Zamanı dondurup zihnimizin raflarında tutabilmek, vakti gelince de hatırlanmak istenen o ânı, bulunduğu raftan çekip yaşandığı zamanın ve mekânın bize hissettirdiklerini hayal gücüyle de olsa yeniden deneyimleyebilmek, belki beynimizin sahip olduğu en değerli özelliklerden. Bu özellik sayesinde çocukken yediğimiz ilk dondurmanın tadını hâlâ dilimizin üzerinde duyumsuyor, bir gün önce görüştüğümüz kişilerle iletişimimize bugün kaldığımız yerden devam edebiliyoruz. Ancak hayatımız boyunca aldığımız her nefesin unutulmaz olmasını isterken ya anılarımız en büyük düşmanımız hâline gelirse? Bir defa deneyimlenmiş bir şey, durum yahut olay, taşıdığı bir özellikle hatırlaması ister zor olsun ister kolay, zihnimizin bir köşesine muhakkak işleniyor. Fakat ya işlenmiş olanı yerinden sökmeye çalışırsak? İşte bu durumda da yerinden sökülen her anı, tıpkı duvara çivilenmiş bir levha gibi kaçınılmaz olarak ardında bir iz bırakacaktır. Bir kez bu izin peşine düşmek de hatırlama sürecinin başlaması için yeterli olacaktır. Çünkü beyin, tanıdık olanın peşinden gider; duyular farkında olsun ya da olmasın, bilinçaltı durmaksızın aşina olduğu, yakınlık duyduğu algıya meyleder. Ta ki bir zaman kaldırıldığı raftan, peşine düştüğü o anıyı bulup huzura erene kadar…

Hatırlamak ve “irade dâhilinde unutmak” üzerine buraya dek söylediklerimiz, zihnimizde hatırlama sürecini çoktan başlatıp bu iki kavramı konu alan en başarılı yapımlardan, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ı (2004) akıllarımıza getiriyor. Ancak adresimiz orası değil; Joel ve Clementine’in, hatıraları takip ederek birbirlerine yeniden âşık olma serüvenin aksine Filip Maciejewicz, 2013 yapımlı Seventy-Nine’da aynı kavramlardan yola çıkarak kaotik bir süreç çiziyor. Anıları yok etmek için insanlarda beyin yıkama deneyleri gerçekleştiren bir grup bilim insanının çalışmaları üzerinden unutma psikolojisine eğilen Maciejewicz, fiziksel dayanıklılıkla iradeyi karşı karşıya getiriyor. Üstelik bunu yaparken psikolojik-gerilim türünün hakkını vermek için, terk edilmiş bir akıl hastanesini mekân ediniyor. Biz de Jonathan Rosenthal’ın canlandırdığı, başroldeki Doktor Daniel’le birlikte hatıraları adım adım takip ederken kurgu üzerinden unutma psikolojisine ve beyin yıkama sürecine göz atalım.

 

Uygarlığın Sınırları- Barbarlığın Özgürlüğü

Daniel Regardie, pek de sağlıklı gitmeyen evlilik hayatıyla işi dışında sosyal yaşantısı olmayan bir psikologdur. Ancak tekdüze giden yaşantısı, Limes deneyi olarak bilinen bir projede çalışmak için bir grup bilim insanıyla anlaşması üzerine tamamen renk değiştirecektir. Çünkü psikolog olarak yalnızca dışarıdan gözlemlediği deney, zamanla kendisini de içine alan acımasız bir gerçeğe dönüşecektir.

1974 yılında, Amerika’da genç bir kızın kaçırılarak beyninin yıkanması ve elli yedi gün içinde eski kimliğini unutup tamamen bir başka kimliği benimsemesi, Limes projesini başlatan olaydır. Bu projenin amacı, beyin yıkama yöntemiyle insanların, geçmişlerini, hatırlamak istemedikleri travmaları unutmalarını sağlamaktır. Fakat bir ilk izlenim olarak daha en başında Daniel, etrafı yüksek duvarlar ve dikenli tellerle çevrili, hapishane benzeri deney binasına şüpheyle yaklaşır. Nitekim deneklerin parmaklıklı hücreler içinde yataklara bağlı hâlde tutulduğunu görünce gerilmeye başlar. Buranın titizlikle yürütülmesi gereken bilimsel bir deney için insanî koşullar sunmadığı aşikârdır. Projede görev alanlardan Doktor Sally, Daniel’e deney binasını gezdirirken bir yandan projenin amacından ve hastaların durumundan söz eder. Deneklerle proje çalışanları arasında bir sınır olduğuna dikkat çeken doktor, kendilerini “uygar” (“civilized”) olarak adlandırırken denekler için “barbarlar” (“barbarians”) der. Ancak bu sıfatlar, niteledikleri adların durumlarıyla çelişki içindedir. Buradaki “barbarlar”, beyin yıkama yöntemiyle insanî kimlikleri unutturulmuş, ahlaki erdem ve yargılara uygun olmaksızın hareket eden kişilerdir. Ancak onları bu hâle getiren, yani insana kendi benliğini unutturan, bunu da insanlık dışı yöntemlerle ve koşullarda gerçekleştiren “uygar”lardan başkası değildir.

XXI. yüzyılda gördüğümüz bu modern yamyamlık, 1580 yılında Montaigne’in “Yamyamlar Üzerine” adlı denemesini akıllara getirir. Orada Montaigne şöyle der: “Aklın kurallarına uyarak barbar diyebiliriz yamyamlara, ama bize benzemiyorlar diye barbar diyemeyiz onlara; çünkü barbarlıktan yana onları her bakımdan aşmaktayız.” Montaigne’in gözlemlerinden aktardığı yamyamlar, onurları, erdemleri ve nesillerinin devamı için savaş verirken “biz” dediği uygar insanlar korku ve sömürü unsurlarını, karşıdakine hükmetmek, onu köleleştirmek ve özünden koparmak için kullanmaktadır. Dolayısıyla taşıdıkları sıfatlarla gösterdikleri davranışlar, tıpkı filmde olduğu gibi bir ironi oluşturur. Asıl barbarlığı, insana insanı yedirten uygar kesim sergilemektedir. Peki, bunu nasıl yaparlar? İşte Limes projesinin beyin yıkama yöntemi:

Deneyde en üst düzeydeki erdemlerden başlanarak katılımcılara aşama aşama insanî değer algıları unutturulur; böylelikle onları tamamen vahşi dürtüleri üzerine yaşayan canlılar hâline getirmeye çalışılır. Bunun için öncelikle “utanç” duygusu ortadan kaldırılır. Deneklerden kıyafetlerini çıkarmaları istenir; tuvalet, parmaklıklı hücrelerinde herkesin görebileceği bir yerdedir. Bedenlerinin bu şekilde herkese açık hâle gelmesiyle birlikte, birey olarak sahip oldukları en temel alan ele geçirilmiş, kişisel sınırları parçalanmıştır. Çok uzakta aramaya gerek yok, bilinçli ya da bilinçsiz olsun, günlük yaşantımızda da buna rastlamıyor muyuz? Görsel ve sosyal medya bunun başlıca örnekleridir diyebiliriz. Çıplaklığı ekranda meşrulaştırmak üzerine kurulu çoğu akımla birlikte insanlar, çevresiyle bilfiil iletişim hâlinde oldukları, fakat bu ilişkilerdeki mesafenin toplum kurallarından bağımsız olmadığı bir gerçekliğe, bir de ekran üzerinde onlara sunulan soyut ve sanal kimlikler ekleyerek kendilerine bir vitrin oluşturuyor. Bu vitrin, onlardan kişisel yaşantıları konusunda mümkün mertebe şeffaf olmalarını talep ediyor ki böylece geniş kitleler içinde ilgi ve dikkat çekici olabilsinler. Yani bedenin kendisinden başlayan bireysellik katmanı ne kadar “herkese açık” durumdaysa, utanmanın sınırları, ekranın ardındaki dünyada ne kadar esnetilmişse kişi, kendini o kadar “özgür” hissediyor. Oysa aynı yöntem, İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarladığı hapishane modeli “panoptikon”un* da temelinde yer almıyor muydu?

İkinci aşamada ödül-ceza yöntemiyle denekler, davranışlarının sonuçlarına göre kendilerini yeniden şekillendirir. Psikolojideki koşullu şartlanma prensibine dayanan bu aşamayla kısa sürede deneklerin neredeyse tüm davranışları kontrol altına alınır. Ancak deney yararına insanî sınırları hiçe sayan projede deneklere ödül olarak yaşama hakkı verilirken ceza, müsamaha göstermeksizin ölümdür. Denekler bu aşamada bir seçim yapmak zorunda bırakılır: Kendi yaşamlarını kurtarıp özgür olabilmeleri için bir başkasını öldürmeleri istenir. Bu, üçüncü aşama olan besin, su ve uyku gibi “temel ihtiyaçlardan yoksun bırakma” ile de desteklenince denekler, acıma duygularını bir kenara bırakmayı ve gözlerini kırpmadan karşısındakini öldürmeyi öğrenir. Şimdi, iyi bir kariyere ve prestijli bir mevkiye sahip olmak için, bugün çalıştığımız şirket ve kurumların bizden talep ettikleri şartları ve bizi mahrum bıraktıkları unsurları tekrar bir düşünelim. Ödülün, konforlu koşullarda ve üst mertebede “yaşama hakkı” olduğu düşünülürse yemek yemeye zor vakit bulma, çoğu geceyi uykusuz geçirme veya sabahlama, gerektiğinde arkadaşlık ilişkilerini buna göre yönlendirme (kimileriyle bağ kurmaya çalışırken kimi ilişkilere “son verme”) gibi bedeller, en az filmde yürütülen deneydeki ödüllerin bedelleri kadar makul(!) olsa gerek.

Son aşamada denekler, yoğun bir şekilde korkuya maruz bırakılarak güven duyguları tamamen kırılır. Her şeyden, etraflarındaki herkesten şüphe duymaya başlarlar ve daima tedirgin bir hâlde dururlar. Böylelikle bir başkasına saldırmaları, emir verildiğinde gerekirse onu öldürmeleri gayet kolaylaşır. Korkunun bu deneydeki gücü ve denekler üzerinde kurduğu hâkimiyet, belki diğer aşamalardaki uygulamalar arasında en etkilisidir. Çünkü son aşamada denekler kim olduklarına dair özgün kişiliklerini unutmaya, bunun da ötesinde temel insanî duygu ve hassasiyetlerini yitirmeye başlamışlardır. Tek amaçları hayatta kalmaktır, bunun için de artık her şeyi yapmaya hazır hâldedirler. Nitekim benzer sahnelerle bir korku klasiği olan Testere serisinin temelinde de aynı ilke yatar; söz konusu hayatta kalmak olduğunda, korkunun insana yaptırabileceklerinin sınırı yoktur. Bununla birlikte, oluşturulacak bir kaos ortamı içinde herkes birbirine şüphe ve tedirginlikle yaklaşmaya başladığı anda toplumun akıl sağlığı hızla çöküşe uğrar. Çünkü zihin, algıladığı her şeyi adlandırmaya ve ilişkili olduğu diğer bilgilerle birlikte depolamaya, yani bir nevi kendine “aşina”, “güvenilir” hâle getirmeye çalışır. Bunu yapamadığında da şiddetli anksiyete bozuklukları ortaya çıkacaktır. Günümüzde gerek politik gerginliklerin gerekse ardı kesilmeyen savaş ve çatışma durumunun, bu korku imparatorluğunu çoktan kurarak geniş kitleleri, hükümleri altına aldığını görmek için birbirimizin gözlerine bakmamız yeterli. Şüphe, korku, telaş, tedirginlik, belirsizlik, orada ayna gibi yansıyacaktır.

Uygarların, kimi niteliklere sınırlar çizip kimi değerlerin sınırlarını parçalayarak barbarları insanlıktan ari kılmaları, onları kendi ırkını yiyen, yok eden varlıklara dönüştürmeleri, esasen hangi tarafın vahşi ve insanlıktan uzak olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

 

İnsan mıyım, değil miyim?

Bilim insanları bir taraftan Limes projesini gittikçe daha da tehlikeli boyutlarda yürütmeye devam eder; ancak diğer taraftan yavaş yavaş içinde bulundukları durumu fark etmeye başlayan deneklerin bu bilincinden habersizdirler. Denekler, ilk önce birbirlerine yeniden güven duymaya başlarlar. Bu, temeli sağlam bir güven olmasa da beraber hareket etmelerine yetecektir. Birbirlerine kim olduklarını sorduklarında verecek cevapları yoktur; ancak kulak memelerinin arkasında buldukları numaralar, onlara zaten bunun bir öneminin kalmadığını gösterir.  Çünkü artık geçmiş zamana ait her şey zihinlerinden alınmış, beyinleri “yıkanmış”tır. Onlar, adını koyamadıkları yeni kimlikleriyle etraflarını saran duvarlar arasında kaçış yolu arayadursun, proje çalışanları ve deney konusundaki şüpheleri, zihninde tehlikeli bir uyarıya dönüşen Daniel, artık deneklere yapılan acımasız uygulamalara daha fazla dayanamaz ve Limes ekibiyle çalışmak istemez. Ayrılmadan önce proje yöneticisinin odasına giderek deneklere ait dosyalardan bulabildiklerini gizlice alır. Vakit kaybetmeden evine gider, dosyaları burada ayrıntıyla incelemeye başlar. Okuduğu her sayfada deneyin ne kadar tehlikeli boyutlara ulaşmış olduğunu görür. Fakat 79 numaralı dosyaya geldiğinde yüzleştiği gerçek, Daniel’in tüm yaşamını bir anda altüst eder. Öğrendiği gerçeklerle birlikte Daniel, o an evliliklerinin neden şimdiye dek sağlıklı gitmediğini, deney binasına girdiği anda hissettiği tuhaf ürpertilerin nedenini, zihninde neden istemsizce gerçekleşen, ama nihayete de eremeyen bir hatırlama sürecinin başladığını anlar. Ne var ki zihnine müdahale edebilmek için çok geç kalmıştır; yaşadığı zihinsel gelgitlerle artık kim olduğunun bir önemi yoktur; çünkü o, sadece Daniel Regardie’dir. 79’uncu dosyayla yüzleşmesinin ardından Daniel, insanlık dışı koşullarda beyin yıkama yöntemiyle mahvolan her hayat adına proje çalışanlarından hesap sormak ister. Ama “uygarlığın” gücü karşısında elinden bir şey gelmez, zihni bir defa ele geçirildiğinde benliğini tamamen onlara teslim etmiştir. Direnmeye çalıştığında da kendini diğer “barbarların” yanında, bir yatağa bağlı hâlde parmaklıklar arasında bulur.

Seventy-Nine, maalesef bir distopya yaratmıyor; yalnızca günümüz dünyasına bir kurgu içinde ayna tutuyor. Öte yandan böyle bir dünyayla aramıza distopik mesafeler koymak bizim elimizde. Medya ve sanal ortam içinde hayatlarımızı şeffaflaştırarak bir kimlik edinmeye çalışarak, “daha çok” arzusuna kontrolsüzce odaklanıp temel ihtiyaçlarımızdan feragat ederek zihinlerimizi, kendi irademizle her türlü sömürü unsurunun eline teslim ediyoruz. Bununla aslında özgün kimliklerimizi nasıl kaybettiğimizi ve insanî değerlerimizi yitirdikçe nasıl barbarlaştırıldığımızı görmezsek bizler de günün birinde kendimizi bir hücrede 80. denek olarak bulabiliriz.

*Tek odalı hücrenin içindeki sakine saklanacak hiçbir yer bırakmama, buna karşılık dış cephedeki duvarın penceresinden gelen dış ışığın, kuledeki nöbetçilere mahpusun her hareketinin bir siluetini izleme olanağını sağlama ilkesine dayalı bir hapishane modeli. Bu modele göre her hücre, bu halkanın iç kısmına açıktı ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardı. Halkanın ortasında mahpuslardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktaydı.

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

David Lynch Film Çekmeyi Bıraktığını Açıkladı!

Sonraki yazı

Christopher Nolan, Yeni Bond Filmini Yönetebilir