Yaratılıştan ve insanoğlunun yeryüzü üzerine yayılmaya başlamasından beri süregelen savaş hâli, getirdiği yıkımla beraber insanlığın ve medeniyet olarak adlandırılan yerleşik hayatın altyapısını oluşturmuştur. İnsanlık, kuşaklar sonra mitolojik kaynaklardan okuduğu şekilde bu amansız yıkımının benzer sebeplerle hâlâ devam ettiğine şahit olmaktadır. Bir diğer yandan, ulvi dinler de suç/günah üzerine kurulan medeniyetlerin karşısında, aslında Nietzsche’nin de farklı bir düzlemde savunduğu gibi, insanlığın kutuplaşmadan kurtulup tasavvuf ve zen budizmi düzeyinde üst insan olma yolunda iyiliklere yönelmesini salık vermektedir. Dizginlenemez ve yaramaz insanoğlu ise başına buyruk davranmaya devam ederek coğrafi, kültürel, ırksal ve dinsel gerçekliklerini kendisine göre oluşturup ilk günahların ve yıkımların peşinden gitmiştir. Kültür ve inanç hâllerine göre kelime farklılığı gösterse de savaş hâlinin; günahın suç, suçun ise günah olduğu bir düzlemde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Hayyam’ın günah olmadığında rahmetin neye yaradığını sorgulaması gibi Shakespeare de suç olmadan rahmetin anlamsız olduğunu Hamlet adlı eserinde Hayyam’dan yıllar sonra tekrar sorgulamıştır.

foto - 5

Habil ve Kabil ile başlayan savaş hâli, Hayyam yaşarken de, Shakespeare zamanında da, öncesinde olduğu gibi sanayi devriminin sonrasında ve günümüzde de hız kesmeden devam etmiştir ve etmektedir. Farklı senaryo ve amaçlarla ortaya çıkan savaşın temelinde ise güç elde etme arzusunun olduğu klişesi su götürmez bir gerçektir. İşte Mandariinid (2013) filminin temelinin oturduğu senaryoda karakterler Gürcistan İç Savaşı döneminin 1992 yılında alevlenen Abhazya cephesinin taraflarıdır.

Filmin baş karakteri marangoz Ivo; savaşın ardından evini terk etmemiş, ailesinin ardından gitmeyip bulunduğu topraklarda kalmıştır. Geride kalıp mandalina yetiştiren en yakın dostu Margus’a tahta kasa yaparak onun işine ortak olmuştur. Bir gün, savaştaki karşıt taraftan iki kişinin, Ivo’nun hayatını kurtarmasıyla film ivme kazanmaya başlar.

Filmin kilit noktasında bulunan Çeçen tarafından Ahmed ve Gürcü Niko birbirlerinin düşmanı oldukları kadar fikirsel olarak da tamamen zıt karakterlerdir. Her ne kadar baş karakter Ivo olarak gözükse de aslında filmin alt metninde yönetmenin antagonist ve protagonist karakterleri Ahmed ve Niko üzerinden başarılı şekilde oluşturduğunu söyleyebiliriz. Zira tamamen sözlü geleneğe teslim olmuş, başkalarına karşı son derece yıpratıcı olan Ahmed, düşmanı Niko’nun aksine zihninden ziyade, kalbinin ona hissettirdiği öfke ile hareket etmektedir. Niko ise aralarında geçen sahnelerde Ahmed’e sürekli tekrarladığı gibi, ‘’Aklını hiç kullanmıyorsun. Tarih bilmiyorsun.’’ sözleriyle zihnini daha fazla çalıştıran bir karakter olduğunu göstermektedir. Sözlü geleneğin ona dikte ettirdiğinin aksine yazılı gelenekten daha fazla faydalanarak, aklının ona gösterdiği şekilde hareket eden bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Fakat filmin yönetmeni Zaza Urushadzeher, iki bireyin de eksik olduğunu ve ikisinin kesişim noktasında Ivo’nun bulunduğunu izleyicilere, Ivo’nun iki karakterin de hayatını kurtardıktan sonra üzerlerinde karşı konulamayacak bir baskı kurmasıyla göstermektedir. Filmin ana karakteri olan Ivo’nun hem aklı hem de kalbiyle hareket ettiği ve bunun savaş ortamında bulunan en güzel şey olduğu aşikârdır. Evindeki güzel torununun fotoğrafının bakan herkesin dikkatini çekmesi de Ivo’nun, güzelliğin merkezinde bulunduğunu göstermektedir.

Foto - 1

Ivo’nun hanesi savaşın gri ortamında mandalinalar ile birlikte insanın ruhuna ve iyi hâline hitap eden tek etken. Hâliyle filmin çözümlenmesi de kendisinden yola çıkarak her iki karaktere büyük değişimler yaşattığı kadar olmakta. Devletlerin nesneleştirdiği militarist bireylere – filmde Ahmed ve Niko olarak gösteriliyor – adeta özne olduklarını, tüm bu yıkım, kötülük ve fenalık yapma haklarını kimden aldıklarını sorarak onlara cevabını bilmedikleri bir soru yönlendiriyor. Karakterlerin daha önce bahsettiğimiz şekilde ya aklen ya da kalben hareket edip bu sorunun da cevabını layıkıyla veremediklerine, Ivo’nun bahçesinde yaptıkları mangal sahnesinde şahit oluruz. İnsanoğlunun aydınlanma ve dünyayı daha yaşanılır hâle getirme yolunda aklıyla olduğu kadar kalbiyle de hareket etmesinin gerektiğini izleyiciler Ivo sayesinde bilirken, filmin savaşan karakterlerinin bu cevaba ulaşmak için girdikleri değişimle büyük bir sinematik etki ortaya çıkıyor.

Ahmed ve Niko arasında yaşanan çatışmalardan bir diğer vurucu olanı ise din üzerinedir. Ahmed’in namazını tamamladıktan sonra Niko’nun yanına gelmesi ve Niko’nun kendisinden duyduğu rahatsızlık dolayısıyla boynundaki hacı saklamasıyla Ahmed, Hristiyanlara karşı hoşgörülü olduklarını dile getirmektedir. Bunun üzerine Niko da Ahmed’e hayıflanarak şu soruyu sormaktadır: ‘’Biz de diğer dinlere saygılıyız ama neden din muhabbeti açtın ki şimdi?’’

Ahmed kalbinin ona dikte ettiği öfkeyle hareket etmektedir. Her ne kadar hoşgörülü olduğunu söylese de kendisi gibi olmayanlara tahammülü yoktur aslında. Peki insan kendisi gibi gördüklerinin gerçekten dünyayı yaşanılır hâle getireceğinden ve ona iyilikler sunacağından ne kadar emin olabilir? Çeçenlerin, Ivo’nun evine geldikleri sahnede kendi yandaşlarının Ahmed’in ölüm emrini vermesine karşın Niko’nun, düşmanı için hayatını riske atması, karakterlerin aydınlanması yolundaki son noktayı koyacaktır.

Foto - 2

Hayat, gözüktüğü gibi değildir en nihayetinde. İnsanlar kendi çemberlerinin içine aldıkları hayatları ve doğrularıyla kendilerinin ötesini görememekte, daha doğrusu ise görmek istememektedir. Çünkü militarizmden, yıkımdan veyahut nefretten güç alıp dünyayı değiştirmek isteyen kitleler, mitolojik çağdan beri süregeldiği gibi her zaman yarım kalmış hâlleriyle hareket etmektedir.

Yönetmen, filmin düğüm noktalarını genellikle Ahmed karakteri üzerinden göstermeye çalışmakta. Margus’un evinin bombalanmasını takip eden sahnede Ahmed’in Margus’a para uzatıp Estonya’ya ailesinin yanına gitmesini söylemesi, ilk izlenimde izleyicilere artık bu karakterin aydınlanması yolunda pek az engel kaldığını hissettirmektedir. Fakat yönetmenin iki karakter arasında kurduğu gerilimin çözülmesiyle seyirci bir önceki hislerine tekrar kavuşur. Ahmed söylediğine göre paralı askerdir ve bu para, kanlı savaş parası değil ama kendi emeğinin karşılığı maaşıdır. Bu noktada Gürcülerin kendi topraklarını işgal ettiğini iddia eden Ahmed gerçekten kalbini çepeçevre saran milliyetçi bir öfkeyle mi hareket etmektedir? Yoksa tamamen militarizmin onu nesneleştirdiği şekilde çıkar ilişkisine mi girmiştir? Burada da yönetmen ucu açık bir soru sormaktadır.

Barıştan ziyade yıkım ve acı getirecek olan savaş ortamında taraflar Orwell’in yıllar önce tehlikesini dile getirdiği gibi çiftdüşün hareketiyle hareket etmektedir. Yani aslında her ne tarafta olursa olsun savaş, neticesinde galip gelirse barışa ulaşacağını düşünen tarafların kapışmasıdır. Tabii burada sömürgecilik, yağmalama, haksızlık, zulüm, işgal gibi bir tarafı istemeden de olsa zorla savaşa sokan senaryolar, kanlı insanlık tarihinde fazlasıyla mevcut olabilir. Bu durumda savaşın barış getireceği varsayımına kapılmamız yanlıştır. Bahsettiğimiz noktada, rant mücadelesi içine giren gözü dönmüşler, verdikleri savaşın ve halklarını mağdur ettikleri büyük senaryonun tepesindeki aktörlerdir.

foto - 3

Dünya siyasi tarihinden ve gerçeklerinden bir parça sunarak insanın ‘’insan’’ olduğunda aslında her şeyin daha güzel ve berrak olduğunu narenciye renginde bir kurguyla oluşturan Gürcü yönetmen Zaza Urushadze, hak ettiği şekilde Tangerines ya da özgün adıyla Mandariinid filmi ile 2015 yılında 87. Akademi ödüllerinde en iyi yabancı film dalında Oscar adayı olmuştur. Böylece film Estonya’nın Oscar’a aday olan ilk uzun metraj yapımı olma unvanını elde etmiştir. Varşova ve Seattle Film Festivalleri gibi çeşitli festivallerden ödülle dönen film, insanın içinde bulunan o bir parça güzelliği göstererek, barış ortamının insanın erdemine aslında ne kadar da yakışacağını güzel bir senaryo üzerinden başarıyla göstermektedir. Toprağın bağrından yükselen mandalinalar nasıl Ivo ve Margus’un sevgi dolu özeniyle turuncusunu yayıyorsa, insanın da kan kırmızısı kalbi barış ve huzuru düşlediği ölçüde rengini ve parlaklığını göstermektedir. Yoksa çürüyen mandalinaların siyaha çaldığı gibi insan kalbi de sevgiden yoksun hâlde karararak çürümektedir.

 

Furkan Uzun

Furkan Uzun

1987 yılında Kütahya'da doğdu. Üniversite eğitimini İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme bölümünde tamamladıktan sonra New York şehrine yerleşti ve burada öncelikle Brooklyn College’da Finans üzerine yüksek lisans yaptı. Ardından New York Film Academy’de sinema eğitimi aldı. Film yapımı, senaryo yazımı ve edebiyat üzerine uğraşlar vermektedir. Yapımını ve yönetmenliğini yaptığı bir kısa filmi bulunmaktadır. Unutulmuşların, kıyıda kalmışların ve geçmişte sıkışanların hikayelerini sevmektedir.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Marion Cotillard ve Brad Pitt Aynı Filmde

Sonraki yazı

Nicole Kidman’lı Queen of the Desert’tan İlk Görüntüler