RöportajSinema Yazıları

Sinemadan Televizyona Uzanan Bir Bora Tekay Söyleşisi

Mizahı ile izleyenlerde farklı bir tat bırakan Fasulye (2000) ile sinema dünyasına adım atan, sonrasında televizyona yaptığı işlerle adından söz ettiren Bora Tekay ile oldukça eğlenceli bir söyleşi gerçekleştirdik. Erdal Beşikçioğlu ile yapmayı planladığı yeni projesinden, televizyon sektörüne kadar birçok şeyi konuştuğumuz bu söyleşiden biz oldukça keyif aldık. Sizin de keyif almanız dileğiyle, sözü Bora Tekay’a bırakıyoruz…

IMG_3553

En baştan başlamak istiyorum. Sinemayla tanışıklığınız nasıl başladı? Çocukluğunuzdan beri aklınızda var mıydı yoksa tesadüf eseri mi hayatınıza girdi?

Aslında çocukluktan beri aklımdaydı ya da çocukluk hayalimdi diyemem. Benim çocukluğum videokaset dönemine denk geliyor. Bizim evimizin karşısında da bir videokasetçi vardı, onun sayesinde Kemal Sunal filmleri başta olmak üzere çoğu Türk filmini izleme fırsatı bulmuştum. Bu da sinemaya ilgi duymama neden oldu. Sonra lisede tiyatroya merak saldım, üstüne üniversitede de sinema okuyunca iyiden iyiye hayatıma girdi.

Peki, Fasulye’ye (2000) değinelim biraz. O dönem nasıl bir evreydi sizin için ve film nasıl ortaya çıktı?

Biz birkaç kişi epeydir bir şeyler üretmeye çalışıyorduk. Ben de bir çarkın içine girmiştim o dönem. Babam rahatsızlanmıştı, Bursa’daki işlerinin başında duruyordum. “Okuduğum şeyi yapamayacak mıyım?” diye düşünürken bu işle ilgili birkaç arkadaş bir araya geldik. Başta da Haluk (Özenç) vardı, o da askerden yeni gelmişti. ”Ya ben makine mühendisi olacağım ya da bir şeyler yapalım.” dediği zamanlardı. Sonra öyle başladık. Hiç profesyonel set deneyimimiz olmadan. Sadece eğitimini almıştım o kadar. Ondan sonra denedik, ettik, bulduk bir hikâye. Haluk yazdı. Oldu bir şeyler.(Gülüşmeler) Çok da şanslıymışız gibi anlatıyorum ama tonla da iş geldi başımıza tabii.

Benim filmi ilk izlediğimde dikkatimi çeken en önemli unsur şu olmuştu. İlk filminiz olmasına rağmen dönemin popüler oyuncularıyla çalışma fırsatını yakalamıştınız. Keza Burak Sergen’in TV filmlerinden dolayı o dönem bir popülaritesi vardı. Selim Erdoğan, Çiçek Taksi’den (1995-2003) dolayı göz önünde bir oyuncuydu. Bülent Kayabaş ve tabii ki Haluk Bilginer…

Haluk Bilginer biraz tesadüfen denk geldi. Gittik yanına, “Aa tabi yaparım.” dedi. Hatta Fasulye’deki dedeyi yaparak karşıladı bizi. O şundan kaynaklandı aslında. Biz ilk olarak Bülent Kayabaş’a gittik. ÇASOD’un (Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği) etkin üyesiydi o zaman. Onlar da böyle bir film bulalım, elimizden geldiğince yardımcı olalım istiyorlardı. Burak Sergen, Taner Barlas hep onların vesilesiyle bize katıldılar. Keza aynı şekilde ufak bir rol oynayan Kutay Köktürk de. Bizim elimizden çıktı yani bir noktadan sonra film. İster istemez kendi dünyası oluyor filmin. Biz açıkçası tiyatrodan arkadaşlarımız, arkadaşlarımızın çevresi, gerilla usulü Bursa’da birinin evine kapanıp bir şeyler yapacağız diye düşünüyorduk. Sonra bir ona gitti senaryo, bir buna gitti derken güzel tepkiler almaya başladık. Sonra hâliyle filmin bütçesi büyüdü. Zaten o yüzden battık. (Gülüşmeler)

 Oyuncularla ilgili aslında aklıma takılan bir nokta daha var. Öncesinde Tatlı Kaçıklar’da (1996-2001) oynamış olmasına rağmen sizin için Gürkan Uygun’u ilk keşfeden yönetmen diyebilir miyiz?

Yok yahu. Tesadüf o. Gidip de yüzlerce tiyatro seyredip bulmadık yani. Önce Selim’i (Erdoğan) bulduk. Selim’in iyi arkadaşıydı (Gürkan Uygun için). Aa baktık iyi oyuncu. Tamamen şans işte. Rol içinde başkasıyla görüşmemiştik zaten. Bazen oluyor böyle.

Peki, o dönem için Fasulye’yi başarılı sayıyor musunuz?

Filmi aslında başarılı sayıyorum da o dönem bir başarı yakalamadı. Vizyon sonrası değerlendirmesini yaptığında bildiğin batmış bir film. Sonradan millet keşfetmeye başlayınca, keşfin tadını hissetti biraz da. Ama şimdi ben oturup izlediğim zaman o kadar beğenmiyorum. Sonuçta küçüklük dönemimiz. Bir sürü hatası var ama işte keşfedilebilirliği olduğu için insanlar sevdi. Reklamı falan yapılmamış, millet sonradan görünce, “Aa böyle bir film mi varmış!” falan deyince hâliyle ilgi uyandırdı. Bu da Fasulye seven bir grubu doğurdu. Bir de o zaman çok film de yapılmıyordu. Şimdi olsa gümbürtüye gidebilir.

 Fasulye’nin bir de mizahı çok enteresandı. Oradaki esprilerin bazıları hâlâ günlük hayatta kullanılıyor. Peki, Fasulye tadında yeni bir film yapmayı düşünüyor musunuz?

Yani. Kaliteli, iyi komedi çekmeyi tabii isterim ama şimdi film yapmak biraz daha farklı. Büyük yapımcılar, iyi reklam ve isimlerle filmlere başka bir boyut kazandırıyor. O zaman da kalite anlayışı değişiyor. İnsanlar da hangi filmin ismini daha fazla duyduysa, hangi filmde daha fazla sevdiği isim varsa o filme gidiyor. Zaten filmlerin kalitesi de vizyondayken değil bir beş sene sonra anlaşılıyor. Ben bu yüzden televizyonu para kazanma alanım, sinemayı ise istediğimde yapabileceğim bir iş olarak belirledim.

Fasulye sonrasına dönelim o hâlde. Fasulye’den sonra televizyona geçişiniz nasıl oldu? Hemen Tatlı Hayat (2001-2004) ile mi başladınız?

Fasulye’den sonra televizyon yöneticileri ile dizi yapma konusunda epey görüşmemiz oldu. Bir iki kanal arasında gittik geldik. Bir gruptuk biz, güzel şeyler yapmak istiyorduk. Sonra Uzaktan Kumanda diye bir dizi yaptık. İlk bölümde yayından kalktı. Güzel de olmadı yani. O tempoya göre deneyimsizdik sonuçta. Aslında çok iyi oyuncular vardı. Erdal Beşikçioğlu’nun ilk kamera önü tecrübesiydi. Ahmet Mümtaz Taylan vardı. Bir medya parodisiydi. O zaman doğru düzgün absürt işler de yoktu televizyonda. Bilmiyorum ya, tutmadı işte. Öyle olunca bir kademe daha battık.

2000’lerin başında ülkemizde artan bir sitcom furyası vardı. Siz de birçok başarılı sitcomda yönetmenlik koltuğunda oturdunuz. Ancak son yıllarda, televizyonda neredeyse sitcomu göremez olduk. Siz bunu neye bağlıyorsunuz? Size hiç sitcom gelmiyor mu yoksa siz mi kabul etmiyorsunuz?

Yok ki. İzlenmiyor artık. Bir tek Seksenler var. O da şimdi bana geldi. Eylül’den sonra Müfit (Can Saçıntı) bırakıyormuş. Ben aslında sitcomu çok seviyorum. Çünkü haftada iki üç gününü alıyor. Kendine ayıracak zamanın kalıyor.  Şimdi yeni bir drama çektim (Çifte Saadet). Orada belli şablonlar kurmak zorunda kalıyorsun 130-140 dakika. Öyle olunca yaratıcılık minimuma düşüyor. Ama o şablon işi sitcomun doğasında var. Yani sahne kurup yalnızca oyuncularla ilgilenmeyi, daha sürdürülebilir bir rutin olarak görüyorum. Bu yüzden de yaratıcı alanlarımı köreltmeyen sitcomları daha çok seviyorum.

Pekâlâ, bir de şu 90 dakika meselesi var. Evet dizilerimiz çok uzun ama özellikle mizahı 90 dakikaya yaymak zor olmuyor mu?

Çok zor tabii. Sırf dakikadan da değil aslında. Bir yandan da seyircinin algısını olduğundan daha düşük görüyoruz. Böyle olunca da konuyu sürekli tekrar etmen gerekiyor, rengârenk şeyler yapman gerekiyor, dikkat çekmen gerekiyor… Sonuç olarak da kendi beğeneceğin, estetik değeri olan bir şey yapman çok zor oluyor. O da tutku için kriterse, televizyonda yapamıyorsun onu. Deseler ki 140 dakikayı 4 haftada çekin, özenin, o zaman güzel şeyler ortaya konur ama maalesef olmuyor.

Benim televizyon ile ilgili şöyle bir çıkmazım var. Y kuşağı dediğimiz bizim nesil televizyon izlemeyi seven bir nesil değil. Bundan bir 20-30 sene sonra kumandanın hâkimiyetinin Y kuşağına geçeceğini düşünürsek, televizyon sonu sizce ne olacak?

Siz televizyona dönmeyeceksiniz ki. Televizyonun da beğeni seviyesi git gide düşecek. Çünkü bilgisayardan her şeye ulaşabiliyoruz artık. Çakmasını izleyeceğime gider onun orijinalini seyrederim.(Gülüşmeler) Ama bu durum olduğundan daha kötü olsa da televizyon ölmez. Sonuçta kitleler hâlâ televizyon izliyor, izleyecektir de.

Bu konu Netflix Türkiye’ye geldiği zaman da çok dillendi. Netflix televizyonu bitirecek dendi ama durum ortada.

Amerika’da bitmemiş, burada biter mi? Aslında şu var; bütün televizyon ürünlerini, tüm televizyon seyircisinin izlemesi gerekmiyor ki. Hata bence burada yapılıyor. Biraz Moda’ya, Cihangir’e de işler yapılması gerekiyor. O düzen kurulabilir aslında ama bir türlü kurulamıyor…

IMG_3556

Şimdi biliyorsunuz 46 Yok Olan başladı. Her ne kadar internet üzerinden çok fazla ilgi çekse de ratingleri pek iyi değil. Sizce kanallar internetten izlenme sayısını bir kriter olarak kabul ediyorlar mı?

Bildiğim kadarıyla internet üzerinden izlenmesi maddi olarak bir kriter olmuyor. Ama kanalın prestiji olsun, sosyal medyadaki etkinliği olsun oralardan hesaplanabilir bir getirisi vardır diye düşünüyorum.

Pekâlâ, bu noktada hemen şunu sormak istiyorum, ileriye dönük, yakın zamanda tasarladığınız bir projeniz var mı?

Var, inşallah bir sorun olmazsa yapacağız. Biz bir oyun yaptık. Erdal (Beşikçioğlu) yönetmeniydi. Ben de videolarını yaptım. Tatbikat Sahnesi’nde, Blink adında İngiliz bir oyun. Yani çok güzel oldu, hikâyesine bayıldık. Bir dünya oluşturduk orada, sonra dedik ki biz bunu Türkiye’ye adapte edelim, şimdi yazarından izin alma aşamasındayız konuşuyoruz hâlâ. Ben de onun üzerine çalışıyorum.

Bu proje televizyon için mi yoksa sinema mı?

Sinema için düşünüyoruz, bakalım. Daha yolun başındayız ama çok hızlı da gelişebilir her şey.

Hikâyesi nasıl olacak peki? Bizi yine farklı bir mizah mı bekliyor?

Yok, bu sefer acıklı bir aşk hikâyesi. Modern bir kızla, dindar bir köyden çıkmış, dışa kapalı bir adamın arasındaki garip hikâyeyi konu alıyor. Çok da bahsetmeyeyim şimdi…

Siz Erdal Beşikçioğlu’nun adını zikrettiğiniz an, bizim jenerasyon için hemen ilgi çekmeye başlıyor. Çünkü Behzat Ç.’den ötürü yarattığı bir sempati var.

Tabii. Ama adam bir de doğru işler seçiyor. Güzel bir kafa yapısı olduğu belli. O yüzden sempati duyulması çok doğal. Ama bizim yapacağımız iş yine çok izlenmeyen bir şey olabilir, gerçi onun peşinde de değiliz. Deneysel bir süreç olacak gibi, zaten güzel olan noktası da bu. Yeni bir şey bulma ihtimalin var ve bu da insana keyif veriyor. Zaten hep bunun peşindeyiz…

Peki, çoğu insanın bulaşmak istemediği bir alan olan televizyonda yıllardır başarılı işler yapabiliyorsunuz. Ancak bu noktada merak ettiğim konu şu, kariyerinizin başından itibaren “keşke” dediğiniz anlar oldu mu?

Televizyon, kavram olarak keşke yapmasaydım dediğim bir yer ama çoğu sanatçıda olduğu gibi hayatımızı sürdürebileceğimiz tek mecra. Çünkü benim sinemayla para kazanmak gibi bir hedefim yok. Ben sinemayı yapabildiğim zaman yapmak istiyorum sadece. Keşke sinemadan para kazanabilsek ama yok. Var kazananlar, birkaç kişi. İki yılda bir film yapıp, hayatını çok güzel sürdürenler var. Standartlarım da çok yüksek değil ama olmuyor işte…

Bir de dikkatimi çeken şu nokta var. Genellikle ilk filmini çeken yönetmenler, ya bir daha film çekemez hâle geliyor ya da kendilerini dizi sektörüne atıyorlar. Sizce neden?

Şimdi şöyle bir şey var. 25 yaşında film çekmek aslında doğru bir iş değil. Kitap yazmak da doğru değil. Genç yaşlar daha çok alacağın yaşlar olmalı, benim gibi 40’lı yaşlara geldiğinde vermeye başlamak daha doğru olacaktır diye düşünüyorum. Tabii genç yaşta başarılı işler yapan yönetmenlerde var. Xavier Dolan mesela. Ama yine de normalde kendini biraz daha geliştirip üretmekte fayda var. Çünkü insanı tanımak, kendini tanımak bir yaşa kadar kolay değil. Bu yüzden de özellikle kendi yazan insanların, ilk filminden sonra tıkanması çok doğal.

Son 15-20 yıllık geçmişimize baktığımızda komedi filmlerinin festivallerden dışlandığını görüyoruz. Genellikle taşra ve karanlık bir havada geçen filmler hep ön planda. İnsanlar komediye mi ilgi duymuyor yoksa tamamen festivalin formülü karanlık hikâyelerden mi geçiyor?

O eskiden beri var aslında. Duygusal Türk Sineması üretme çabası biraz da. Bizim dünyaya sunmaya çalıştığımız bir sinema var. Onun peşinde de ona göre ödüller veriliyor. Kapalı bir çevre orası, onu kırmak pek kolay değil.

Altın Portakal’da yarışan filmleri açıp baktığım zaman, sanki hepsini aynı yönetmen çekmiş hissiyatına kapılıyorum ben…

O kadar da değil yahu. Yine çok farklı, çok yaratıcı işler çıkıyor. Ama festivallerde neyin beğenileceği konusunda oturmuş bir kanı var. İşte yanlış da burada ortaya çıkıyor. Daha hikâye yazılırken insanlar o noktaya doğru sürükleniyor. Çünkü deneysellik hiç desteklenen bir şey değil.

 

Deneysel demişken, biraz Böcek (2014)  filmine değinelim o zaman. O nasıl bir süreçti?

Böcek bir film çekme hikâyesi. Her ne kadar bu film çekme hikâyeleri çok fazla yapılmış olsa da ben seviyorum bizim filmi. Tamamen parodi çünkü. Haluk ile ben oynuyorum bir de. Aslında tam bir deneysel işti o. 15 sayfalık bir tretmanla girdik, doğaçlama falan derken montajda oldu her şey. Zaten film 10 kopya vizyona girdi, pek de insanlara ulaşamadı.

Pekâlâ, Bora Bey, son kerteye geldiğimizde sinemaya yeni adım atmak isteyen gençlere ne demek istersiniz, onlara ne önerirsiniz?

Teknolojinin bu noktalara gelmesi sizin en büyük avantajınız. Biz Böcek’i, kameraları satın almama rağmen 60-65 bin liraya çektik. Yine de az değil ama daha az maliyetle bir şeyler yapılabilir. Bu yüzden korkmadan, kamerayı eline alıp çekmekte yarar var. Sinema yapmak, deneyerek öğreniliyor. Bir de güzel filmleri izlemek lazım, sıkılmadan. İyi filmden keyif alarak izleyebilmek, onu çözümlemek çok güzel bir eğitim süreci. Ondan sonra kendi kendini geliştiriyorsun. Filmleri nasıl izlediğin çok önemli. Öğrenmek için izlersen hakikaten öğrenirsin. Yönetmenlik garip bir şey çünkü her alanda kendini geliştirmen lazım. Sosyal ilişkilerin de iyi olacak, networkün de geniş olacak, her şeyi yapacaksın, bela yani.(Gülüşmeler)

 

Bahsi geçen Böcek filmini, yasal adresinden izleyebilirsiniz: ( https://www.youtube.com/watch?v=bAyI0hQTqjs )

 

 

 

Polat Öziş

Polat Öziş

26 Mart 1992’de dünyaya gözlerini açan Polat, küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinemaya sevdalandı. Ancak nedendir bilinmez ilginç bir şekilde Muğla’ya iktisat okumaya gitti. Orada hayatına giren Keynes’in onu canından bezdirmesi, sinemaya sıkı sıkı bağlanmasına vesile oldu. Başta birkaç klip ve kısa film çekse de bunun kendisi için doğru yol olmadığını anlaması uzun sürmedi. O yazmak, çok sevdiği filmler hakkında içini dökmek istiyordu. Bu yüzden kelimelerin büyüsüne kendine bırakıp, kalem kâğıda sarıldı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Fol Sunar: Belleğin Topoğrafyası Film Gösterimi

Sonraki yazı

Adam's Apples (2005)