Özgür olmak ve üslup kazanmak arasında, bireyin içgüdüleri ve oluşturduğu kurmaca dünyası içinde kendini ifade etme çabası arasındakine benzer bir bağ var. Bu bağ, anlayabilmenin ve anlatabilmenin anahtarı gibi. Fikirlerimizi anlatabildiğimiz ölçüde varlığımızı kanıtlayıp, muhtaç olma mevhumunu hayatımızın dışında tutarak özgürlüğümüze ulaşıyoruz. Özü anlayıp doğadan kendimizi bir birey olarak ayırabildiğimiz ve karşımızdakini bizden ayrı bir nesne konumuna getirerek1 toplum içinde kendi alanımızı yaratabildiğimiz an, başkalarının oluşturduğu yapay kurallara hapsolmamızı engelleyecek özgürlüğümüzün temellerini oluşturmuş oluyoruz. Bunu yaratırken sahip olduğumuz tek şey dil. Elimizde hikâye anlatmak için kullanabileceğimiz etkin bir araç olduktan sonra bütün iş, anlatmak istediklerimizi üslubumuzla birleştirme yeteneğimize kalıyor. Bu anlatımı sinemayla gerçekleştiriyoruz diyelim. Hatta sinema, üslubumuzu ortaya koyacağımız dilin yerine geçsin. Bu dil, daha önce söylenenleri özetlercesine aynı cümleleri kurmak yerine yeni laflar etme eğiliminde olmaz mı? Sanatın pek çok kolunda verilen eserlerin, özgünlük, ilham alma ve taklit basamaklarında nasıl yer değiştirdiğine şahit olabiliriz. Bir de her biri, bir diğerinin taklidi gibi görünen yaşamların öznelerine inat, kendi bakış açısı ve üslubuyla sinemaya yeni bir dil getirmiş sinemacıların benzersiz yorumlarını dinleyebiliriz. Chantal Akerman’ın feminist üslubunu sinema tarihine kazıması gibi…

Akerman’ın, bireyin ve onun dünyaya gelişiyle birlikte gelişen bedenin, düşüncenin, görüşün, algının şekil alışını, kamerasını bu üslupla şekillendirerek, sinemaya kadın bakış açısını kazandırması buna örnektir. Kadın bedeni ve ona karşı yaratılmış olan algının etkilerini sinemada yarattığı kendine özgü dille birlikte izleyicisine defalarca aktarmış Akerman. Bir insanın doğasında yatan somut özellikleri, bu özelliklerle birlikte biçimlendirilmeye çalışılan ve birey üzerinde kurulan hakimiyet kavramını, bedenin ihtiyaçlarını göstererek anlatıyor Je, tu, il, elle’de (1975). Kadınla beraber başlayan varolma sürecini bir kadının yaşadıkları üzerinden aktarırken, filmin başkarakteri olan Julie (Chantal Akerman), aslında tüm kadınların bir temsili olarak karşımıza çıkıyor. Fransızca ‘ben, sen, o (kadın ve erkek)’ anlamına gelen ve filme adını veren şahıslar bütünü Julie’nin yaşamında ve bizlerin dünyasında birebir karşılıklarını bulabileceğimiz öznelere dönüşerek ifade biçimlerini anlamlandırıyor. Öznenin anlam kazanmasına dair Simone de Beauvoir, kadının özgürlük yolculuğunun kendi tasarımıyla kurduğu gelecekle birlikte, özne olmayı seçtiği zaman gerçekleşeceğini söyleyerek, kadına dair özgürlüğü nedenselleştirmiş2. Bu nedenle, hem kadının özgürlüğünü hem de söz ettiğim anlamlandırmayı filmdeki karşılıklarıyla birlikte ele alarak, filmden bahsedelim.

je2

Filmin başından itibaren, bu yazıda bahsi geçen ifade etme yolculuğunda, eylemlerine şahit olacağımız birinci tekil Julie. Başkarakterimiz Julie, kısa süre önce kız arkadaşından ayrılmış. Bu ayrılığın ardından, hayatında yapabileceği değişikliklere odaklanmak istiyor. Bu değişiklikler bir süre sonra bir insanın yaşaması için gerekli olan ihtiyaçları asgari seviyeye indirgemeye dönüşüyor. Bir yatak, bir kese dolusu şeker, kâğıt ve kalem. Çünkü gıdaya ve anlatmaya ihtiyacımızın olduğu yaşamımızda geri kalan fazlalıklara yer yok. Doğadan, içgüdülerimizi ve düşüncelerimizi ifade ederek ayrılıp bağımsızlığa ulaşma hissinden söz etmiştik. Bununla birlikte yapay dünyada  kendi yarattıklarımızın içine hapsolmanın, ulaşmak istediğimiz özgürlükten bizi fersah fersah uzaklaştırdığını atlayamayız. Bu yaratıların başında normların geldiğini de. Kadının, bu yaratıların getirdiği normlar sonrasında en çok etkilenen taraf olduğu da geçmişten günümüze uzanan bir gerçek. Bu gerçeği anlatmanın yolu Je, tu, il, elle‘de olduğu gibi insanın yaptıklarını yüzüne vurabilecek cümlelerle olabilir ancak. Yazının başında sözünü ettiğim özgünlük ve üslup, tam da bu noktada karşımıza çıkıyor. Kadının ataerkil dile karşı durup, bu dili taklit edip onunla oynayarak kendi lehine çevirmesi, eril yapıya karşı durmakla birlikte3 yeni bir dil de yaratmış oluyor. Böylelikle, yeni bir şey söylemek ve var olanlar hakkında söylenmeyeni ifade etmek, anlatım özgürlüğünü ortaya koyduğumuzda mümkün olabiliyor. Bir kadın hakkında söyleyeceğimiz sözler de elbet kadının kendini ifade edişiyle anlam buluyor. Kadın bedenini, cinsel bir obje ya da bir arzu nesnesi yerine koyan ve bununla kadının doğasına ‘hizmet eden birey’ vasıfları yükleyen eril dile karşı; yaşamda kendi öznesi olmuş ve yaşama gereğini, temel ihtiyaçlardan başka hiçbir şeye dayandırmayan özgür bir beden olarak görüyoruz Akerman’ın anlatımıyla.

Dilin vasıf yükleme özelliği, kimi zaman anlamlandırma ihtiyacından daha farklı bir noktaya da işaret edebiliyor. Özgürleşme ya da hapsolma dediğimiz yerde, bu işaret edilen noktanın yeri mühim. Çünkü anlamlandırma, bir vasıf yükleme hâlini alıyorsa o zaman ortaya sıfatların altında hapsolmuş bireyin resmi çıkıyor. Çoklukla kadınlar üzerinde kurulan baskıların arka planına baktığımızda bu baskıların ve yarattıkları normların, gücünü bu sıfatlardan aldığını görürüz. Günümüzde sıklıkla önümüze çıkarılan ve bu sıfatlara mecbur olduğumuzu hissettiren eril yargı, kadının ‘anne’, ‘eş’, ‘kırılgan’, ‘güçsüz’ hatta sempatikleştirmeye çalışılan ve duymaya aşina olduğumuz ‘çiçek’ gibi sıfatların altında kadınlara verilen çizgilerde yaşamasını dikte eder. Emma Goldman, özgürleşmeyle birlikte, sonradan oluşturulan sınırların yıkılacağını ve kadınlar için yıllar boyu süregelen kölelik ve teslimiyetin ortadan kalkacağını söyler4.  Je, tu, il, elle‘de ise Julie, bu sıfatların olmadığı ve Goldman’ın sözünü ettiği kendine ait bir dünya kuruyor. Sınırların ve teslimiyetin olmadığı dünyasında bedenini ve fikirlerini buradan bizlere anlattığı için de tüm netliğiyle onu görebiliyoruz. Julie, yaşamını sürdürebilecek enerjiyi yediği şekerden alarak öncelikle oturduğu evdeki değişikliklerle devam ediyor hayatına. Yatağının yerini değiştiriyor. Tüm kıyafetlerini çıkararak yatıyor. Onun gerçek anlamda yaşadığını ve hissettiğini, nefes alış şeklinden anlayabildiğimiz planlar sunuyor bize böylece Akerman. Julie tüm giysilerinden ve ona yüklenen tüm sıfatlardan sıyrılmış bir kadın olarak mektup yazıyor. Sayfalarca mektup… ‘Tu’ yani ‘sen’ için yazılan mektuplarda, içinden geçen ne varsa kâğıda döküyor. Bedeninden taşarcasına çıkan sözler, onu harekete geçirecek, eylemlerini başlatacak bir süreç hâlini alıyor. Kendini izleyip yapmak istediklerine karar verdikten sonra da yola çıkıyor.

je3

Şimdi karşı tarafı bulma, dinleme ve anlatma vakti! Julie de çıktığı yolculukta, il (o) ve elle’i (o) bularak, kendini anlatma yolculuğunu  devam ettiriyor. Julie, otostop çekerek tanıştığı kamyon şoförüyle (Niels Arestrup) geçirdiği yolculukta, yola çıkmasının nedeni diyebileceğimiz anlam arama sürecini devam ettiriyor. Karşısında dinleyeceği ve onu dinleyecek olan şoför, Julie ile birlikte, ona yüklenmiş kimlikleri bir yana bırakıp anlatmaya ve Julie’yle iletişim kurmaya başlayan bir adama dönüşüyor. Bir erkeğin, bir kadının hayatına dahil oluşuyla erkek gözünden bir bakış açısı yakalıyoruz böylelikle. Akerman, bu bakış açısıyla, kadın dünyasına bakan eril dili bizlere aktarıyor. İkisi arasındaki iletişimde şoförün kendini açma durumuyla birlikte, toplumsal cinsiyetin, cinsiyeti aynalayarak başka şekillerde kısıtlandırılmasının5 da karşısında durmuş oluyor Julie ve şoför.  Je ve il konuşuyorlar, yemek yiyorlar, sonrasında cinsellikle karşılaşıyorlar ve ayrılıyorlar. Erkeğin anlatımının devreye girdiği ve sadece belli bir sınırda kadınla iletişime geçebildiği bu yolculuk, erkeğin kadın dünyasına getirdiği yüzeysel yorumun bilinçli bir şekilde resmedilmiş hâli oluyor.  Julie bu iletişimden kendini sıyırarak bu sınırın dışına çıkıyor.

je4

Kadın ve erkeğin arasındaki döngünün dışına çıkılması ise Julie’nin elle’i yani eski kız arkadaşını (Claire Wauthion) bulmasıyla oluyor. İkisi arasındaki sevişme sahnesi, kadının yaşama tutkusu da dahil, hayattaki tüm arzularını yaşatma isteğiyle birleşen bir şiire dönüşüyor. Julie ve kız arkadaşı, bizi bu arzunun  yarattığı bir şiirle duyumsamaya çağırıyorlar. Filmin temelinde özgün bir dille oluşturulan anlatım hâli, yukarda sözünü ettiğim üslup bulma ve özgürleşme etkisiyle birbirini tamamlayan bir kompozisyon çiziyor. Chantal Akerman’ı feminist sinemada etkin yapan da yarattığı dili. Neredeyse her filminde sadece onun gözünden görebileceğimiz kadrajların ve onun anlatımını tanıyabileceğimiz cümlelerin ortasında bırakıyor bizi. Hapsolmuşluğu, sıkışmışlığı, yola çıkmayı, harekete geçmeyi ve algılamayı onun cümlelerinin yol göstericiliğiyle yorumlayabiliriz rahatlıkla. Sesin ve mekânın bir vücutta birleşerek bütün olmasına; ya da kadının, hayatın içinde ona yapılan dayatmalara karşı yaşayışına daha önce Hôtel Monterey‘de (1972), Jeanne Dielman, 23, quai du commerce, 1080 Bruxelles‘de (1975), News from Home‘da (1977), La Captive‘de (2000) şahit olduk. Je, tu, il, elle tüm bu filmlerin ortasında mekân, beden, ses ve dil birlikteliğini aynı anda kurabilen, yapay duvarlardan ve sıfatlardan olabildiğince arınıp, hikâyesini anlatan bir film. Anlatımın, Julie’nin evdeki ve yolculuktaki hisleriyle birlikte gelişen ışık ve mekânla birlikte yeni anlamlar kazanan bir dile dönüşmesi, filmin hem sinema tarihinde hem de Akerman’ın kariyerindeki önemini vurguluyor. Chantal Akerman’ın anlatımının bir özetini ve filmlerinin külliyesini çıkarabiliriz bu filmle. Kendi dilini yaratmış olan yönetmenlerin ve o dilin aynası olan filmlerin başını çeker Je, tu, il, elle. Hayatlarımızın ve sözlerimizin anlam bulmasına yardım eden filmler; bedenimiz, sesimiz ve Akerman’dan ilham alarak kendi cümlelerimizle ifade ettiğimiz hayatlar gibi…

 

                                                                                                  

Kaynakça:

1Donovan, J. (1997). Feminist Teori. İstanbul: İletişim

2Donovan, J. (1997). Feminist Teori. İstanbul: İletişim

3Gertrude, P. (2009). Tekrar Etme, Alıntılama, Altüst Etme – Irigray’ın Taklit Kavramının Politikası. Cogito/ YKY, 58. 148-149.

4Goldman, E. (2006). Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir. İstanbul: Agora Kitaplığı.

5Butler, J. (2008). Cinsiyet Belası – Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. İstanbul: Metis

Sezen Sayınalp

Sezen Sayınalp

İzmir'de doğdu. Kendini bildi bileli sinemaya ve tiyatroya ilgi duyuyor. Tabii ki müziği de ihmal etmiyor. O yüzden hayatı, müzik dinlerken bir filmde oynadığını hayal ederek geçiyor. Kendi deyimiyle seyyar psikolog, amatör yazar, profesyonel dinleyici.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Matthew McConaughey’li ‘Gold’ ve Andrew Garfield’lı ‘Hacksaw Ridge’den ilk görüntüler!

Sonraki yazı

ULUSLARARASI İZMİR KISA FİLM FESTİVALİ’NİN JÜRİSİ AÇIKLANDI!