüyorum, kitap gibi. Hiçbir film vizyona girdiği için diğerlerinden daha kıymetli değil.

Aynı zamanda bir yapımcı olarak Tükiye’de film yapmanın zorlukları nelerdir?

Belki film yapmayı başardığım için, o tünellerden canlı çıktığım için böyle düşünüyorum ama bence Türkiye’de film yapmak zor, ama o kadar da zor değil. Film yapanların çok fazla olmazsa olmazları var. Onlardan feragat etmek istemiyorlar ve eğer geri adım atarlarsa kaybettiklerini düşünüyorlar.

Büyük bütçelerin ya da afili oyuncuların bir filmi iyi yapmak için yeterli olduğunu düşünmüyorum. Başka bir ikili, “çok iyi görsel ve harika bir çatışma” ortaya koymak da filmi başarılı kılmaz. Bunlar bir bütün bana kalırsa. Bütünün hepsini doğru denklemler ile ele almak lazım.  Bazıları azalırken bazıları artabilir. Bunları kendi açınızdan iyi tartmanız lazım. O zaman zorluk ve kolaylık baştan tanımlanıyor.

“Film yapmamın özündeki sebebi nedir?” diye sormak en doğru soru bence. Ünlü olmak ve ünlülerle takılmak mı? Çok para kazanmak mı? Ya da ülke sinemasına katkıda bulunmak mı? Ben yeni bir sinemacıyım ve daha çocukken bu işle meşgul olan pek çok sinemacı var. Esas bu soruyu onlara sormak lazım çünkü benim gibi yeni sinemacıların cevapları pek de dürüstçe olmaz. Yine de insan refleksi yaptığı işi yüceltme ve eşsiz kılma yönünde olduğu için hiç kimse bu sorunun aksini cevaplamaz. Bir yanda da sinema zengin bir iş, edebiyat gibi değil ki. Ne kadar çok para varsa o kadar çok da zorluk var demektir.

 

Kültür Bakanlığı’nın verdiği teşvikler, ne kadar adil ve düzgün veriliyor? Sizce devletin, kültür sanata böyle yardım etmesi ne kadar doğru?

İşleyişin ve kriterlerin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok, merakım da olmadı. Sadece çeşitli yorumlar duyuyorum. Bu sorunun cevabı bence yok.

Sinema desteklerine dokuz kere başvurdum ve dokuzuncusunda destek alabildim. Desteklenen projem Organik Aşk Hikâyeleri, destek alamadığım projelerimden daha iyi hazırlanmış bir proje de değildi açıkçası.

Kendi kafamda benim de bu sorular dönüp dolaşıyor elbette. Mesela, senaryo desteği alan kaç proje hayata geçmiş? Filmi yapılmayacak senaryolar neden yazılır? Neden senaryo desteği alan projenin filmi olmak zorunda değil? Eğer filmi yapılmadığı için senarist o parayı devlete geri ödemek zorunda olursa kaç kişi desteklere başvurabilir? Kısa metraja gelecek olursak… Neden uzun metraj desteklerindeki kriterler kısa metrajlarda yok? Kısa metraj, basit ve küçük görüldüğü için olabilir mi?

Devletin tenezzül edip sanata destek vermesi çok takdire şayan çünkü devletten henüz yapmak zorunda olduğu şeyler dışında, vatandaşını şaşırtacak, “Vay be, iyi ki bu ülkede doğmuşum!” dedirtecek bir yarar görmedim. Devlet, parasız yatılı bursu ya da üniversitedeki bursları bile katbekat geri alıyor. Kaldı ki sinema desteklerini de geri ödemeli olarak sizden geri istiyor. Bazı festivallerde bazı ödülleri alırsanız o destekleri geri vermiyorsunuz, devlet size hibe ediyor. Bu durum da festivallerdeki ödül mekanizmasını etkiliyor şüphesiz. Böyle kartopu gibi büyüyen bir konu bu.

Üç yıllık tecrübelerim şunu söyletiyor ki yurt dışındaki yapımcılar için bu destekler bir hayli önemli. Sizin devlet destekli bir film çekiyor olmanız demek, yabancı ortak bulabilme ihtimalinizin artması demek aslında. Onların da kendi ülkelerinden destek alabilme ihtimali kuvvetleniyor. Dolayısıyla en büyük avantajı aslında bu. Sonuçta o kuruldakiler de bilgisayarlar gibi algoritmalara göre karar vermediklerinden bazıları için adaletsiz olabilir, ki oluyor da.

 

Çektiğiniz uzun metrajlardan sonra, aralarda yine kısa metraj çekmeyi düşünüyor musunuz? Kısa metraj sizin için ne ifade ediyor? Kısa metraj sizce sadece bir geçiş formatı mı?

Kısa metraj bir geçiş formatı, evet. Bunu dürüstçe tüm sinemacılar söylemeli. Ondan fazla uzun metraj yapmış bir yönetmen ya da yapımcı hayatının geri kalanında sadece kısa metraj çekmiyor ki! Ticari anlamda bu mümkün değil zaten. Uzun metraj konforunda kısa metraj yapmak mükemmel bir tatmin. Hele hele bu soruyu kısa metraj ön jürisi olup yüzü aşkın film izlediğimde çok iyi fark ettim. Bazıları ne yaparsa yapsın olmayacak, kimisi taklitten ibaret, çok azı da müthiş işler çıkarmışlar. Benim için de aynı şey geçerli. Kısa metrajlarında hep kendini arar insan, doğru yolu bulmak için çok çabalar. Yavaş yavaş, okudukça, izledikçe ve yaptıkça neyin hayatınla paralel olduğunu görürsün. Uzun filmlerinde de aynı çizgiyi korursun, geliştirerek devam edersin.

Elbette kısa metraj çekmek isterim ve bunu uzun film yapanlar için çok yararlı olduğunu düşünürüm. Yeter ki yeterli özgürlük alanı bırakılsın. Çok acayip kısa film fikirlerim var. Belki ileride, filme harcayacak daha çok param olursa çekerim.

10516786_10152746032565606_5655924176320678605_n

100. yılında Türk Sineması’nı evrensel anlamda nerede görüyorsunuz?

Sinemanın endüstri olmamasından şikâyetçi olan genel kesimin, endüstrinin ne olduğunu bilmediğini düşünüyorum. Endüstri; başta tüketim olmak üzere, o tüketime hizmet eden araştırma-geliştirme, yeni ve ilerici teknolojiler ve bazı yöneticilik yeteneklerini gerektiriyor. Mühendislik ya da tıp alanında pek fena bir aşamada olmayan bu toplum neden sanatsal bölgelerde tökezliyor? Yenilikçi, cesur ve bilimsel verilere dayanmadığı için. Üniversitelerin sinema bölümlerine bile baktığınızda bunu görebilirsiniz. Ya da 15 TL olan sinema biletini ayda 1000 TL kazanan biri nasıl versin? Kaldı ki Türkiye’de film üreticileri kadar tüketicileri de sorumludur ülke sinemasından. Peki 5 TL yapsan bileti gider mi? Gitmez, sinemaya saygısı yok ki, düşünmek üzerine bir hayat yerine konuşmak üzerine kurulu bir hayatı yaşıyor bu ülkedeki insanlar.

Ülke sinemasında, yani içinde bulunduğum ve boğuştuğum bu denizde temelde düzelmesi imkânsız olan şeyler olduğunu düşünüyorum. 300. senesinde bile olsa ilerleme kaydedeceğini düşünmüyorum.  En İyi 100 Film seçimi konusunda oy verenler, bütün diğer filmleri izlediler mi mesela? O zaman o anketin içinin boş ve pek de bir hükmünün olmadığı ortaya çıkmaz mı? Bir işi yaparken gerek koşulları sağlamazsınız o işi sadece yapmış olmak için yaparsınız, anket gibi. Böyle şeyler işte…

 

Tüm bunlara rağmen sinemamız daha iyiye gitmiyor mu, çekilen iyi filmler ve alınan ödüller ile?

Evet, haklısın o konuda. Mesela beş tane festivalin üçünden ödül alabiliyoruz. İşte en son Venedik’ten de aldık. Ama burada yine şu gerçek var: Parametreleri ne kadar doğru girebiliyoruz, ne kadar doğru alabiliyoruz. Mesela önceleri 40 film yapılıyordu, 1 film ödül alıyordu. Şimdi 120 film yapılıyor, 3 ödül var. Aslında oran aynı ve aslında sen ilerliyorsun ama… Mesela geçenlerde Lawless diye bir film izledim, Tom Hardy’nin. Filmde, herifler 1930 yılında araba yapıyorlar. Bizde ise 1930 yılında daha Cumhuriyet yeni kurulmuş yani.

Mesela bizim ülke sinemamız ilerliyor ama kime göre? Referans noktası ne? Örneğin bizim bir bilim-kurgu filmimiz yok. Endüstri ayrı bir şey, tür sineması ayrı bir şey. Korku filmi çekiliyor, kitlesi belli. Romantik film türü yok zaten. Mesela Hollywood en gelişmiş deniliyor ya da Bollywood, şimdi orada herkesin ne yapacağı çok açık. Oyuncuların ne yapacağı, kaç seyirciye hitap edeceği, vs. Bir deney yok yani. Bizde ise habire deney! Vizyona bir film giriyor ama ne kadar kişinin izleyeceği belli değil. Habire dağıtımcılar kopya sayısını arttırmaya çalışıyorlar. Mesela ilk haftasında 50 bin izlendiyse bir film, ikinci hafta dağıtımcı kopya sayısını hemen düşürüyor. Bu sefer ikinci hafta daha çok izlenecekse de izlenilmiyor. Diğer yandan ülkede doğru dürüst sinema salonu da kalmadı.

Referansın neresi yani? Bireysel başarıları tüm ülke sinemasına mal etmek de çok mantıklı değil. Örnek olarak Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu’nu verebiliriz. Bu adamlar da autuer. Dolayısıyla bireysel başarılar tüm ülkeye mal ediliyor, belki de doğru. Ama yapımcının festival bulma çabası, ordan davetiye alma çabası, yurt dışında filmini gösterime sokma çabası da etkili. Sadece yönetmenle bitmiyor yani, yapımcı da önemli. Yapımcı yönetmene para veriyor mesela ama tabii sanat sinemasında yapımcının rolü daha az.

 

Şu anda çalışmakta olduğunuz filmden bahseder misiniz? Gelecek için ne gibi planlarınız var?

Enkaz’ın çekimleri henüz bitti. Büyük İstanbul depreminde enkaz altında kalan bir kadının kurtulma çabasını konu alıyor. Karanlık ve boğucu bir film oldu, tahmin edersiniz ki. Post prodüksiyon aşamasına henüz geçtik ve titizlikle çalışıyoruz. Deprem konusu çok bıçaksırtı ve ülkemizde bu konuya bu kadar az değinilmesi gerçekten beni çok şaşırtıyor.

Bunun yanında bakanlıktan destek aldığım projem Organik Aşk Hikâyeleri, görücü usulü evlilikler üzerine bir film olacak. Farklı karakterler ve değişik aşk anlayışlarını ele alırken bozulmamış olanı ortaya çıkarma derdindeyim. Dokuz tane kısa filmden oluşuyor ve tematik anlamda bütünlüğü olmasının yanında gerçeği de biraz bozuyorum.

Senaryosuz isimli bir üçüncü projem için de proje geliştirme aşaması devam ediyor. Senaryosuz’un kısa metrajını, Uvertür’ün senaristlerinden İlke Keleşoğlu yazdı ve yönetti. Uzun metrajını da beraber olgunlaştırıyoruz. Henüz çok erken tabi bu proje için.

Bir yanda da bir dizi projesi hazırlıyorum. Şu an erken olur bir şey söylemek için ama mümkün olduğu kadar ağlamayan, hastaneye yatmayan ve aşk üçgeninde ezilmeyen karakterlerin olduğu, bir gerilim ve aile draması olduğunu söylemek yeterli olur.

Artun Bötke

Artun Bötke

1984'te İzmir'de doğdu. 2008'de İTÜ Makine Mühendisliği'nden mezun oldu. Halen mühendislik yapmasına karşın, çocukluk tutkusu sinemadan hiç vazgeçmedi. Sinema üzerine düşünmeyi, eleştiri ve denemeler yazmayı hep sürdürdü. Kendi sitesinde bunların yanında gezi yazıları başta olmak üzere, hayatından notlar yazmaya devam ediyor. Öncelikle de kendini 'koca evrende yaşayan küçücük bir insan' olarak tanımlıyor.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Köşe'de Sinema: Alphaville (1965)

Sonraki yazı

Beyoğlu'nun Kontu: Giovanni Scognamillo'nun Sergisi Selfestate'de!