Artık her ânın görevmişcesine fotoğraflanması, zamanı mı mutsuzluğu mu durdurmanın bir arzusu?  Ya da erişimi kolaylaşan duyguların bir süre sonra mekanikçe yaşanması, sıradanlığı mı beraberinde getirmekte?  Benzeri birçok soruyu sordurarak başlıyor filmin ilk on beş dakikası.  Malatya Çiftleştirme Çiftliğinde danaların üreme vazifelerini yerine getirmelerine adım adım tanıklık ediyoruz. Üremenin tüm canlılar için ortak bir nokta olduğunu kabul edersek, insanın bunun yöntemlerini kişisel haz ile türün devamlılığı sorunsalına dönüştürmesini irdeliyoruz. Doğduğumuzda kulağımıza fısıldananların gerçekliği çoğalmamızı tavsiye ederken, kimi bireylerin “Benim bedenim!” fikri konuyu tartışmalı bir alana çekiyor.  Belki de annelik-babalık kavramlarının, edinilmesi zorunlu olan bir tarafta kalması ya da kişilerin bireysel tasarrufunda yer aldığında ebeveynliğin daha verimli olması, bunun, filmin senaryosunu yazdıran ana soru olduğunu düşündürtüyor. Seren Yüce’nin Çoğunluk (2010) filminde gördüğümüz sosyolojik çıkarımlar, Albüm‘de (2016) de bir hayli baskın. Doğal olarak her yönetmenin çoğunluk diye tabir ettiği kitleyi ele alması, kendine has bir üslup içerisinde olduğunda, farklı bakış açılarına sahip olmamıza vesile oluyor.

Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk uzun metrajı olan Albüm, izleyicide meselesini ele alış biçimiyle Fransız üstat Jacques Tati ve ağırlıklı olarak Roy Andersson sineması ile etkileşime girmişcesine bir iz bırakıyor. Saydığım yönetmenler, toplumun alışkanlığı hâline gelen davranışların ve karakterlerin aslında anormalliklerle dolu olduğunu, mizahi bir biçimde ele alır. Yani normalin marjinalliğini. Tati’nin ana sekanslarında seyircisinin dikkatini çekmeye çalıştığı arka fondaki detaylar, Roy Andersson’un toplumun bizzat içinde sessiz sedasız yaşaması beklenen ama öyle olamayan tuhaf karakterleri; Albüm‘de çocuk sahibi olmak isteyen ve kendi vasatını yaratan bir aile üzerinde sirayet ediyor. Bu demek değil ki filmin kendine has bir üslubu yok. Tam tersine, yönetmenin ilk filmi böyleyse gelecekte bize çok daha güzel şeyler izletir düşüncesini veriyor.

Filmde kimi seyirciye gereksiz gelen uzun sekanslar ya da konunun nereden açıldığını hiç anlamadığımız diyaloglar, aslında günlük rutinimizi, formaliteler üzerine kurduğumuz yaşamlarımızı biraz da gözümüze sokmak ve anormalliğin normalleşen kısımlarını sıradan bir şekilde göstermeye çalışmak için diyebiliriz. Kiminin sınav kâğıdı okuduğu, kiminin bulmaca çözdüğü bir ortamda iddia kuponu dolduran öğretmenlerin uzun ve detaylı futbol konuşmasına tanıklık ettiğimiz öğretmenler odası sahnesi mesela. Sınıftaki öğrencisine muhtemelen şans oyunlarının ne kadar tehlikeli ve bağımlılık yaratan bir şey olduğunu anlatacak bir öğretmenin içeride bizzat kendisinin iddia oynaması ve oyunun tüm detaylarına vakıf olması. Hatta o kadar ki, uzmanı olduğu ders alanında belki de bu kadar bilgili olmaması aslında bir ülke gerçeği. Fakat realite kendi içinde zaten büyük absürtlükler taşır. Kezâ ana karakterimiz Cüneyt’in (Murat Kılıç) tarih öğretmenliğinin ne kadar öğretmeye dayalı olduğu meselesi de. Çünkü karakteri oturma odasında gördüğümüz bir sahnede arka planda beliren kitaplığın hâlinin içler acısı olması -kupondan ansiklopedi seti ve popüler market kitapları- kendisinin mesleğine ne kadar haiz olduğunu teşhir ediyor.

Ele almaya değmez denen anların ele alındığı bir filmde; arabanın içerisinde uzunca bir yerden bir yere gitme hâli, alt gelir grubuna ait Bahtiyaroğlu ailesinin alışveriş merkezi içerisindeki çırpınışları, memlekette her memurun yaşadığı kadim bir gelenek olan tayin meselesi, hemen hemen hepimizin Ankara’da, yukarılarda bir yerlerde tanıdığının olması, eski tip apartmanlarda yer alan asansörlerin tekinsizliği, daracık mutfak vitrininin içerisine her şeyin sıkıştırılması, bebek uyanmasın diye yanında sessizce konuşulurken pöfür pöfür sigara tüttürmekten çekinmeyen anneler, misafirliğe gidilirken “elimizin boş olmaması” kalıbı, kendimizi ispat etmeye çalışırcasına misafirin gözüne sokulan izzet-i ikram ve hiçbir tat almadan bir vazifeymiş gibi sadece renksiz portreler verdiğimiz onca ânımız… Film boyunca bebek sahibi olmak ve bebek karakterinin kendisi filmin ana figürü gibi dursa da, yalnızlığa itilmemek adına toplum nezdinde bireylerin verdiği çaba “albümün” boş sayfalarını dolduran esas gerçeklik hâli. Yani tarihin tozlu sayfalarında zorla yer edinmek.

Alpaslan Paşaoğlu

Alpaslan Paşaoğlu

27 Şubat 1987 yılında Söke'de doğdu, Bodrum'da büyüdü. Lisenin son sınıfında Ankara'da bulundu, Üniversite bitirmişliği var. Hatta İtalya'da 'yüksek'ten düşüş denemeleri de mevcut. Fakat uzun yıllardır konargöçer bir Egeli olarak İstanbul'da yaşamakta. Muhabirlik, ticaret, beyaz yaka, kreatif yazarlık gibi birbirinden alakasız şeylerle uğraştığından çoklu meslek bozukluğu gösterdiği söylenebilir. Hayatında değişmeyen şeyler; Parliament Sinema Klubünün kendisine musallat ettiği film sevdası, okumak, yazmak, dere-tepe seyahat ve ilk tutkusu basketbol. Lise döneminden bu yana çeşitli mecralarda kısa film, reklam, animasyon senaryoları, blog ve dergi yazıları gibi çalışmaları bulunuyor. Özetle esnaf ruhlu yazar adayı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Benedict Cumberbatch'i Canlı İzlemek İçin Son Şansınız!

Sonraki yazı

Yeni Bir Hollywood İllüzyonu: Allied