RöportajSinema Yazıları

Nostaljilerin Arkasındaki Kalem: Nuran Evren Şit

2000’lerden itibaren Türk televizyon ve sinema tarihinin, hem nostaljik hem de tadı damakta kalan dizi ve filmlerinin yer aldığı sokaklarda gezerken Nuran Evren Şit’e “tesadüf” ediyoruz. Ve bu kez kendi hayat hikâyesini anlatmak için kalemi eline alıyor Elveda Rumeli‘nin, Şeref Meselesi‘nin, Aşk Tesadüfleri Sever‘in yazarı.

Hiç tanımadığınız insanlara, çoğu zaman hiç karşılaşmadığınız kişilerin hikâyelerini anlatıyorsunuz. Aracısınız bir nevi; bu sayede bazen bir kalp cerrahının, bazen Meksikalı bir gurunun, bazen bir futbolcunun, bazen bir kanser hastasının, bazen bir pop yıldızının karşısına oturup hikâyesini dinliyorsunuz. Yani her şeyden biraz olma, herkesten biraz alma şansınız olabiliyor. Bundan daha keyifli bir iş düşünemiyorum.

nuran evren şit

1980 yılında Ankara’da doğdunuz, 13 yaşında bu işe gönül verdiniz ve o andan itibaren sinema dünyasının yollarında emek veriyorsunuz. Peki, o ilk adım nasıl başladı? Aklınızda, hayalinizde neler vardı?

Küçükken hep sordukları o gıcık soru bana da sorulurdu: “Büyüyünce ne olacaksın?” “Bilmem, daha büyümedim ki.” derdim. Doktor, avukat, astronot, hemşire ya da dansöz olabilirdim mesela, hatta keşke hepsini aynı anda olabilseydim. Sonra bir gün bunların hepsini birden gerçekleştirebileceğimi fark ettiğim bir meslek keşfettim.

Ankara’da okuduğum okula Susam Sokağı’nda oynamak üzere çocuk oyuncu aramaya gelmişlerdi, 8 yaşındaydım, dramayla tanıştım: Her an herkes ve her şey olabilme sanatı…

İlk kez sete girdiğimde büyülendiğimi hatırlıyorum. Düşünsenize dekorlar, kostümler, ışık… Televizyonda izlediğim karakterlerin, o dev kuklaların arasındaydım,  o mahallenin çocuklarından birini oynuyordum. Sonra birkaç yıl oyunculuk dersleri aldım ve başka çocuk programlarında oyunculuk devam etti. Ama oyuncu olmayı hiç düşünmedim, kamera arkası bana hep daha enteresan, galiba biraz da güvenli geldi. Böylece Mimar Sinan Üniversitesi Sinema TV bölümüne girdim.

Şimdiye dek yönetmen yardımcılığından kamera arkası, cast sorumlusu, film ve dizi senaristliğine kadar pek çok farklı projede ve görevde yer aldınız.  Sizin için “Benim yerim burası, ben buraya aitim.” dediğiniz, sinema sektöründe uğraşmaktan en çok keyif aldığınız alan nedir?

Şu an için senaryo… Yönetmen olmayı da çok isterdim ama sanki mizacım pek müsait değil buna. Daha kendi hâlinde olmak, çalışma koşullarımı, mekânımı, saatimi bizzat belirliyor olmak, fiziksel olarak hiçbir bağlılığım olmaması bakımından senaryo yazarlığı benim için biçilmiş kaftan.  Evet, biraz yalnız ve sancılı bir süreç, bir sürü de zorlukları var, ama yazdığım şeyi ekranda ya da perdede izlediğimde, aldığım keyif hakikaten her şeye değiyor.

Hiç tanımadığınız insanlara, çoğu zaman hiç karşılaşmadığınız kişilerin hikâyelerini anlatıyorsunuz. Aracısınız bir nevi; bu sayede bazen bir kalp cerrahının, bazen Meksikalı bir gurunun, bazen bir futbolcunun, bazen bir kanser hastasının, bazen bir pop yıldızının karşısına oturup hikâyesini dinliyorsunuz. Yani her şeyden biraz olma, herkesten biraz alma şansınız olabiliyor. Bundan daha keyifli bir iş düşünemiyorum.

Biraz da yazı aşamasından bahsedelim; izlediklerimizin kamera arkası kadar bir de “kalem arkası” var. Şimdi aldık elimize kalemi, masa başına oturduk. Önümüzde neler var, kâğıt ya da ekran? Neler yeriz, içeriz? Neler dinleriz? Nasıl bir ortamda yazıyorsunuz? Günlük bir plan ve düzen içinde mi çalışıyorsunuz yoksa yazılar daha çok ilhama mı dayalı?

Çalışırken rahat hissetmek önemli, ya da çalışır gibi hissetmemek… Evim ya da bir kafe, ya da bir arkadaşın arka odası olabilir çalıştığım yer. Hastane yatağından teslim ettiğim senaryo da oldu, Karayip sahillerinde bir hamaktan da. Nerde olursanız olun, konsantre olunca her yer aynı zaten. Önümde bilgisayarım varsa, bol miktarda kahve, su ve her daim müzik dışında bir şeye ihtiyacım yok. Dizi yazarken haftalık bir programımız var uyulması gereken. Hikâye toplantısı, tretman ve senaryo için belli gün ve saatlerde teslimlerimiz var. O tarihleri aksatmadığım sürece günlük çalışma yoğunluğum kendi ritmime göre değişiyor. Eskiden günde 36 saat çalıştığım olurdu, artık özel hayatıma, arkadaşlarıma, kendime daha çok vakit ayıracak şekilde organize olabiliyorum. Bu yüzden birden fazla iş yapmıyorum mesela.

Yazarken sahnenin moduna göre müzik seçiyorum. John Williams, Chopin, Ferdi Özbeğen, Bülent Ortaçgil, The Doors, her şey olabilir. Elektronik de dinlerim rock da, tamamen moduma bağlı. Dizi yazarken dizinin müziklerini dinlerim, sahne daha rahat canlanır kafamda. Çalışırken genelde yemek yemeyi unuturum, karnımda senfoni orkestrası başlayana kadar da fark etmem, o zaman elime ne geçerse yerim, çünkü kaptırmışsan yemek için bile durmak istemezsin.

Yazmak ilhama dayalı gibi gözükse de, aslen disiplin işi, hele de senaryo yazarlığı. Yetiştirmeniz gereken bir iş, önünüze çizilmiş bir koşullar haritası, bekleyen koca bir set ekibi varken, yapımcınıza “İlham gelmedi yazamadım.” deme şansınız yok.

Sinema, adı üzere sözden ziyade göze hitap eden, görüntünün konuştuğu bir sanat dalı. Siz, bu dalın söz kısmını üstlenmiş biri olarak bir öyküyü kaleme alırken kamerayı metnin neresinde, hangi açıyla tutuyorsunuz? Kelimeler mi kameraya göre şekil alıyor yoksa kamera, akıp giden öyküyü mü çekiyor?

Çok güzel bir soru. Genelde senaryo yazarı sadece hikâyeci olarak algılanır ya da diyalog yazarı. Oysa ekranda gördüğümüz her şey; aksiyon, sahne geçişleri ve kurgu senaryoda tanımlanır.  Bazen şaşırtıcı bir finalle biten film için kurgusu çok iyi deriz, bahsettiğimiz hikâye kurgusudur aslında, yani senaryodur. Bunun dışında, ortamı, atmosferi, öykünün ve duygunun görsel karşılıklarını senaryoda tanımlarız. Mesela, bir roman edasıyla karakterin iç dünyasına dair tasvirlere girişemezsiniz senaryoda. Onun yerine öyle vurucu bir görsel bulmalısınız, öyle bir mizansen düşünmelisiniz ki o duygunun kameranın kaydedebileceği bir karşılığı olsun.

Ben sahneleri görerek yazmaya çabalıyorum. Kameranın nerede olduğu, açı, ölçek, kamera hareketi, ışık hepsi canlanıyor gözümde. Ama bu detayda yazacak vaktimiz de, haddimiz de yok. Ötesi yönetmenin işine karışmak oluyor. Yine de mesela; “Kavga eden anne babayı izleyen çocuk masanın altına girer.” yazdığınızda orada kamerayı da masanın altına sokmuş, çocuğun bakış açısına geçmiş oluyorsunuz. Bu senaryoda böyle tanımlanmasa da okuyan herkeste yaklaşık bir etki yaratır. Yine de yönetmen dilerse kamerayı tavana koyar ve bambaşka bir etki yakalar, o yüzden de senaryoda fazla teknik detaya girmeyiz.

Elbette her senarist, kamera bakış açısını göz önünde bulundurarak eser ortaya çıkarıyor. Ancak bir de olmazsa olmaz seyircimiz var. Siz seyirciyi nereye koyuyorsunuz? Sizin için öykü mü önce geliyor yoksa seyirciye hitap etmek mi? Seyirci adına öyküyü ya da öykü adına seyirciyi feda ettiğiniz oluyor mu?

Öykünün hakkını vererek, seyircinin ilgisini çekmek en ideali tabii ki. Öykü mü seyircinin ilgisi mi derseniz; ikisini de feda edemem. İlgi çekmeyen öyküler anlatmak istemem, sırf ilgi çeker diye de bana değmeyen bir öyküyü anlatamam. Sinema ve dizi pahalı sektörler, kimseyi kendi kişisel dertlerim ya da beğenilerimle boğacak özgüvenim yok. Dizi yazarken seyircinin istekleri algıları ön planda, orda reyting sistemi var. Yaptığınız dizi para kazandırmak zorunda, izlenmek zorunda. Aksi halde Emmy de alsanız ekranda kalamazsınız. Seyircinin tepkisine, isteğine göre direksiyon kırdığımız çok oldu ama bu inandığımız şeylerle ters düştük anlamına gelmiyor. Tamamen özgür olsak bambaşka yapardık dediğimiz hikâyeler de çok mesela. Tabii ki bir yapımcı için, kanal için çalıştığınızda onların tercihlerine tabiisiniz, hâl böyleyken bu soruya net bir cevap vermek de zor. Bir gün kendi kitabımı yazıp filmini yaparsam, neyi ne için feda edip etmeyeceğim daha net ortaya çıkacak.

Yazarlığın ve kelime dünyasının ötesinde, hayatın tadına kamera arkasından da bakmış olmak kendi hayatınızı ve hayata bakış açınızı nasıl etkiledi? Günlük yaşantınızdaki olayları film gibi gördüğünüz, bir kamera ya da senaryo çerçevesinden bakarak yaşadığınız oluyor mu?

Evet, hatta bazen tehlikeli bir boyutta. Bir ara elimde ses kayıt cihazıyla geziyordum. Gizlice kayıtlar yapıp inceledim: İnsanlar sofrada ne konuşur, nasıl tartışır, bir derdini hangi kelimelerle anlatır, yazdığım diyaloglarda doğallığa yaklaşmama yardım etti bu. Onun dışında biraz fazla meraklıyım. Yandaki masaları dinlerim mesela, yan komşumu dinlerim, hiç tanımadığım insanlarla bir ortama sırf meraktan girerim. İnsanların dertlerini hiç sıkılmadan dinlerim, başka bakış açıları ararım anlattığı hikâyede. Empati kurar, ağlarım gülerim, ani ve kişisel sorular sorarım az tanıdığım insanlara, sohbete girmekten çekinmem ama az konuşurum. İlgimi çeken ilk defa duyduğum bir deyimi, atasözünü not alırım ve etrafımdakileri sık sık uyarırım benim yanımda ne anlattığınıza dikkat edin yarın televizyonda izleyebilirsiniz diye. Sonuçta algıda seçiciyiz artık. İyi bir sahne, güzel bir diyalog yakaladığımızda kaçırmamak lazım.

Diziler çok fazla insana ulaştığı için çok değerli bir mecra. Orada söylediğiniz söz çok önemli, hızlı yazmak önemli, gelişen koşullara durumlara göre şekil alabilmek de önemli. Senaryo, oyuncu hastalandığı ya da ekip mekândan kovulduğu için değişebilir. Türkiye’de stüdyo sistemi olmadığı sürece dizi çalışanlarının işi çok zor. Sinema senaryosu ise daha zamana yayılan bir süreç, bir yolculuk gibi. Orada kalıcı olmak, yıllar sonra da izlendiğinde keyif veren bir film ortaya çıkarmak önemli. Sinemada tek atımlık kurşununuz var; dizide ise hedefi ıskalasanız bile diğer kurşunlarınız hâlâ cebinizdedir.

nuran şit röportaj görselŞimdi biraz da eserlerinizden konuşalım. İlk olarak kısa metrajlı filmler üzerine çalıştınız. Ardından ilk uzun metrajlı filminiz “Aşk Tesadüfleri Sever” ile büyük yankı uyandırdınız. Film sektöründe Ömer Faruk Sorak, Esra İnal gibi isimlerle çalışmanın yanı sıra dizi sektöründe de hızla ilerlemeye başladınız. Senaryo hazırlama süreci açısından bu iki ayrı sektörü mukayese edecek olursanız neler söyleyebilirsiniz?

Dizi ve film bambaşka diller. Sinema için 100 sayfalık bir senaryoya senelerce kafa patlatabiliriz, dizi de ise 100 sayfayı 1 haftada yazmak zorundayız. Birinde kalıcı olmaya çalışırken, diğerinde seri üretim yapan bir fabrikaya ham madde yetiştirir gibiyiz. Diziler çok fazla insana ulaştığı için çok değerli bir mecra. Orada söylediğiniz söz çok önemli, hızlı yazmak önemli, gelişen koşullara durumlara göre şekil alabilmek de önemli. Senaryo, oyuncu hastalandığı ya da ekip mekândan kovulduğu için değişebilir. Türkiye’de stüdyo sistemi olmadığı sürece dizi çalışanlarının işi çok zor. Sinema senaryosu ise daha zamana yayılan bir süreç, bir yolculuk gibi. Orada kalıcı olmak, yıllar sonra da izlendiğinde keyif veren bir film ortaya çıkarmak önemli. Sinemada tek atımlık kurşununuz var; dizide ise hedefi ıskalasanız bile diğer kurşunlarınız hâlâ cebinizdedir. Hikâyeye istediğiniz gibi yön verebilir, karakter sokup çıkarabilirsiniz.

Aşk Tesadüfleri Sever, adeta 70’lerden başlayıp 80’lere, 90’lara ve 2000’lere uzanan, nostaljik bir Ankara panoraması. Ve bu panoramanın içinde doğup büyüyen bir aşk öyküsü var; bir yandan nostaljinin tadını alıyoruz, diğer yandan aşkın. Film, bu yönüyle pek çok duyguyu bir araya getirip bir şehirde harmanlıyor. Peki nasıl başladı bu tesadüfün hikayesi? Ankara’dan mı, aşktan mı? Ve bu hikâyede ne kadar “Nuran Evren Şit” var?

Ömer Faruk Sorak ve eşi İpek Sorak tesadüfler üzerine kurulu bir aşk filmi yapmak istediklerini söyleyerek beni çağırdılar. Önceden Ömer Abi’nin asistanlığını yapmıştım, severdik birbirimizi. Hepimizin Ankaralı oluşunu ve Ankara’nın henüz bir aşk filmi için zemin olmadığını konuşurken, hikâyenin Ankara’da geçmesi gerektiğiyle ilgili mutabık olduk. Ondan sonra karalamalar başladı. İlk uzun metrajımı yazmak çocukluk hayalimin gerçek olmasıydı benim için. Kendi hayatımdan çocukluğumdan, arkadaşlarımdan çok beslendim. Filmdeki küçük kızın “Film çevirelim mi?” repliği benim çocukluğumdan mesela ya da Kemal Dede, neredeyse birebir benim dedem gibi bir adam. Deniz’in günlüğü, o günlüğün başına açtığı dertler, Deniz’in Burak’la ilişkisi çok temas ettiğim durumlar. Ama filmin asıl özelliği çok fazla insanın yaşanmış anlarından ve anılarından yola çıkarak örülmüş olmasında. Bunun içinde Belçim de var, Mehmet de. Benim hayatımdan bire bir aynı olan replikler de var. Mesela dedenin küçük kıza,  “Ben anneannene hâlâ aşığım.” dediği an ya da beni İstanbul’a uğurlayan annemin “Sen İstanbul’a gidip de geri gelen gördün mü?” dediği an… Bütün bunları hatırladığımı bile bilmezken yazarken bir şekilde hikâyenin parçası oluverdiler. Bu da senaryo yazarlığının en sürprizli ve zevkli kısmı sanırım, en olmadık karakterde bile kendinizden bir parça bulabilmek.

Tesadüf diyoruz ama bu kelimenin altında, aslında birbirine bağlanmış bir olay-yer-zaman zinciri var. Bu zincirde zamanı öyle bir konumluyoruz ki saatin çarkları döndükçe birbirinden ayrı bağlamlarda görünen olaylar ve mekânlar, tek bir portreye yerleşmeye başlıyor. Bu nedenle “zaman” kavramını bir konseptte işlerken, çarkların her birini ayrı ayrı göz önünde bulundurmak gerekiyor. Siz öyküyü oluştururken bu bağlamda nasıl bir süreç geçirdiniz? İki farklı insanın hayatını ayrı ayrı anlatıp ardından bir araya mı getirdiniz, yoksa eş zamanlı olarak ikisi de yaşadı mı zihninizde?

Gerçekten zorlandığım bir süreçti. Filmde her yaşanan anın bir sebebi ve sonucu olsun istedik. Küçücük detaylar, geç kalmalar, fark etmeler ya da etmemeler insanların kaderinin nasıl değiştirebiliyorsa, bunu filmde yansıtmak için iki insanın birbirinden bağımsız hayatında birbirlerini nasıl etkilemiş olabileceklerini bulmaya çalıştım. Mesela Deniz, Özgür’e yumurta atıyor yanlışlıkla ve ondan kaçarken babasını bir başka kadınla görüyor, o yumurtayı attığı kişinin Özgür olduğunu hayatı boyunca bilmeyecek Deniz ama babasını görmesi bütün hayatını etkiliyor. Yani farkında olmadan birbirleri için bazı çarkları devreye sokuyorlar. Birkaç taslaktan sonra ikisinin hikâyelerini ayrı ayrı yazıp kesişme noktalarını çıkarttım. O noktaların dramatik yapıda ne kadar etkili olduğuna bakıp sadeleştirmeler yaptım. Mesela Deniz, Özgür’ün bisikletinin önüne atlamasaydı, Özgür’ün bir kalp hastalığı olduğu belki anlaşılmayacaktı bile. Bunun gibi pek çok sebep sonuç ilişkisini iki hayatı iç içe düşünerek kurgulamaya çalıştım. Sonuçta bu kadar tesadüf olur mu diyenler oldu.  Haklılar; olmaz çünkü tesadüf diye bir şey yoktur. Hayatta da en basit bir karşılaşma bile bizim henüz bilemediğimiz bir şeylere hizmet ediyordur. Senaryoyu Tanrı yazıyor neticede.

Bu süreçte etkilendiğiniz yazarlar, yazılar, fikirler, görsel unsurlar oldu mu?

Aşk Tesadüfleri Sever için sorduysanız, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesinden çok etkilenmiştim o sırada, Elif Şafak’ın Aşk’ından… “Love Me If You Dare” (2003), “Out of Africa” (1985), “Los Amantes del Círculo Polar”dan (1998)… 80’lere dair bir kitabı vardır Ayfer Tunç’un, “Müsaitseniz annemler size gelecek…”. Bunlar şimdi hatırladıklarım.

Dizi senaristliği ise başka bir kapı, devamlılık ve dinamiklik istiyor. Bu devamlılığı nasıl sağlıyorsunuz? Öyküler, zihninizde bir bütün hâlinde mi yer alıyor yoksa akışın nabzını tutup, devamını ona göre mi getiriyorsunuz?

Dizide ekibimle birlikte çalışıyoruz. Nergis, Gamze ve Hasan’la birkaç yıldır uyumlu eğlenceli bir ekibiz. Görev dağılımında birileri hikâye çalışırken birileri sahne yazıyor, ya da tretmanı ben kuruyorsam sahne ve diyalog yazımını onlar üstleniyor. Hiç yalan yok, her bölüm bir sonraki bölümde ne olacağını bilmeden çalışıyoruz çoğunlukla. Ana hatlarıyla bir hikâyemiz oluyor ama her hafta 120 sayfaları bulan senaryoları yazmak için, yaratıcılık kadar, hızlı ve pratik olmak da önemli, biz de bunu yapmaya çalışıyoruz. Güzel bir fikir yakaladığımızda o bölüm olacakları sıralarken o fikri ve finali odağımıza alıyoruz, ondan sonraki bölümleri, seyircinin tepkisi ya da bizim izledikten sonraki hissiyatımız şekillendiriyor. Çok işler sandığımız bir hikâye oyuncu performansı yüzünden çökebiliyor mesela ya da tam tersi çok yan bir hikâye oyuncu performansıyla parlayıp ön plana çıkabiliyor. Nabzı tutmaya çalışırken yolumuzdan çok çıkmamaya da gayret ediyoruz tabii ki.

Farklı dizilerde çalışırken önceki çalışmalarınızdan etkilenen senaryolar ortaya çıkıyor mu?

Mutlaka çıkıyordur, 150 bölümden fazla yazmışımdır. Mutlaka benzeyen karakterler replikler sahneler vardır, ben bile hatırlamıyorum çoğu zaman.

Son olarak da şimdiki çalışmalarınızdan konuşalım. Yakın zamanda dizi sektöründe mi devam edeceksiniz, yoksa aklınızda uzun metrajlı öyküler var mı?

Şu an Aşk Tesadüfleri Sever İki’nin hikâyesine çalışıyorum. Diziye bir süre ara verip ilk filmi aratmayan bir ikinci film yapmak için kolları sıvadık. Bu bambaşka bir hikâye olacak, aynı hikâyenin devamı niteliğinde olmayacak yani. Tekrar film senaryosu yazacağım için mutluyum, heyecanlıyım ve gerginim tabii ki. Bakalım bu sefer nasıl bir film izleyeceğiz.

 

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Two Night Stand (2014)

Sonraki yazı

Siyah Beyaz Türküler, Yenilmez Kahramanlar Masalı: Apu Üçlemesi