Toplum, sınırları çizildikçe normalliğini kaybetmiş, sınırlar geçildikçe ötesini merak etmeye devam etmiştir.

Her gün uyandığımızda hayatımıza, akıl sağlımızı korumamıza engel bir olayın yaşanıp yaşanmadığını kontrol ederek başlıyoruz. Delirmediğimiz için şükrediyor, bir günü daha atlattık diyoruz. Ama hayatın biriktirerek yoğunlaştırdığı bu sağlıklı olamama hâli aslında her an patlamaya hazır insanları kendi toplumsal kodlarıyla yaratıyor. Yani Foucault’dan yararlanacaksak eğer; sınırı çizilmiş aklın ötesinde bulunan davranışların, gündelik hayatın istikrarını bozmasına ve toplumsal olana direnç göstermesine delilik diyoruz. Delirmemizin de normal karşılanmaması tam da belirlenen aklın toplumsal dengeyi kendi kurmasından ileri geliyor.

vlcsnap-2015-02-24-00h42m40s78

Tekeri boşalmış, tahammülün asgari seviyelerde dolandığı çıldırmış toplumların bir hikâyesi olarak gördüğüm Relatos Salvajes’i  (2014) izlerken, filmi basitçe intikam hikâyeleri olarak algılayamayacağımızı düşündüm. Yönetmenliğini Damian Szifron’un yaptığı Relatos Salvajes, altı kısa hikâyeden oluşan ve gerilim öğeleri içeren bir kara komedi. Zayıf yönlerini öncesinde belirterek ihtiyat payı bırakmak için birkaç şey söylemeliyim: Altı kısa filmi sadece tematik olarak birbirine bağlamak, işi garantiye almak gibi görünüyor. Yönetmen, çekim tekniklerini her bölümde değiştirerek, farklı beklentiler içerisindeki izleyicileri konunun içerisinde tutabiliyor. Relatos Salvajes’i “tek bir film” olarak tanımlamaktan ziyade onun için “anlatılmaya değer filmler” diyebiliriz.

Film, gündelik hayat içerisinde karşılaştığımız haksızlıklara, bireylerin beklenmedik tepkiler vermesi sonucu ortaya neyin çıkacağını anlatıyor. Eğer izleyeceklerinizi intikam hikâyeleri olarak incelerseniz Oldboy’daki (2003) gibi bir beklenti içinde olanlar hüsrana uğrayacaklardır.

İlk hikâyede, uçak içinde ortak noktası Pasternak isimli bir adamı tanımak olan insanları görürüz. Bugüne kadar ona kötülük yapmış herkesi bir uçağa toplayarak uçağı anne ve babasının üzerine düşürür. Bu bölümde yüzümüze vurulan şey; sosyal bir varlık olmak, yenilgileri ve bize yapılan haksızlıkları kabullenmeye alışmak demektir aslında.

wild-tales-12

Yönetmenin daha karanlık tonlarla çalıştığı ikinci hikâyede, genç bir garson kadın, babasını intihara sürükleyen adamın, çalıştığı yere gelmesiyle çelişkiler içerisine düşer. Genç kadına adaleti kendi elleriyle vermesini telkin eden aşçı, eskiden adaletin kendi kurallarınca hapis yatmış birisidir. Adaletin tecellisini, fare zehrini adamın yemeğine koyarak getirmeyi öneren aşçı ve içten içe intikam almak isteyen genç garson arasındaki diyaloglar oldukça eğlenceli. Garson kadın, katil olmak ve adaleti sağlamak arasında ikilem yaşar. Buna cesareti yoktur; peki ama adaleti kim sağlamalıdır? Esas soru budur. Adaleti bizler için sağlayabilecek birileri var mıdır yoksa fare zehri fikri her zaman bir köşede durmalı mıdır?

Yönetmen, üçüncü hikâyede bizi karanlık restorandan çıkararak Arjantin’in ıssız otoyoluna götürür. Son model spor araba süren zengin adam, kamyon süren köylü bir adamı sollayıp ona hareket çeker. Zengin adamın sahip olduğu üstünlük konumunun tersine dönüşünün anlatıldığı hikâyeyle yönetmen bize öfkeyi hem komik hem de gerilimli bir şekilde aktarır. Aslında bu iki kişinin arasında geçen intikam alma yarışında en net görülen şey, toplumsal çürüme ve lümpenleşmedir. Zenginliğiyle üstünlük kurmak isteyen adamla, bunun altında ezilmeyi kabul etmeyen köylü adam arasında geçen hikâyede taraflardan herhangi birinin mutlu sona kavuşamadığını görürüz. Bunun nedeni bana kalırsa sosyal tahammülsüzlükten ileri gelen, hiçbir sınıfsal anlamı olmayan bu inatlaşmanın varabileceği bir noktanın bulunmamasıdır.

18552120141113011110

Önceki üç filmde bize anlatılmaya çalışılan adalet arayışı ve toplumsal şiddetin en iyi işlendiği filmin “Bombita” olduğunu düşünüyorum. Ricardo Darin’in rol aldığı dördüncü hikâyede, kızına doğum günü pastası alırken arabasını yasal olarak park edilebilen bir yere bıraktığı hâlde aracı çekilen bir mühendis konu alınır. Mühendis, para ödemeyi kabul etmez ve aracının çekildiği otoparka giderek buradaki görevliye, park ettiği yerin yasak bir yer olmadığını anlatmaya çalışır. Görevlinin otoriteyi temsil etmesinden kaynaklı hissettiği güç, mühendise saygıdan yoksun davranışlarda bulunmasına neden olur. Arabasını yine çektiklerinde ise… İşte orada kuralları dayatmadan oluşan, toplumsal çıkarı temsil etmeyen uygulamaların cezalandırılması gerektiği fikri herkesin aklına düşer. Kimsenin sorgulamadan park cezasını ödemesi aslında her gün anlamını sorgulamaksızın uymak zorunda kaldığımız şeyleri düşünmemize neden olur. Bürokrasi, imzalanması gereken belgeler, verilmesi gereken paralardır. Ve bizler de buna teslim oluruz. Mühendis, haksız yere gelir elde eden bu kuruma cezasını, çekilmiş araçların olduğu yere bomba koyarak verir. Adam kimsenin değiştirmek için çabalamadığı bir duruma yaptığı eylemle farklı bir boyut kazandırır ve halkın sempatisini kazanır. Benim izlerken düşündüğüm şey ise bu tür bir farkındalığı yaratmak için şiddeti kullanan birini sevebilmemizin sınırlarının neler olduğudur. Şiddetin işlevselliği, bizim toplumsal ikiyüzlülüğümüz karşısında nasıl sonuçlar doğurur, bunu düşünmek gerekir.

Toplum, sınırları çizildikçe normalliğini kaybetmiş, sınırlar geçildikçe ötesini merak etmeye devam etmiştir. Bizler de tıpkı filmdeki karakterler gibi bu toplum içerisinde her an patlamaya hazır ya da birinin patlama ânına yakalanmanın eşiğindeyiz. Çoğumuz, filmdeki mühendis gibi olabilmenin çok uzağında, park cezalarımızı öderken buluyoruz kendimizi.

Yine adalet ve çürümenin merkeze oturtulduğu beşinci filmde, zengin ve nüfuzlu bir ailenin, arabayla birine çarpan oğullarını aklama çabasını görürüz. Zengin aile yanlarında çalışan şoförden suçu üstlenmesini ister. Klişe bir konuya sahip bu bölümde bizi şaşırtan nokta ise şudur: Zengin baba, para ile herkese istediğini yaptırabildiğini ve toplumsal çürümenin herkesin içine işlediğini anlar. İşte o anda bu oyundan vazgeçer.

Wild-Tales

Son hikâyede ise güzel başlamışken birden çığırından çıkan bir düğün konu alınır. Gelin, düğünde eşinin kendisini aldattığını ve birlikte olduğu kadını da düğüne davet ettiğini öğrenir. Yaşadığı hayal kırıklığı, öfke ve aldatılmanın verdiği küçük düşürücü hislerin etkisindeki kadın, aşçıyla birlikte olur. Kocası bunu görür, kadın düğüne geri döner, pastayı keser ve Yahudi müzikleriyle tüm çılgınlık devam eder. En sonunda ise gelin ve damadın herkesin önünde sevişmesiyle film biter. Burada aldatılmış bir kadının eylemlerinin varabileceği çılgınlıktan öte, neye bağlı olduğu bilinmeyen çürümüş insan ilişkilerini görürüz. Sonunda çekip gidemeyen gelin, bir anlık da olsa delirmiştir ancak yine toplumun ondan beklediği duruma geri dönmüştür. Bir kadın aldatılsa dahi susmayı bilmelidir. Bu hikâyeden bu fikri çıkaran var mıdır emin değilim. Filmin vermeye çalıştığı fikri sadece aldatılmış birinin deliliği diye okumak işime gelmemiş olabilir. Çünkü tüm bu çılgınlığın altında yatan ve sevgi olduğu sanılan davranışların, çürümüş insan ilişkilerini görmeye engel olduğunu düşünüyorum.

Yozlaşma, çürüme ve adaletsizliği içeren bu filmlerden çıkardığım en önemli sonuç ise biraz delirmekten zarar gelmeyeceğidir. Karakterler, delirip sınırları genişlettikçe var olan kuralların ya da hayatın olağan akışının nasıl değişebileceğini bize göstermiştir. Bu kadar adaletsizlik ve eşitsizlik içerisinde yaşarken, kendimizi kim bilir kaç kez filmlerdeki karakterlerin yerine koymuşuzdur. İnsanın medeni görünüşünün altında her zaman içgüdüleriyle hareket etmeye hazırlanan bir hayvan yatmaktadır. Çünkü medeniyetimizin sınırlarını çizenler pek de adil değillerdir. “Eğer bir hayvana sürekli işkence eder, ona iyi bakmazsanız bir gün intikamını alacaktır.” diyen yönetmen Szifron’a katılmamak elde değil. Filmde, dünyanın bağlı olduğu kapitalist sistem bu kadar çürümüşken, insanların hikâyelerinde ortaya çıkan kokuşmuşluğa “delice” bir karşı çıkış yatmaktadır. Aslında manşet atılması gereken delirme anlarının üçüncü sayfa haberlerine sıkışıp kalması da henüz bu stresi toplumsal olarak yansıtamayışımız yüzündendir. Adaleti azıcık da olsa sağlamak için biraz delirmeyi tavsiye ediyorum. Herhalde dünyayı yakarsa “delirenler” yakar.

Gülin Çavuş

Gülin Çavuş

1990’da İstanbul’da doğdu. ODTÜ ve Binghamton Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans eğitimi aldı. ODTÜ Kentsel Politika Planlaması ve Yerel Yönetimler Bölümü’nde lisansüstü eğitimine devam ediyor. Sinemaya olan ilgisi, babasının geçmişte Yeşilçam’ın sayılı ses mühendislerinden biri olmasından ileri geliyor. “Ama Ankara’da deniz yok abi!” laflarına rağmen Ankara’yı seviyor.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

6. Uluslararası Malatya Film Festivali 6 Kasım’da başlıyor!

Sonraki yazı

Kutay Ucun ile Film Okumaları – Bir Zamanlar Anadolu’da