Soygun filmleri her daim ilgi çeken bir film türüdür. Aksiyonla gerilimin farklı lezzetleri birleşip birbiri içinde belli bir kıvamda erir. Genel olarak bu kıvamı da belirleyen yönetmendir. Çünkü senarist, olayı belli bir rutinde kelimelere dökerken; yönetmen tüm sahnenin koreografisini, yapım tasarımını, oyuncuların performanslarını, eşlik edecek müzik ile arkaplandaki efektleri ve en önemlisi kurguyu muntazam bir şeklide ayarlamakla yükümlüdür. Bu yüzden de iyi bir soygun filmi çekmek her yönetmenin harcı değildir, genelde de soygun sekansının bir yeri sarkar ve film vasatlaşır.

Du Rififi Chez les Hommes (1955) yada bilinen adıyla Rififi, popüler kültürde pek bilinmese de en iyi soygun filmleri listelerinde genelde başı çeker. Bunun sebebi filmin neredeyse kusursuz senaryosu, dakik kurgusu ve Jules Dassin’in şapka çıkarılacak rejisinden ziyade; filmin ortasında yer alan ve en alttaki videoda da izleyebileceğiniz 32 dakikalık meşhur soygun sekansıdır. Bu öyle bir sekanstır ki üzerinden 60 yıl geçmesine (ve onlarca teknolojik yeniliğe) rağmen daha iyisi çekilememiştir.

rififi-1

Filmin ilk bölümünde soygunun hazırlık aşamasını izleriz ki günümüz seyircisine klişe gelebilecek özellikler içermesine karşın, sonraki bölümler için sağlam bir altyapı oluşturur. Klasik bir soygun filmi malum sahneyi finale koyarken Dassin, filmin ortasına koyarak sadece soygunla değil, onun sonuçlarıyla da ilgilendiğini vurgular. Nitekim son 50 dakikada çalınan paranın akıbetini, Yeni Dalga’ya yaklaşan bir gerçekçilikte izleriz ki Dassin’in bu yaklaşımı, en az soygun sekansı kadar dikkate değerdir.

Ama biz bu yazının asıl amacına, o ünlü sekansa yoğunlaşalım. Sekansın üç önemli özelliği vardır: Takdir edilesi gerçekçilik, gerilimin kanınızda anbean artmasını sağlayan dakik kurgu ve tabii en şaşılası unsur olan müziğin ve diyaloğun kullanılmayışı.

Sekansa saygı duymanızı sağlayan ilk faktör, senaryonun katıksız gerçekçiliği. Yakın zamanlarda sıklıkla izlediğimiz ve karmaşıklığından da bizi kendisine çeken soygun sahnelerinin tersine bu sefer her şey gayet anlaşılır oluyor. Fakat sahnenin güzelliği, detaylarının inceliğinde. Resmen Goethe’nin “Şeytan ayrıntıda gizlidir.” deyişini doğruluyor. Soyguncular planı o kadar kusursuz ve ince yapmışlar ki şaşıyorsunuz. Zaten soygunu esas planlayan Tony (Jean Servais), tüm sekans boyunca saatiyle beraber hareket ediyor. Dahası kullanılan ilginç aletler… Mesela çoğu kişi yağmursuz bir gecede gerçekleşen soygunda şemsiyenin ne aradığını merak etmiştir başta ama şemsiye o kadar yerinde kullanılıyor ki takdir etmemek ve sekansın içine girmemek imkânsızlaşıyor. Ayrıca filmde kullanılan yöntemlerin bir kısmının uzun yıllar boyunca hırsızlar tarafından taklit edildiğini de belirtelim.

rififi-2

Plan muntazam olunca hikâye kurgusunun da oldukça nazik işlendiğini anlamışsınızdır. Ama Dassin, enfes siyah-beyaz görüntüler eşliğinde film kurgusunu da dantel misali örüyor. Saniyelerin akmasının hırsızlarda yarattığı baskıyı çekim planlarında ve bunların dizilişindeki ince hesapta hissedebiliyorsunuz. Oyuncuların yüzlerindeki endişe, damla damla akan terle birleşip heyecanı daha da arttırıyor. Ta ki hırsızlar, olay yerinden hızla uzaklaşana kadar.

Lâkin seyirciyi esas şaşırtan unsur, bu koca sekansta hiç diyalog ve müzik kullanılmaması. Normal bir soygun filminde sahnenin tesirini arttırmak için kullanılan müzik ve destekleyici replikler, bu sefer bilinçli bir şekilde yer almıyor. İlginç olan bu tercihin, sekansın etkisini katbekat arttırması. Böylece tam bir gerçeklik duygusu yaratılmış oluyor, sanki hırsızların yanı başında soyguna bizzat şahit oluyoruz.

Bu konuyla ilgili ilginç bir notu da ekleyelim: Dassin’in bu tercihine filmin bestecisi Georges Aurec ikna olmamış ki özel bir beste yapmış. Kurgu bittikten sonra Dassin, sekansı müzikli ve müziksiz olmak üzere Aurec’e iki defa izlettirmiş. İşte o zaman Aurec ikna olup Dassin’e dönmüş ve “Kesinlikle müziksiz!” demiş.

Du Rififi Chez les Hommes, soygun filmi denilince aklıma ilk gelen eserdir. Hem dört dörtlük bir gerilimdir, hem de ibretlik bir insanlık dersidir. Lâkin filmin kendisinden de önemli olan, 32 dakikalık nefeslerin tutulduğu bir sinema dersine şahit olunması. İşte o zaman Dassin’in zekasına şapka çıkarıyorsunuz.

Artun Bötke

Artun Bötke

1984'te İzmir'de doğdu. 2008'de İTÜ Makine Mühendisliği'nden mezun oldu. Halen mühendislik yapmasına karşın, çocukluk tutkusu sinemadan hiç vazgeçmedi. Sinema üzerine düşünmeyi, eleştiri ve denemeler yazmayı hep sürdürdü. Kendi sitesinde bunların yanında gezi yazıları başta olmak üzere, hayatından notlar yazmaya devam ediyor. Öncelikle de kendini 'koca evrende yaşayan küçücük bir insan' olarak tanımlıyor.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Sait Faik’in Yasaklı Romanı Film Oluyor!

Sonraki yazı

Yeşil Ada : Thassos!