“Şimdi pes etmeli miyim? Eğer pes edersem, insanoğlu hikâyecisini kaybeder ve insanoğlu bir kez hikâyecisini kaybetti mi, çocukluğunu da kaybetmiş olur!”

 

Der Himmel über Berlin, bir utanç duvarı ile ikiye ayrılmış Berlin’i gezmeye gelen iki meleğin romantik serüvenlerinden yola çıkarak, Berlin’in bilinen (ve bilinmeyen) yönlerini masalsı bir havada anlatır. Film bizi bazen bir sirke götürür, bazense İkinci Dünya Savaşı’nı konu alan bir filmin çekimine. Bazen rengârenk canlı bir Berlin görürken, bazen siyah beyaz harabe bir Berlin izleriz. Wenders bize “romantik” bir şehirde geçen iki gün sunar, filme yer yer savaş sonrası Berlin’in gerçek görüntülerini ekleyerek bu masalımsı havayı bir büyülü gerçekçiliğe dönüştürür. Şiirsel anlatımı, ağır kamera hareketleri ve aşkın ögeleriyle bir Alman geleneğinin ürünü olan Der Himmel über Berlin, gri gökyüzünden inen meleklerini, bir dönemin Berlin’ini anlatmada kullanır.

Damiel (Bruno Ganz) ve Cassiel (Otto Sander) Berlin şehrinin üzerinde dolaşan iki melektir. Bu iki meleği çocuklar ve diğer melekler dışında kimse göremez ve duyamaz. Onlar da insanlara ve olaylara doğrudan müdahele edemezler. Almanya (ve Berlin) doğu ve batı olmak üzere iki parçaya ayrılmıştır; bu iki melek ise zamanın başlangıcından beri buradadır. Melekler, istedikleri her mekâna rahatlıkla girip çıkabilirler ve hangi dilden konuşuyor olurlarsa olsun insanların düşüncelerini okuyabilirler. Şehri hem tepeden hem de sokakların, evlerin, halka açık alanların içinden inceleyen bu iki tanrısal göz, insanları ve çevreyi inceleyip notlar alır. Melekler Bresson filmlerindeki karakterler kadar donuk görünür, hisleri olmadığından durumlara karşı tepkileri de yoktur. Fakat Damiel bir gün âşık olur ve insan olmaya karar verir; siyah beyaz dünyası bir anda renklenir ve dünyadaki tüm hisleri tatmak ister.

Filmin ilk sahnesi yakın çekimde bir göz ile başlar, sonra bu göz erir ve kuş bakışı bir Berlin manzarası görülür. Ardından Berlin manzarası da yavaş yavaş erir ve ve izleyici bir meleğin kanadı ile karşılaşır. Film boyunca sık sık yakın plan veya uzak plan çekim sırasında, erime veya kesilmeyle kuş bakışı plana geçilir. Her iki durumda da gökyüzünden birilerinin (insan olmayan, olağanüstü güçlere sahip) şehri izlediği anlatılır. Filmdeki bu erimeler ya da ritmik geçişler, aynı zamanda iki farklı dünya (melekler ve insanların dünyaları) arasında birer köprü vazifesi de görür. Yakın plandan kuş bakışı plana geçildiğinde, izleyicinin bakış açısı da değişir. İzleyici hem Tanrı, hem de insan olur. İnsanların düşüncelerine ve hislerine tanık olurken bütünüyle bir dönem Berlin’ini de gözlemler. Bu deneyim, izleyicide hem kurgusal hem de belgesel bir film deneyimi yaratır.

Alman edebiyatında ve sinemasında sıkça kullanılan cennet, melek, gökyüzü gibi imgeler insanlığın kurtarıcısı rolüne bürünürken, özellikle 1920’li yıllardaki Alman dışavurumcu sinemasında sıkça kullanılan vampirler ve hayaletler Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı bunalımın, öfkenin ve çöküşün simgesi olur. Der Himmel über Berlin, bu gelenekten yola çıkarak melekleri –ve gökyüzünü- insanlığın kurtarıcısı olarak gösterir. İnsanlar, belki melekleri görmek istemez; ama melekler, gökyüzünün aşkınlığının bir ürünüdür ve bu anlamda insanlığın son çıkış noktasıdır. Şehrin kurtarıcıları, Tanrı’nın birer yansıması olan bu melekler, başından beri kentte olup biten her şeyi bilir. Kentin içindeki buhran üzerine gökyüzünden inip sokakları dolaşmaya başlamışlardır. İnsanların yalnızlıklarına ortak olur, intihar eden birine el uzatır, morali bozuk bir kadının düşüncelerine eşlik ederler. Olup biteni değiştirmezler, fakat insanlara yalnız olmadıklarını hissettirip umudun varlığını hatırlatırlar. Melekler, aynı nedenle şehrin düzeninin olağandışı bir şekilde bozulmuşluğuna romantik bir vurgu yapar. Wenders filmindeki melekler için şöyle der:

“Melekler açıkça maddeyi etkileyemezler, yani maddenin fiziksel gerçekliğiyle ilgileri yoktur; onlar maddenin önceki varlığını tanıyorlar. Duygunun önemi ya da maddenin niteliği onlara yabancıdır. Benim için renkler, geçmişte maddenin görünüşüne dairdir. Buna karşın melekler, insanlık tarihinin sorunlarının uzmanıdırlar; çünkü her şeyi insanlarla birlikte yaptılar, her deneyimde bulundular. Ve bir deneyimleri de renklerdi –kahve içmek, sigara tüttürmek gibi, her şeydeki gibi-. Meleklerin siyah beyazla canlandırılması film için her bakımdan önemli bir düşünceydi; çünkü onlardan birisi ne zaman insan olarak görünse renkleri de görebiliyordu.”

Filmde melekler insanları görebilir ve içindeki düşünceleri okuyabilirken, sadece çocuklar melekleri görebilmektedir. Wenders filmini Çocuk Olmanın Şarkısı (Lied vom Kindsein) ile açar:

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim,
Neden buradayım da orda değilim?
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor?
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım?

 Film boyunca, yetişkinlerin ölü ve bitkin durumlarına karşın canlı ve mutlu çocuklar görülür. Yalnız, yabancı ve husursuz yetişkinler huzursuzluk durumlara karşı şaşkınlığını ve ilgisini kaybetmiştir. Buna karşın kentin “yaşayan” tek topluluğu olan çocuklar ise çocuklukları gereği şaşkın, ilgili ve saftır. Filmin ikinci yarısında Damiel insana dönüşünce yetişkin bir insandan çok küçük bir çocuk gibi davranmaya başlar. Siyah pardesüsü yerini rengârenk bir kazağa bırakır. Artık olaylara karşı tepkilidir, şaşırır ve meraklanır. Filmin bir sahnesinde, önceden melek olan fakat daha sonra insana dönüşmüş olan aktör Peter Falk (Peter Falk), Damiel’a miğferini ucuza sattığını ve kazıklandığını söyler. Damiel, tıpkı çocuklar gibi saftır ve yetişkin insanların kirli oyunlarına kolayca kanmaktadır.

Filmde şehir daha aydınlık ve açık tonlarda görünürken, insanlar oldukça koyu tonlarda görünür.  İnsanlar benliğini yitirmiş ve şehrin içinde erimişlerdir. Nadasa bırakılmış bu şehir üzerinde birer gölge gibidirler. Çerçeveler yoğunluğu az ve boşluklu bir yapıya sahiptir, ağır bir olay örgüsü vardır ve izleyiciye karakterlere çok yoğunlaşmadan şehri de gözlemleme fırsatı verir. Zaman zaman şehir filmin içindeki hikâyeden bağımsız bir şekilde (özellikle filmin ilk bölümünde) ön plana çıkar ve izleyici, bir mazarayı seyrediyormuşcasına, şehrin içinde dolaşmaya ve şehri keşfetmeye başlar. Ve bir noktada da izleyici, filmin gerçekçiliği ve olay akışından çok, Berlin’in katı gerçekliğine odaklanır.

Der Himmel über Berlin, gerçek ve gerçek olmayan arasında, görünür ve görünür olmayan arasında, insan ve Tanrı arasında, yetişkin ve çocuk arasında birtakım köprüler yaratır. İzleyici, film boyunca bir flaneur olur ve şehri bu köprülerden geçerek keşfeder.

 

Referanslar:

Bordwell, David, Kristin Thompson, Ertan Yılmaz, and Suat Onat. Film Sanatı: Bir Giriş. Ankara: De Ki Basım Yayım, 2012. Print.

Öztürk, Mehmet. Sinemasal Kentler. İstanbul: Om Yayınları, 2002. Print.

 

Atakan Özkan

Atakan Özkan

19 Şubat 1994’te İstanbul’da doğduysa da Atakan, üniversiteye kadar İstanbul’da pek bulunmadı. Son birkaç senedir İstanbul’da, mimarlık okuyor. Küçüklüğünden beri hep tanımadığı insanların hayatlarını merak ederdi. Belki de bu yüzden sinemayı hep çok sevdi. Kimse bilmez, ama en çok izlediği film 1993 yapımı bir korku filmidir. Okuduğu kitapları çoğunlukla bitirmez. Akşam yatmaz sabah kalkmaz.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Bir Hikâye Döngüsü: İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar (2003)

Sonraki yazı

Han Solo Filminde Yönetmen Krizi: Filmi Ron Howard Tamamlayacak