Ang Lee’nin yönetmenliğini yaptığı,Yann Martel’in aynı adlı romanından uyarlanan film, 3D teknolojisinin kullanımı sayesinde romanın kendisinden daha fazla ses getirdi. Kimi zaman ileri teknolojinin sinema yapımlarını bozduğu düşünülse de Ang Lee, özellikle Hindistan’a özgü rengârenk doğa manzaralarının ve hayvanların bulunduğu sahnelerle hikâyeyi ustaca, göze hitap eden bir zenginlikte sundu. Film, 11 dalda akademi ödüllerine aday gösterildi ve dört ayrı dalda başarı gösterdi.

Film, Fransız bir yazarın öykü arayışı sırasında başka bir yazarın ona “Seni tanrıya inandıracak bir hikâyem var.” demesiyle başlar. Ve bu yazar Pi Patel’le buluşmak üzere Pi’nin ailesi ile beraber Kanada’da yaşadığı eve gider ve bir röportaj gerçekleştirir. Bu adam kitabın yazarı Yann Martel‘i bize anımsatmaktadır. Böylece hem ruhani, hem de varoluşu anlatan dünyevi zenginliklerden haber veren büyüleyici serüvene eşlik ederiz.life-of-pi3

Film,  öncelikle 5 yaşındaki Piscine Molitor Patel’i karşımıza çıkarır. İlk ismi Fransızca’da “yüzme havuzu” anlamına gelir. İlk öğrenimini bitirdikten sonra, uzun bir süre alay konusu olan ismini kısaltıp sadece Pi olarak kullanır.Çemberin alanını hesaplamakta kullanılan, değeri 3,14 olan pi sayısının hakikati keşfetme konusunda taşıdığı metaforik işlevi Pi karakteri üzerinde de görürüz.

Pi’nin içinde bulunduğu büyülü dünya ve çevresinden aldığı ruhani ve dünyevi öğretilerin birincil kaynakları o daha çocukken hali hazırdadır. Küçük çocuğun yavaş yavaş büyüdüğüne şahit oluruz ve babasının hayvanat bahçesinde karşılaştığı kaplana olan merakının, Pi’nin küçük yaşta primitif benliğine olan merakıyla aynı olduğunu fark ederiz. Hayvana olan merakından dolayı onun kafesine doğru fazla yakınlaşması ve bebek Ricard Parker’ın ona saldırması gibi bir kazadan kurtulması,kişiliğinin çevreden aldıklarıyla şekillenmesinin ve öz benliğindeki “hayvani” yapının çatışmasının başlangıç ipuçları olarak sunulur.

20381534.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

 

Film, primitif güdüleri olan insanın dönüşümüne, Hindistan’da varolan İslam, Hristiyanlık ve Hinduizm üçgeninde, asıl benliğin, olunan benlik ile çatışmasına parmak basar. Kısaca “hayvan”ın “mantıklı hayvan” olma yolunda çevreden aldığı eğitim ve etkilerle içindekileri senkronize etmesi şeklindeki dönüşümüne tanık oluruz. Pi ise başka bir tercih yaparak, 3 inancın da ortak noktası olan tanrıya inanmayı seçer. Üç dinin de öğretilerini yerine getirdiği gibi, inancını da ruhunun derinliklerinde hisseder. Bu anlamda annesi gibi vejetaryan olur. Hiçbir canlıya zarar gelmesini istemez ve onların insani zaaflar uğruna kullanılmasını doğru bulmaz. Bunun yanında belki de empati yeteneklerinin çoğu insandan daha hassas olması, onu bu tür bir yola sürükler.

Ailesinin ekonomik sıkıntılarla karşılaşması üzerine Pi 16 yaşındayken, babası hayvanat bahçesi hayvanlarını satıp Kanada’da Montreal şehrine göç etmeye karar verir. Hayvanları Kuzey Amerikalı bir alıcıya satmakta anlaşır ve bir Japon gemisinde ailece yola çıkarlar. Fakat gemi fırtına sonucunda Pasifik Okyanusu’nda batar. Bu deniz kazası hakkında şunu söylemek gerekir ki, Ang Lee’nin kadrajları dizlerin bağını çözen, klostrofobi ve akuafobiyi dişlerinizi titretecek derecede hissettiren, insanı koltuğunda rahatsız eden bir etki yaratmış. Bu sahnelerde 3D teknolojisinin kullanılması sayesinde duyulan hissiyatlar en üst seviyede izleyiciye aktarılmış.

life-of-pi-01-1920x1080

Kazadan kurtulanlar Pi Patel, bir sırtlan, bir zebra, bir orangutan ve 300 kiloluk bir Bengal kaplanı olan Richard Parker olur. Sırtlan, kırık bacaklı zebrayı ve daha sonra da orangutanı öldürür. Pi hiçbir şey yapamaz ve sonunda sırtlanla bir mücadeleye girip, onu bıçaklayarak öldürür. Dana önce  vejeteryan olan Pi, sırtlanın bazı organlarını hayatta kalabilmek için yemek durumunda kalır. Pi’nin, Richard Parker’ın gelmesiyle kayıkta deneyimlediği hayatta kalma mücadelesi büyük ölçüde artar. Fakat filmin sonunda hikâyenin ikinci versiyonu Pi’in Japon sigorta görevlileri tarafından sorgulanmasıyla ortaya çıkar. Pi dehşet dolu gözlerle ve tepkilerle belli ki gerçeklerle karşılaşamadığından ilk hikâyeyi anlatmış ve inandırıcı olmadığı için ikinciyi aktarmıştır.

Life-of-Pi1

Filmin ve kitabın en önemli kahramanı Richard Parker ise Pi’nin vahşi ve hayvani tarafını sembolize eder. Pi’nin gerçeklerle yüzleşememesinden kaynaklı olarak yarattığı alternatif hikâyede Richard Parker, kendisini yine kendi primitif benliğinden korumaya çalışmasını imgeler. Yani ilkel olan varlığından kaçmaya ya da onu yok saymaya çalışsa da Pi, onunla yüzleşmek ve ilkel davranışlarını sürdürmek zorunda kalır. Richard Parker’a karşı kendisini müdafaa hâlinde oluşu, çatışmaları ve savaşları aslında derinliklerde kendisinden korkmasından kaynaklı olarak ortaya çıkar. İnanmamaktan, inançlarından vazgeçmekten ve karşı gelmekten korkmak gibi çelişkilerle karşılaşır. Kendisini hep iyilik ile bütünleştirme isteğinin, düşünmek istemediği kötülük ile çarpışmasıdır aslında.

life-of-pi-fish

Hikâyenin diğer versiyonunda ise sırtlan geminin aşçısı, zebra gemideki denizci, orangutan ise Pi’nin annesidir. Aşçı, denizcinin vücudunu, avlanmak için balıklara yem olarak kullanabilme uğruna öldürür. Sonra da Pi’nin annesini katleder. Bunların karşısında pasif kalmak zorunda kalan genç Pi, aşçıyı bıçaklayarak öldürür. Mecbur kaldığı noktada ise aşçının bazı organlarını yer. Burada Pi’nin inançlarından hayatta kalmak için vazgeçmesi, bir can alması ve kanibalizmle imtihan olması aslında içindeki vahşi hayvanın geri dönmesi ile sonuçlanır. İçindeki yıkıcı potansiyelin inançlar ve öğretilerle evrilmesiyle kişiliğinin gelişimi burada iç çatışmaya ve yıkıcı benliğinin ortaya çıkmasına neden olur. Cinayet işlemesi ise, her insanın temel güdüleri yaşamak ve ölmek olduğundan,bazen yaşamak için öldürmek mecburiyetinde kalmanın kaçınılmaz olduğunu gösterir. Fakat buradaki başka bir nokta ise aşçının zalim ve bencil bir yaratık olmasıdır. Aşçının yaptıkları sonucunda Pi’nin onu öldürmesinde sadece hayatta kalma güdüsünün değil, ona duyduğu nefret ve öfkenin şiddete dönüşmesinin de katkısı büyüktür. Tabii ki bütün bu kavramlar çerçevesinde Freudyen veya Jungçu bir açıklama getirmek mümkün. Yaşamak ve ölmek yönünde büyük bir istek duymak, bilinç dışı benlik olan id’in vahşi eylemleri bu teori kapsamında anlatılabilir.

Whale_final

Fakat teolojik olarak inançlarla savaş hâlinde olmak, inanmaya ihtiyaç duymak, kötülük yapmaktan korkmak ve  alternatif hikâyedeki Richard Parker, su (okyanus), gökyüzü, yıldızlar, mirket adası gibi ortak semboller, kolektif bilinç dışı ile de açıklanabilir. Örneğin tanrının yüceliğini anlatan balina sahnesi, Pi’nin okyanusta tek başına hayatın temel kaynağı suyun içinde hayatta kalmaya çalışmasındaki ironi, yaşadığı varoluş mucizesi, tanrıyı anımsatan ve onun varlığına inandıran olaylar bir hikâye bütününe dönüşür. Kolektif bilinç dışı su, güneş, kara, hayvanlar ve temel içgüdüler bu bütünde vurgulanır.

l9TsHSd

Son sembollerden birisi olan ve Pi’nin kurtulmasını sağlayan mirket adası bize büyük bir ironiyi gösterir. Ada kendi kendisini tüketen ve üzerindeki canlıları yiyen etçil bitkiler ve ağaçlarla doludur. Gündüzleri bir rüya gibi güzellikler sunan, fakat gece olunca üzerindeki canlıları yiyen bir ada… Bu ada aslında var mı bilmiyoruz. Yine de, Pi’nin anlattığı hikâyede adanın temsil ettiği şey, hayatta güzel görünebilecek ve kurtuluş vaadedebilecek şeylerin de yıkıcı olabileceğidir. Hayatı, bütün olarak simgelemiş bu yüzden mirket adası. Yaşam çok canlı ve yaşanılası; ama tecrübe edilenler bir o kadar insanı yok edici ve çökertici. Mirket adası aslında tam olarak da bunu ifade etmekte. Bu adadan kurtulmaya yaklaştığı ve hayatının kurtulmasına yakın bir anda, Richard Parker adadan kaçmak istemez ve Pi’yi yalnız bırakır. Burada aslında kendi benliğindeki “hayvani” yapısını kabul etmesiyle omuzlarındaki ideal benliğin ağırlığı atarak Pi olgunluğa erişir.

Life of Pi, Yann Martel’in yazdığı bir roman ve Ang Lee’nin üstün başarıyla çektiği bir film. Hikâyeyi bu kadar etkileyici yapan şey ise varoluşun yanı sıra insanın tanrıyı sorgulaması ve sonunda kendini tanımladığı tüm tabu ve kalıpları yıkmak zorunda kalması. Ve mucizevi bir öykünün seyirciye şaşırtıcı bir biçimde sunulması…

Elif Bulut

Elif Bulut

17 Ocak 1991 tarihinde Bursa’da doğdu. 2013 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümünden mezun oldu. Çocukluğundan itibaren sinema filmleriyle ilgili olduğu için yazılar yazmaya başladı ve devam ediyor.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Tematik Gece: Shorts of Humor hosted by Hakan Bilginer (Founder of Zaytung)

Sonraki yazı

A Gay Girl in Damascus: The Amina Profile