Kediler, aynı mahalleyi, sokağı hatta evi paylaştığımız sırnaşık dostlarımız. Yönetmen Ceyda Torun, çektiği Kedi (2016) belgeseliyle, aynı yaşamı paylaştığımız dostlarımızın gözünden İstanbul’u, İstanbullu insanların kediyle olan ilişkisini ele alıyor. Torun, İstanbul’da üç bin beş yüz yıl öncesine dayanan insan – kedi ilişkisini anlattı.

Kediler üzerinden film çekme, kediler üzerinden İstanbul’u anlatma fikri nasıl gelişti?

Yönetmen Ceyda Torun: İki buçuk sene önce kurduğumuz yapım şirketimizle önümüzde birkaç film projesi vardı. Bunlardan bir tanesi de belgesel film çekmekti. Aslında “İstanbul’daki kedileri, Afrika’daki aslanlar gibi çekebilir miyiz?” diye düşündük. Ardından İstanbul’a hemen bir araştırma seyahati yaptık. Bu araştırmaların sonunda 2014’ün Nisan ve Mayıs aylarında çekim yaptık. Bir yıl boyunca, çektiğimiz yüz seksen saatlik görüntülerin montajını yaptık. Bu montaj sırasında gördük ki kediler sayesinde hem İstanbul’u, hem de İstanbul’un insanlarını tanıyoruz. Çok yoğun hayatlar yaşıyoruz. Fakat sokakta gördüğümüz bir kedi sayesinde, kendimize ayırmadığımız bir dakikayı, kediyi severken kendimize ayırabiliyoruz. Aslında sokak kedileri, İstanbul’da yaşayan insanların, yoğun hayatlarından bir dakika dahi olsa sıyrılmalarını sağlıyor. Kedilerle insanların arasındaki bağ bizi, felsefi düşüncelere, varoluş gibi çok derin yerlere götürdü. Sonuç olarak film, bunları içinde barındıran bir film oldu. Bir de bu filmi çekerken en keyif aldığımız şeylerden biri, kedileri normalde görmediğimiz açılardan çekmekti. Beyazperdede onların suratlarını, gözlerini kocaman görmek, insanı çok etkiliyor. Onların aslana, kaplana benzediklerini beyazperdede çok daha iyi görüyoruz.

Belgeselin içinde hem kedi hem de İstanbul olunca, kapsamlı bir araştırma gerekiyor. Bu araştırma sürecinde, karşılaştığınız ilginç ya da etkileyici bir şey oldu mu?

C.T.: İstanbul Üniversitesi’nde Zoolog Prof. Dr. Vedat Önar’la görüştük. Küçük bir müze yaratmış kendisi. Marmaray kazılarında çıkan bütün hayvan kemiklerini toplamış ve aralarında üç bin beş yüz senelik bir kedi iskeleti var. Kedinin iskeletinde var olan bir kırık, sadece insan yardımıyla onarılabilecek bir kırık. İstanbul’da üç bin beş yüz sene öncesine uzanan insan – kedi ilişkisinin olması, bizi çok heyecanlandırdı. Anladık ki İstanbul’da kedilerle insanların arasındaki ilişki yeni değil, hatta çok ama çok eskilere dayanıyor.

DSC_8621

 

Kediler, yaşadıkları semtlere göre farklılık gösteriyor mu? Mesela Kadıköy Moda tarafında kediler neredeyse yürümeye üşeniyor ama Üsküdar’da çoğu kedi, balık kapabilmek için oradan oraya koşturuyor. Çekimlerde böyle farklı farklı kedilere rastladınız mı?

C.T.: Açıkçası kediler, sevildikleri yerlerde daha sevecen oluyorlar. O yüzden kedici muhitlerde bize karşı daha sevecen oldular. Daha uzun süre bizimle oturdular, pozlar verdiler, kameradan kaçınmadılar. Aslında şunu öğrendik; kediler bize ayna gibiler. Biz ne yaşıyorsak onlarda yaşadıklarımızı görüyoruz.

Amerika’da yaşıyorsunuz. Peki, Amerika’yla Türkiye arasında hem siyasi yönden hem de bireysel olarak baktığınızda, kedilere olan yaklaşımlarda ne gibi farklar var?

C.T.: Amerika’da ve Avrupa’da kedilere yaklaşım çok farklı ama Avrupa’nın geçmişi çok parlak değil, kediler açısından. Orta çağda cadılarla birlikte kedileri yok ettiler. Hatta bir rivayete göre, Avrupa’da vebanın çıkması ve ortalarda farelerin dolaşmasının nedenini, kedilerin yok edilmesine bağlayanlar da var. İstanbul, kedilerin yaşam alanı açısından çok özel bir yer. Biz, belgeseli çekerken teknik açıdan bakmadık. Daha çok, sıradan insanların, muhitlerin, toplumların kedilere nasıl baktığını filme aldık. Bu açıdan bile İstanbul’daki insanlarla, Avrupa ve Amerika’daki insanların arasındaki farkı görebiliyoruz. Biz, biraz daha sosyal, birbirimize bakan insanlarız. Mesela çekim sırasında Cihangir’de bir kedi sayesinde dört, beş kişiyle tanıştık. İnsanlarımız gibi kedilerimiz de çok sıcakkanlı yani.

Cihangir ve kedi demişken, Kötü Kedi Şerafettin’in (2016) yaratıcısı Bülent Üstün de belgeselde yer alıyor. Çekimler sırasında Şero’ya denk geldiniz mi?

C.T.: Kesinlikle Cihangir’in sokaklarında Şerafettin var. Bülent, gösterdi hatta “Bak benim Şerafettin’im böyle bir kedi.” diye. Gerçekten, çok farklı karakterde kediler var. Maço olan kediler var, sevgi dolu olanlar var, avcı olanlar var, Nişantaşı’nda biraz daha terbiyeli, dükkânın içine girmeden, dükkânın önünde bekleyenler var. İnsan gibi, neredeyse hepsi farklı karakterde.

Türkiye’de, Avrupa’ya nazaran kedilere yaklaşım daha iyi. Peki, bu durumun dini boyutunu incelediniz mi?

C.T.: Evet inceledik. Hz. Muhammed’in (S.A.V) kedilerle alakalı bir sürü hikâyesi var. Araştırma yaparken öğrendiğimiz ilginç ve bizim çok hoşumuza giden bir efsane var. Hz. Nuh’un gemisinde en başta kedi yokmuş. Fare ortaya çıkmış. Fare ortaya çıkınca da Hz. Nuh, aslanın kafasına vurarak aslanın burun deliklerinden iki tane küçük aslancık, yani kedi çıkmış. Bu kedilerle fareyi gemide kontrol altına almışlar.

Şu an yapılan araştırmalara göre dünyanın en popüler ev hayvanı ve bizim sokakta onlarla beraber var olma şansımız var. Şunu da söyleyeyim ama, İstanbul’daki kedilerin hayatı tozpembe değil. Aslında önemli olan nokta burada şu; onların hayatlarına bakarak kendi yaşam koşullarımızı görmüş oluyoruz. Onların yeşil alanının kalmadığını, apartmana tıkıldığını düşünüyorsak aslında kendimiz de aynı şeyi yaşıyoruz. Yaptığımız araştırma sürecinde tanıştığımız insanların neredeyse hepsi çok iyi ve şefkatli insanlardı. O yüzden çok ümitli ayrıldık. Çünkü İstanbul’da bu filmi çekerken son birkaç senedir kötü olaylar yaşadık. Böyle şefkatli, iyi insanları tanıyınca geleceğe dair çok ümitli ayrıldık. Başka konularda birbirileriyle konuşmayacak insanlar, kediler sayesinde ortak bir payda yakalayıp birbirleriyle konuşuyorlar, iletişime geçiyorlar.

 

Belgeseli izlemeye gelenler kedilerin İstanbul’la olan ilişkisini, kedilerle insanlar arasındaki bağı görünce kendilerinden bir parça bulabilecekler mi?

C.T.: Filmde herkes kendine benzetebildiği, yakın hissettiği bir tema bulacak diyebilirim, en azından şu ana kadar izleyenlerden aldığım tepkiler bu yönde. Bu film, İstanbul’a, kedilerine ve insanlarına benden bir aşk mektubu. Özlemini duyduğum şehir ve kedilerine bir aşk mektubu, izleyenler de bu aşkı hissederse ne mutlu bana.

 

 

Gökçe Pekhamarat

Gökçe Pekhamarat

2 Nisan 1987’de İstanbul’da doğdu. İnşaat Mühendisliğiyle başlayan serüvenini sevmedi ve koca koca canavarların olduğu, uçurumlarla dolu patika yollardan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema bölümüne kaçtı. François Truffaut hayranı olan Gökçe, hem sinema yazıları yazıp hem de iyi bir yönetmen olmanın peşinde koşuyor. Birinci hedefi tamamladı, sıra ikincisinde.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Kor'dan İlk Fragman Geldi!

Sonraki yazı

Ma Loute'dan Yeni Fragman Geldi