Ken Loach tarafından 2016 yılında çekilen I, Daniel Blake filminde, çalıştığı sırada ciddi bir kalp krizi geçirerek neredeyse iskeleden düşme tehlikesi atlatan marangoz Daniel Blake’in işe geri dönmek için verdiği mücadele anlatılıyor. Blake’in kalp krizi ardından işe geri dönmek için tamamlamaya çalıştığı bürokratik işlemler ise onun için tam bir ömür törpüsü.

Blake tedavi sürecinde çalışamadığı için, ülkesindeki sosyal güvenlik kurumları ile iletişime geçiyor. Onun hikâyesi, ne bir tıp doktoru ne de bir hemşire olan ve kendini “sağlık bakım uzmanı” olarak tanımlayan, İngiltere’de Sosyal Güvenlik Bakanlığı adına İstihdam ve Destek Ödeneği[1] işlemlerini yürüten bir şirket çalışanı ile doldurduğu standart bir form ile başlıyor. Kendi doktorunun aksine sağlık bakım uzmanının değerlendirmesi ile Blake’e istihdam ve destek ödeneği alamayacağı bildirildiğinde, hikâyesi, her aşamasında ona kendini kötü hissettirecek bir dizi olayla devam ediyor.

Daniel Blake öznesinde, günümüz dünyasında sıradan bir vatandaşın sosyal devletle imtihanı sayılabilecek bu hikâyede başka bir coğrafyada da olsa hepimizin maruz kaldığı/kalacağı haksızlıklar gözler önüne seriliyor:

Muhatap bulamama: koca devlet/şirket aygıtı karşısında yapayalnız duran insanlara, onları anlayıp sorunlarını çözmek yerine, durmadan (sanki hiç değiştiklerine tanık olmuyormuşuz gibi) aynı şeyler/ “kurallar” anlatılıyor. “Lütfen hattan ayrılmayın, en kısa sürede size yanıt verilecektir” kaydını 1 saat 48 dakika sabırla dinleyip sonrasında yapılan konuşmayla hiçbir sonuca varamayan Blake de olduğu gibi.

İnsanların araçsallaştırılması: piyasa koşullarına indirgenerek değeri ve önceliği ötelenen insan, bir piyasa metası/oyuncağı gibi değerlendirilmeye başlanıyor. Blake’in bu desteği neden alamadığını sorduğunda “Sadece 12 puanınız var, destek için 15 puana ihtiyacınız var” denmesinde olduğu gibi. “Sanki bu bir oyun.”

İnsana saygısızlığın kurumsallaşması: bir kuruma her gün az çok kaç insanın konuk olduğu, işlemlerin ne kadar süreceği ve bu esnada diğerlerinin ne kadar bekleyeceği kestirilebilir. Kurumların hizmet sundukları kadar beklettiği insanları da düşünmesi en azından oturacak bir sandalye bulundurması çok zor olmasa gerek. Ancak sıradan vatandaşa değersizliğini hissettirircesine, her şeyin ayaküstü yapılması sanki adetten oldu. Kurumda gerçekleşen gergin, sorun çözümleyici olmayan bir diyalog sonucunda Blake’in fenalaşması ile oturmasının icap etmesi, bu icabın ancak oturan sadece üç kişiden birinin ona yer vermesiyle mümkün olmasında olduğu gibi.

Sistemin (insanlar için) çözümsüzlük üzerine kurulması: Blake’in istihdam ve destek ödeneğine hak kazanamaması sonucuna itiraz etmek için ona sunulan ve takip edilmesi zorunlu prosedür şöyle: “İtiraz için öncelikle zorunlu bir yeniden değerlendirme talep edilmelidir, yani karar verici durumu yeniden değerlendirerek aynı karara varırsa o zaman itiraz edilebilir, ancak bunun için karar verici sizi arayana kadar beklenilmelidir.” Bir karar verilmesine ve kararın ne olduğunun yazılı olarak bildirilmesine rağmen, karar vericinin mevcut durumda hiç bir şeyi değiştirmeyecek olan telefon aramasının neden beklendiği ya da neden böyle bir prosedürün uygulandığının Blake’e anlatılamadığında olduğu gibi. Ya da Blake’in işlemlerini takip ettiği resmi kurumda, Londra’ya yeni taşındığı ve adresi karıştırdığı için görüşmesine geç kalan ve bu nedenle görüşmesi bir başka zamana ertelenmek istenen iki çocuklu ve gelirsiz bir kadının itirazına[2] tanık olduğu olayda olduğu gibi. Blake, “tek isteği yardım almak; bu kız sizden önce görüşse sorun olur mu?” diye sorarak, bekleyenler açısından bu geç kalışın sorun olmadığını tespit etmiştir ancak yetkililerce “Buna karışmak zorunda değilsiniz, bu sizi ilgilendirmez” denilerek dışarı atılmaktan kurtulamamıştır.

Bütün bunların ardında kar amacı güden bir şirket gibi davranan devlet aygıtını görmek mümkün. Genel olarak 1980 sonrası sosyal devlet anlayışı ile bir yandan yardım bütçelerinde kısıntılara gidilmeye çalışılmakta, diğer yandan yardımların çalışmayla ilişkilendirilmesi amaçlanmaktadır. İngiltere özelinde ise çalışamayacak durumdaki kişilere sağlanan kapasitesizlik ödemeleri/gelir desteğinin yerini 2008’den itibaren istihdam ve destek ödeneği programı almıştır. Bu ödenek için iş kapasitesi değerlendirmesi (work capability assessment) yapılma zorunluluğu getirilmiştir. Refah ödemesi almak veya istihdam edilmek (işe dönmek) bu değerlendirme sonucuna göre belirlenmektedir. Bunun dışında kalanların ise iş arama girişiminde bulunması beklenmektedir. Hatta iş odaklı mülakatlara katılmaları zorunlu tutulmuştur, buna rağmen iş bulunamaması durumuna bağlı olarak işsizlik ödemesi devreye girmektedir. Böylece daha fazla refah ödemesi alıcısını emek piyasası ile bağlantılı kılmak, bu kişileri işe yerleştirerek istihdam düzeyini artırmak, refah sistemi kültürünü değiştirmek ve ödemeye dayalı bir mali bağımlılıktan ziyade istihdamın teşviki sağlanabilecektir. Bunun için sistemin koşulluluğu artırılmış, özel sektör sisteme doğrudan entegre edilmiştir.[3]

İstihdam ve destek ödeneği değerlendirmesinin olumsuz sonuçlanması üzerine Blake, bir yandan itiraz yolunu denerken diğer taraftan daha tedavisinin devam etmesine rağmen iş arama sürecine dâhil olmak zorunda bırakılır. Çok iyi bir marangoz olmasına rağmen bilgisayarın b’sinden anlamayan Blake’in internet üzerinden başvurusunu birkaç haftada ve ancak -kurumsal bir destek olmadan- komşu yardımıyla tamamlayabilmesi, teknolojinin hızına yetişemeyen ileri yaş insanların piyasadaki dezavantajlı konumunu da gözler önüne sermektedir. Blake, çalışma hayatı boyunca hiç ihtiyaç duymadığı ancak iş arama sürecinin vazgeçilmezi olan “özgeçmiş” belgesinin nasıl yazılması gerektiği konusundaki seminere katılmak zorunda bırakılır:

“On saniye, on kısa saniye. Tipik bir işverenin bir özgeçmişi incelerken harcadığı zaman bu kadar. Her bir dakikada düşük vasıflı bir iş için 61 başvuru; vasıflı bir iş içinse bu sayı 21.  Costa Coffee sekiz iş ilanı vermişti. Kaç kişi başvurdu biliyor musunuz? 1300’den fazla. Peki bu ne anlama geliyor?”

Onlarca insanın toplandığı bir salonda, özgeçmiş seminerini sunan uzman, ancak iyi hazırlanmış bir “özgeçmiş” ile 1300 kişi arasından seçilecek sekiz kişiden biri olunacağını salık vermektedir. Ancak Blake’in de söylediği gibi bu, daha fazla kahve içmemiz anlamına gelmektedir: “Eğer sayı saymayı biliyorsan bu çok açık, yeterince iş yok, iş gerek”.

Piyasa sisteminde istihdam yaratan iş yokluğu, günümüzde pek çok sosyal sorunun kaynağını oluşturmaktadır. Vatandaşlarının vergileriyle finanse olan ve onların yönetme erkini onlar adına kullanan devlet ve siyasi irade, bu çıkmaz karşısında “işsizliği” bireye indirgeyerek onu bir kamu sorunu olmaktan çıkarmakta; “sürüden ayrılmayı beceremeyenlerin kişisel sorunu” olarak görmeyi yeğlemektedir. Hal böyle olunca devletler şirketleşmiş, şirketler devletleşmiştir; insanların işsizliği, açlığı, faturalarını ödeyememeleri, üşümeleri ya da hastalanmaları önemini kaybetmiştir. Bu sorunların çoğu yüzeysel olan çözümleri ve bu çözümlere ulaşmak için insanları yıldıran bir dizi prosedürün varlığı ile -prosedür çerçevesinde “yapılacak ne varsa yapıldı” rahatlığıyla- insana dair çözümsüzlüğün kurumsallaşması sağlanmaktadır. Piyasada kıt olan işlere girme yarışında, herkes kendi başını kurtarma derdine düşmekte; bu konuda başarılı olamadıkça da yalnızlaşmaktadır.

Oysa (Birleşmiş Milletler’in 1948 yılında kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile) hukuk sisteminin geldiği noktada insan, insan olmaktan kaynaklanan hakları ile birlikte tanımlanmakta ve kabul görmektedir. Vatandaşlarının haklarını korumak, sağlamak ve güvence altına almak işini, bizatihi kendisi hukuki bir varlık olan devletten başkasından beklemek pek de mümkün görünmemektedir. Her bir vatandaşına eşit mesafede durarak bütün vatandaşlarının memnuniyetini, refahını merkeze koymayan bir devlet ve siyasi iradenin varlığı ise tartışmaya açıktır. Otoriteler tarafından, her birimize sürüden ayrılın diye salık verilerek işgücü piyasasında rekabet kültürü kanıksatılmaktadır. Oysa devlet ve onun dönemsel yöneticileri olarak siyasi irade, çoban değildir; insanlar da sürü değildir. Daniel Blake’in ifade etme fırsatı bulamadığı savunmasında dile getirdiği gibi:

 

“Ben bir müşteri, bir alıcı ya da hizmet kullanıcı değilim,

Ben bir kaytarıcı, bir beleşçi, bir dilenci ya da bir hırsız değilim,

Ben bir sosyal güvenlik numarası ya da ekranda yanıp sönen bir ışık değilim,

Faturalarımı, vergilerimi zamanında ve son kuruşuna kadar ödedim ve bununla da gurur duyuyorum,

Kimseye boyun eğmem, ama elimden gelirse komşumun gözünün içine bakarak ona yardım ederim.

Sadaka istemiyorum ve kabul de etmiyorum.

Benim adım Daniel Blake,

Ben bir insanım, bir köpek değilim.

Bu sıfatla haklarımı talep ediyorum.

Benim adım Daniel Blake, bir vatandaşım, ne bir eksik ne de bir fazlası…”

Tüm dünyaya ve elbette ülkemize de yaşamın ve insanın, her şeyin önünde olduğu zamanların gelmesi dileğiyle…

 

Fatma Karakuş Kaçmaz

 

[1] İstihdam ve Destek Ödeneği (Employment and Support Allowance) hastalık ya da bir sakatlık nedeniyle çalışma becerisi etkilenen insanlara çalışamama ya da işe dönme sürecinde yapılan bir yardım ödeneğidir.

[2] Alacağı yardımla ertesi gün başlayacak okul için çocuklarına alış veriş yapması gerekiyor, görüşmenin ertelenmesi ile yardım da doğal olarak erteleniyor.

[3] Hale BALSEVEN: “İngiltere’de Refah Reformlarının Ekonomi Politiği”, http://www.sosyalhaklar.net/2009/bildiri/balseven.pdf.

Fil'm Hafızası

Fil'm Hafızası

Kimler Neler Demiş?

1 Yorum - "Sürüden Ayrılmıyorum, Haklarımı İstiyorum: Ben, Daniel Blake!"

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
Güney
Ziyaretçi

Güzel analiz olmuş. Kutlarım.

wpDiscuz
Önceki yazı

Nuriye ve Semih için Kısa Film: #Yaşıyor

Sonraki yazı

Restore Film Günleri Başlıyor!