Blue’nun hikâyesi on iki yıl önce, Kerim Çaplı’nın ölümü üzerine Roll dergisi tarafından hazırlanmış geniş bir dosyayı okumanızla başlıyor. Daha da geriye dönersek, ne zamandan beri yapmak istediğiniz bir şeydi bu, sinema ile müziği birleştirmek? Sinema ve müzikle olan hikâyeniz nasıl başladı? Ve bu başlangıçtan, Blue’nun ilk tohumlarını ektiğiniz ana kadarki süreç nasıl geçti?

Sertan Ünver: Müziğin hafıza üzerindeki olumlu etkisi bilinen bir gerçek. Dolayısıyla bir takım sesler yardımıyla hikâye anlatmak veya duyguları iletmek dışında, bir de işin kişisel boyutu var.  Yıllar içinde dinlediklerinizle kendi hayatınızın soundtrack’ini oluşturuyorsunuz, kafanızın içinde ezgiler ve görüntüler birleşiyor. Bu birleşme, her zaman ilgimi çeken ve (farklı formatlar ve mecralarda da olsa) üzerine uğraştığım bir konuydu. Ama bu kadar büyük bir yükün altına girmeyi göze alarak belgesel yapmaya soyunmak, o dosyayı okuduktan sonra oluşan hayali bir filme dönüştürmek üzere çalışmaya başlamak on yıl sürdü. Ve bu da ancak Suzan’ın devreye girmesiyle gerçekleşti. Uzun bir araştırma safhasının ve son ana kadar birlikte yürüyen çekim-kurgu-arşiv çalışmalarının ardından iki buçuk yılın sonunda bu noktadayız.

 

Film ismini Blue Blues Band’den alıyor tabii ki, ama altında daha derin anlamları da var. Mavi çok melankolik bir renk. Sinemada da işlenişleri çok farklı olan bir renk. Aklıma Derek Jarman’ın son günlerinde çektiği otobiyografik filmi Blue (1993) geliyor. Orada da maviye çok derin anlamlar yüklenmişti. Edip Cansever  “Karanlığı görünür kılan bir renktir mavi, öyle bilirim” der, bu ayrıca Cansever’in filmin açılışında kullandığınız şiirinden bir dize. Film afişinde “two shades of the same colour” ifadesini de görüyoruz. Sizin gözünüzde, Kerim Çaplı ve Yavuz Çetin nasıl bir maviydi? Ve bu iki usta müzisyenin mavisine, doksanlar Türkiye’sinin, o dönemdeki diğer müzisyenlerin, baba-oğul ilişkilerinin, toplum baskılarının, psikolojik bunalımların, hüznün, neşenin ve Rock’n’Roll’un mavisi eklenince, ortaya nasıl bir mavi çıktı?

SÜ: Siyahı maviye kadar açabiliyoruz işte, karanlık ancak o kadar aydınlanıyor. Sonuçta da ortaya kişisel hikâyelerle orantılı bir ton çıkıyor. Yavuz’unki biraz daha tanıdık bir mavi bence. Bir şeylere samimi şekilde kafa yormaya başlayan her insanın aşina olduğu bir mavi. Hayat, daha doğrusu insanlar sizi her şeyi sorgulama noktasına sürükleyebiliyor, “Sence ben iyi gitar çalabiliyor muyum?” sorusunu sordurabiliyor.  Etrafınızdaki tutarsızlıkları ve oyunun kurallarını tecrübe ettikçe işler karışıyor. Kafanızın içinde oluşan girdaba kapılıp gitmemek için tutunacak bir şeylere ve birilerine ihtiyacınız var. Bunun hepimiz için potansiyel bir tehlike olduğunu düşünüyorum. Kerim Çaplı’nınki ise daha puslu bir mavi belki, soru işaretleriyle dolu. Aklından neler geçiyordu bilmiyoruz, onu karşılaştırabilecek kimsemiz de yok. Bu kadar nadir olduğu için hayran kaldığımız ama sadece belli bir noktaya kadar yaklaşabildiğimiz, asla tam olarak içine giremediğimiz bir mavi. Bu karışımın sonucunda da ortaya pek aydınlık, umut dolu bir mavi çıkmıyor. Fakat doksanlar ortamı enteresan hikâyelerle ve karakterlerle dolu, dolayısıyla bu mavi, o yılları yaşayanlar için yabancı olmasa gerek.

 

Filmde de görüyoruz, rock kültürü o dönemde toplum tarafindan kabul görmese de, Blue Blues Band, şimdilerde aktif olan birçok sanatçıya ilham olmuş, onlara cesaret vermiş bir grup. Blue Blues Band, sizce Amerika’dan gelen bir kültürü Türkiye’den neler ekleyerek dinleyicilerine aktardı? Günümüz Türk rock müziğine baktığımızda, bu grubun bir parçasını hâlâ görmek mümkün mü?

SÜ: Müziğin ağırlıklı olarak kasetten dinlendiği bir dönemden bahsediyoruz. Ve birçok albümün bulunamadığı zamanlardan.  Neticede bu şarkılar canlı çalınmak üzere besteleniyorlar, işin özü bu. O ritüele katılıp o etkileşimi yaşadığınızda konunun boyutu değişiyor. Düşünün, o yılların İstanbul’unda gece bir bara gidiyorsunuz ve karşınıza bu dört adam çıkıyor, o zor parçaları orijinalleri kadar iyi çalıyor. Okul gibi, insanın ufkunu açabilecek bir tecrübe. Bence günümüze en büyük etkileri bu müzikal açıdan.

 

 

Bazı şarkıları dinlediğimde ya da bazı filmleri izlediğimde, İstanbul’un yokluğunda bunlar nasıl var olabilirdi diye düşünürüm. Bazen İstanbul’suz var olmaları olanaksız gelir bana. Neredesin Firuze? (2004) gibi. Mekan ve müzik zamanla şehrin kimliğiyle bütünleşir ve onları ayırmak, birbirinden ayrı düşünmek çok zor olur. Bu bağlamda, sizce İstanbul’un müziği nasıl bir müzik? Fahir Atakoğlu’nun Istanbul in Blue’su mu bu müziğe daha yakın, Ya Evde Yoksan mı? Ya da belki bambaşka bir şarkı vardır sizin içinizde İstanbul ile bütünleştirdiğiniz. Sizin İstanbul’unuzda müzik nasıldır? Bu müziği size hissettiren başka filmler var mıdır? Ve Blue Blues Band, bu müziğin neresinde?

SÜ: Bu soruya çok net bir cevabım yok. İstanbul çok kalabalık ve hızlı bir şehre dönüştü. Bir çok farklı ses ve müzik türü var içinde ve bunların hepsi de resmin belli bir bölümünü yansıtıyor, hepsi buraya ait. Yani,  günlük yaşantının uzantısı kaotik bir müzikal kimlik var gibi ortada. Doksanlarda ağırlıklı olarak rock ve türevlerini dinleyerek büyüdüm, beni geçmişimdeki İstanbul’a götüren müzik bu. Ama bir film seçmem gerekirse, yine başka şahsi nedenlerden ötürü Sevmek Zamanı (1965) diyebilirim hissiyat olarak.

Suzan Güverte: Benim için Ağır Roman (1966)’daki çeşitlilik…

 

Müzik, sinema ve Türkiye denildiğinde, Fatih Akın’ın Crossing the Bridge (2005) filmi geliyor aklıma. Kişisel olarak çok beğendiğim ve tıpkı Blue gibi müzik bağlamında sahip olduğumuz değerlerin bir nebze de olsa farkına varmamızı sağlayan bir film. Çok da fazla bu konuda yapılan çalışma var mı, emin değilim. Sizin aklınıza hangi filmler geliyor?

SÜ: Can Dündar’ın yaptığı işler geliyor aklıma, Neşet Ertaş ve Yeni Türkü belgeselleri mesela. Tülay German’ın hayatını işleyen Kor ve Ateş Yılları (2010) vardı. Müzikte Bir Deney: Anadolu Rock (2006) vardı. Tabii bir de Köprüaltı Sokağı: Kemancı (2008), ki sanırım anlatım dili olarak bize en yakın olan o.  Son dönemin indie gruplarını konu edinen Müzik, Lütfen! (2016) ve henüz izleyemediğim Ufuk Önen’in Gri Değil, Siyah: Ankara Rocks! (2016) belgeselleri var. Anlatılmaya değer hayat ve hikâye çok, ama biyografik belgesel olarak yeterince örnek mevcut değil maalesef.

SG: Bir de yolda olan üç müzik belgeseli var benim bildiğim, biri Zeki Müren ile ilgili. Başlanıp bırakılanlar daha çok ama.

 

Bir söyleşinizde, “Doksanlar, günümüzden sadece birazcık daha iyiydi” demiştiniz. Günümüzle kıyaslandığında, o dönemin benzer zorlukları ve daha iyi olduğu yerler nelerdi?

SÜ: Toplumun tavrı bugünkünden çok farklı değildi, ülkenin ve dünyanın durumu da öyle; Körfez Savaşı, Yugoslavya, vs. Bugünkü kadar farkında değildik tabii olan bitenin, Türkiye’nin güneydoğusunda ne oluyor, bilmiyorduk. Konvansiyonel medyanın gösterdikleriyle yetinmek zorunda olduğumuz yıllardı. Sonuçta insanların o barlarda, konserlerde toplanmasının tek nedeni müzik değil. Nefes alacak alan,  yargılamadan dinleyecek insan ihtiyacı da var. Hayatın her yönüne tesir etmesi ve güçlü bir silaha dönüşmesi bakımından, internetin en önemli değişiklik olduğunu söyleyebiliriz. Müziğe bakış açısını da etkiledi bu durum. Çok fazla seçenek var, daha hızlı tüketiliyor ve eskiden olduğu kadar önem ifade etmiyor belki. Ama bunun yakınılacak bir durum olduğunu düşünmüyorum.  Ülkenin tarihi ve insanlarının kafa yapısı ortada. Her dönemi farklı ele almak gerekiyor avantajları ve dezavantajlarıyla. Uğraşmaya devam etmek zorundayız.

 

 

Her ne kadar Yavuz Çetin’in ölümü sahip olduğu bipolar bozukluk ile ilgili olsa da, filmde görüyoruz ki o dönemde hem Yavuz Çetin’in, hem Kerim Çaplı’nın hem de o topluluktaki diğer insanların hayatı çok kolay değil. Bir yandan âşık oldukları müziği yapmaya çalışırlarken –ki söz konusu insanların idealist insanlar olduklarını ve titizlikle çalıştıklarını da görüyoruz- bir yandan da toplumun ve medyanın baskısıyla karşı karşıyalar. Toplum tarafından “karanlık” bir topluluk olarak da görülüyor sanki, medyanın bu tür bir yönlendirmesi olduğu da bir gerçek. O denli yoğun ve insanı bunalıma sürükleyecek bir baskı mıydı bu?

SÜ: Toplum tüm farklılıkları “karanlık” olarak algılıyor zaten. Genel anlamda medyanın durumu da hep aynı. Bunalıma sürüklenmek için fazla aranmak gereksiz.  Birtakım tavizler verebilirseniz sıkıntı yok, ama bu ülkede insanlara bir şey anlatabilmek zor. Çünkü eğitim sistemi ve toplumsal yapı, kişisel muhakeme mekanizmasını köreltmek üzerine kurulu. Bütün bu sıkıntılarla, acılarla mücadele etmek için nedenler ve araçlar üretiyorsunuz. Bazen bunlar tükeniyor, gerçeklikle başa çıkmanın yolunu artık bulamıyorsunuz.

SG: Bence tek başına Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı özelinde yeterli bir sebep değil ama durumu daha kötüye götürebilecek bir etki olduğu kesin.

 

Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’dan hareketle, filmin içindeki röportajlarda da görüyoruz, sanatçıların aykırılığından ve bir anlamda deliliğinden bahsediliyor. Hatta bu delilik bir yere kadar normal karşılanıyor. Bu çoğu zaman sanatçıyı başarıya götürürken, bazen durum çok kötü yerlere de gidebiliyor. Sizce her sanatçı biraz deli midir? Ya da sanat başlı başına, delice midir?

SÜ: Az önce bahsettiklerim doğrultusunda sağlıklı kalmanın daha hastalıklı bir durum olduğu bile iddia edilebilir. Sanatçı dediğimiz insan tipinin duyarlılığına, o yaratıcılık filtresine sahipseniz, daha çok yük omuzluyorsunuz muhtemelen. Biz, iyi bir delilik diyoruz, kıskanarak bakıyoruz belki. Fakat o durumun niteliği çok muğlak. Üretkenlik ve başarı bir şeyi çözmüyor, hatta o sorumlulukla beraber hissedilen baskının arttığı dahi söylenebilir. Zorlu bir yol. Ama neticede farklı bir şey yaratabilmek için farklı düşünüyor olmanız gerekiyor zaten ve bu da “delilik” olarak kategorize edilebilecek başka farklılıkları beraberinde getiriyor olabilir.

SG: Psikolojik hastalıklar bazen genel olana ya da normale uymamakla da teşhis edilebiliyor ya da tanımlanıyor ancak toplumların değişmesiyle bu tür hastalıklar ya da semptomlar zamanla “normal” görülerek hastalık kategorisinden çıkıyor. O yüzden sanatçılarla özdeşleştirdiğimiz rahatsızlıklar şimdiye veya geçmişe göre yorumlanıyor, ileride farklı anılacaktır diye düşünüyorum.

 

Sanatçının değerini sanatçıyı kaybettikten sonra anlayan bir toplum olduk sanki. Belki de bu proje yaşamını yitiren Kerim Çaplı ve Yavuz Çetin’i anarken, bir yandan da varolan değerlerimize sahip çıkmamızı öğütlüyor. Bugün bile, bu topraklarda bir yerlerde var olan, ama sesini istediği kitlelere duyuramamış ve belki de artık vazgeçmiş çok büyük değerlerimiz olabilir. Blue bu anlamda Blue Blues Band’in yaydığı cesareti vermeye sonsuza kadar devam edecek olan bir film. Başka ne gibi projeler üretilmeli? Popüler kültürün altında kalan duyulmayan sesleri nasıl duyurabiliriz?

SÜ: Ölmek her şeyi değiştiriyor, sadece sanatçılar için de değil. İnsanların dikkatini çekebilmek, sizi anlamaya çalışmalarını sağlamak için çok ağır ve görünür bedeller ödemek gerekiyor. Kerim Çaplı ve Yavuz Çetin bugün hayatta olsalardı, yine hak ettikleri yerde olmayacaklardı, başka birçok insan gibi. Maalesef, durum bu. Farklı alanlarda çalışmalar yapılabilir tabii. Biz, derdimizi bu şekilde anlatmayı seçtik, belgesel yoluyla ifade etmeye giriştik. Çok emek verdik, iyi veya kötü, ortaya Blue çıktı. Bu doğrultuda çalışmaya, yeni projeler üretmeye devam edeceğiz.  Kuyuya bir taş atabildiğimizi düşünmek bize mutluluk verir.

SG: Sanatçılar ve daha birçok üretenle ilgili arşivlerin tutulması şimdi olmasa da bir gün bu konuya eğilecek birçok kişinin daha rahat ilerlemesini sağlayacaktır. Bunun haricinde yakın zaman değil ancak uzak tarihte de bahsedilmesi ve hakkında daha çok bilgi aktarılması gereken sanatçılar var, bu tür belgeseller için ise daha geniş danışman ekipleri ve daha çok bütçe gerekecektir. Örnek olarak, çok heyecanla beklediğim belgesellerden biri Kim Mihri.

 

Bu belgesel için toplanan birçok ilginç anının yeterli görsel materyal bulunamadığı için filmde yer almadığını biliyoruz. Bunlardan bir tanesini bize kısaca anlatır mısınız?

SÜ: Hem o anları yaşamış insanlar kadar güzel anlatamayacağım hem de bunları filmin DVD’sinde paylaşmayı düşündüğümüz için pek fazla detaya girmeyeyim. Ama Sunay Özgür’ün anlattığı, Kerim Çaplı’nın börek yiyerek tek elle davul çaldığı bir gece var şu anda ilk aklıma gelen.

SG: Görsel materyal değil ama yeterli kanıt olmadığı için anlatamadıklarımız da mevcut. Bunlar hikâyenin genel akışını bozmadığı için de filme koymamayı tercih ettik. Uyuşturucu bunun önemli bir bölümü.

 

Son olarak, ileride bizleri neler bekliyor? Başka ne gibi projeleriniz var?

SÜ: Sırada futbolla ilgili iki projemiz var, şu anda onların araştırma sürecindeyiz. Bu toprakların kahramanlarından hareketle günümüzün futbol dünyasına dair bir şeyler söylemek istiyoruz.

SG: İlerisi için çalıştığımız bir müzik belgeseli de var, ancak onu iki üç seneden önce projelendiremeyeceğiz.

 

 

 

Atakan Özkan

Atakan Özkan

19 Şubat 1994’te İstanbul’da doğduysa da Atakan, üniversiteye kadar İstanbul’da pek bulunmadı. Son birkaç senedir İstanbul’da, mimarlık okuyor. Küçüklüğünden beri hep tanımadığı insanların hayatlarını merak ederdi. Belki de bu yüzden sinemayı hep çok sevdi. Kimse bilmez, ama en çok izlediği film 1993 yapımı bir korku filmidir. Okuduğu kitapları çoğunlukla bitirmez. Akşam yatmaz sabah kalkmaz.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Murder on the Orient Express'ten Fragman!

Sonraki yazı

Batman Serisinin Yıldızı ''Adam West'' Hayatını Kaybetti!