Aşkın değil, âşığın gözü kördür.

Gönül dilinde yârin adı geçmedikçe, âşık neylesin ışığı, baharı, çiçeği, rengi… Onun dimağında her şeyin adı yalnız bir kapıya varır; yârin adı, bütün kelimelere bedeldir.

Veysel’in gönül kapısının nasibine de Esma adı düşmüştür. Esma… Gözleri ceylan bakışlı, derya saçları dalga dalga, yanakları gül bahçesi… Esma, Veysel’den başka hiçbir gözün göremeyeceği kapkara bir güzellik. Gözün dünyaya açılan penceresine hiç çıkmamış, hep perde arkasında büyüyen bir sevda. Hiçbir renge boyanmamış; öylesine saf, dokunulmamış, kötüye meyleden nazarlara uğramamış. Veysel için hep yeni güzelliklere gebe, bilinmeyen bir bahçe.

Işık, renk, aydınlık, karanlık; gözün dilinde toprağa ait ne varsa bir yana, Esma bir yana. Zaten gönül bir kez eriyip akmışsa karşıdakine, dünya bir yana, sevda bir yana.

İşte böyle sever Veysel Esma’yı. Onun adından başka her şey yabancıdır, bilinmezdir, karanlıktır. Esma’ysa Veysel’in gönül gözünün aşikâr olduğu tek varlıktır, ışıktır, güneştir. Veysel her şeyini Esma’ya adar; “her şey”, yansımasını bir tek Esma’da bulur. Ne var ki Esma’nın gönül gözü Veysel’e perdelidir. Evlenirler, yuvalarına çocuk sesleri karışır, yılları biriktirirler; fakat Esma’nın perdesi bir türlü aralanmaz. Veysel’in şefkatle uzanan ellerini reddederken onu anlamaz. “Dokunma,” der. Oysa Veysel’in parmak uçlarındadır şiir: “Bakıyorum, ellerimle görüyorum ben.” Ancak bir kez ışığın, rengin tadına bakmıştır ya Esma, onun gözü, karanlıkta nasıl bir aşkın büyüyebileceğini bilemez. O da görülmek, dünya gözünün diliyle konuşmak ister. Ve bir gün gözünü karartır, her şeyi ardında bırakarak Mehmet’le kaçar.

Artık Veysel ayrı bir yolda, Esma ayrı bir diyardadır. Ayrılık, görene de göremeyene de aynı dilde dokunur. Veysel’in güneşi sönmüş, artık bütün bir karanlığa gömülmüştür. Yüreğindeki kor öyle yakar ki dayanamaz Veysel, yollara düşer. Bu yolda arkadaşı Kemancı Kürt Kasım ona göz olur, Veysel de yüreğini sunarak türkülerin sesi olur. “Yola çıkan, yola girer,” der Kasım; “Leyla’nın değil, Mevlâ’nın arandığı” bu yol uzundur, incedir, nicedir…

Son yıllarda sayısı gittikçe artan, Anadolu topraklarının madenlerini beyazperdeye taşıyan yapımlara, Türk halk sanatının en değerli isimlerinden Âşık Veysel’in hayatını konu alarak bir yenisini daha getiriyor Âşık (2016). Senaristliğini ve yönetmenliğini Bilal Babaoğlu’nun yaptığı film, başrollerinde Emirhan Kartal, Uğur Aslan, Meltem Miraloğlu gibi isimlerin yanı sıra Âşık Veysel’in torunu Yeliz Şatıroğlu’nu da ağırlıyor. Sırasıyla Veysel’den, Esma’dan, Kasım’dan, kurguda yer alan hikâyenin ana hatlarını ortaya koyan birkaç cümle dışında sessizliğin hâkim olduğu fragman, Veysel’in gönlünde kopacak olan fırtınayı ve yaklaşan türkülerin gözyaşı yağmurunu fısıldıyor.

Soğukların iyiden iyiye hissedilmeye başladığı şu günlerde bekliyoruz; göz boyasının henüz el değmediği karanlıklarda, aşkın en saf hâlinin, her şeyini yitirip bir tek insanlığa tutunan Âşık’ın, kendi yüreğindeki kordan bize de pay etmesini.

 

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Yaşlı Kıta Avrupa: Avantgarde Cinémathèque [Özel Dosya]

Sonraki yazı

Bekas (2012)