RöportajSinema Yazıları

Teoman Kumbaracıbaşı ile Söyleşi: Sanat ve Empati Kurmak

 

Yazı Tura (2004), Made in Europe (2007), Aşk Kırmızı (2013) Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak (2010), Eyvah Eyvah 2 (2011) ve Eyvah Eyvah 3 (2014)  gibi filmleriyle ve Acaipademler grubuyla yaptığı müzikle tanıdığımız Teoman Kumbaracıbaşı ile 36. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilecek olan Mavi Sessizlik (2017) filmini konuşup sanat yardımıyla beraberliği sağlayarak birbirimizi nasıl daha iyi anlayabileceğimizi tartıştık. İçinde müziği, sinemayı, yemeği; en önemlisi de insanı barındıran söyleşimizi okumaktan keyif almanız dileğiyle…

Özlem Yenilmez: Arjantin doğumlu ve hiç Türkçe bilmeyen biri olarak çocukluğunuzda Türkiye’ye ilk geldiğinizde ne gibi zorluklar yaşadınız?

Teoman Kumbaracıbaşı: Hiç dil bilmemek insanı bulunduğu çevreden uzaklaştıran ve toplumdan ayrışmanıza neden olan bir şey ister istemez. O dönemde bana “pis gavur” denildiğini dahi hatırlıyorum.

Ö.Y: Bu duruma uyum sürecinde onlar sizi olduğunuz gibi kabullendi mi, yoksa siz onlara uyum mu sağladınız?

T.K: Bulunduğun coğrafyaya uyum sağlayarak var oluşunu sürdürebilirsin ve küçük yaşta olduğun zaman bunu çok fazla seçme, farkındalıkla karar verme şansı olmuyor. Bunlar zamanla eridi, en azından sınıf içerisinde. Zaten sırf senin dilini konuşmuyor diye küçük bir çocuğa hakaret ettiren şeyi konuşmamız gerek.

Ö.Y: Zaten çocuklara dışarıdan biri bunu öğretmedikçe, doğalarının masumluğu gereği böyle bir şeyin olması imkânsız.

T.K: Tabii ki o sözleri bir yerlerden duymuş olmaları gerek. Bunu söyleyenlerin de aileleri var ve bu aslında bir sistemin yansıması. Yurtdışından gelenlere Türklerin konuksever oldukları söylenir, ama bunun hep kırmızı çizgileri vardır. Yani kendilerine benzeyenlere karşı bir hoşgörü vardır, benzedikleri için karşılarındakinin bazı farklı davranışlarına anlayış gösterirler. Ama tamamen farklı birisiyle karşılaştıklarında birkaç istisna dışında ayrımcılık, kendi coğrafyaları dışına çıkmadıkları için bir çürüme söz konusudur. Toplumun içerisinde böyle çürümüş alanlar vardır ve o coğrafyalarda bir zamanlar kültür övüncü olarak değerlendirilen şeylerin altında, maalesef büyük bir saldırganlık, kabul edemeyişlik, inkâr etme durumları mevcut. Kendi tarihini inkâr eden ve onunla yüzleşmek istemeyen, hatta kendi gündemiyle bile yüzleşmek istemeyen bir toplumdayız; olanlara karşı göz yumma, empati kurmak istememe durumu giderek derinleşiyor. Bunları aşmanın en önemli yollarından biri sanattır.

Ö.Y: Sinemaya geçmemiz gerekirse, ilk filminiz Yazı Tura‘dan (2004) son filminiz Mavi Sessizlik‘e (2017) kadar geçen süreçte, sinema sektörü iyiye mi, kötüye mi gitti? Yoksa her şey yine aynı ama şekil mi değiştirdi?

T.K: Her oyuncunun kendine ait bir serüveni vardır. O serüven sektörün gelişimiyle doğru orantılı olmayabilir; benimki öyle olmadı. Çoğunlukla bağımsız filmlerde oynadım, çok nadirdir büyük yapımlarda yer almam. Her yeri öğrenmeye çalıştım: “Bir gişe filmi ne demektir? Ana akım senaryosu nasıl yazılır ve nasıl oynanır? Yönetmen-oyuncu ilişkileri nasıl olur?” Hem çok fazla yönetmenle çalıştığım için, hem de kendim de ara ara yönetmenlik yaptığım için buradaki ilişkilerin yanı sıra, ekipmanların gelişip dünya standartlarında olması gibi şeylere baktığım zaman kendi serüvenimi ve seçkilerimi görüyorum çoğunlukla. Tabii baştan iyi görünüp de sonradan şekil değiştiren projeler olmuştur, hep de olacaktır. Ben bir şeyi öğrenemediğimizi düşünüyorum: Yeşilçam’ın çöküşünden sonrasına baktığım zaman, aslında sektör çok yeni. Bugün bir İran sinemasından, Alman sinemasından bahsedebiliriz; ama bu topraklarda iyi filmler çekilmiş olmasına rağmen bütünlüklü bir sinema tarihimiz yok. Çünkü acele ediyoruz. Senaryo yazarken, filmi çekerken, montajlarken, müzik yaparken acele ediyoruz ve bunu da ekonomiye dayandırıyoruz. Devletin sinema politikasının uygunsuzluğu söz konusu.

Ö.Y: Bundan bir ay öncesinde de sinema gündemini neredeyse tamamen bu durum oluşturuyordu. Bu politikalardan şikâyetçi olmayan var mıdır bilemiyorum, ama varsa dahi bir çıkar gözetiliyordur.

T.K: Kültür Bakanlığı’nın kültür-sanat politikasının, hükümetin dünya görüşünden bağımsız bir özerklik içinde, demokrasinin gereği olarak tüm seslere, renklere açık olmasını beklersiniz. Bağımsız ve çeşitli dünya görüşüne sahip olan insanlardan kurulu bir yapı olması gerekirken aslında hükümetin dünya görüşünü yansıtan projeler seçiliyor. Bunların desteklenmesine de itirazımız yok, demokrasinin gereği olarak bu görüşler de söylenip çekilmelidir. Problem, başka kültür alanlarını temsil edebilecek filmlerin çekilmesinin engellenmesinde. Bunu sanatın tüm alanları için söylemek mümkün. Fakat burada problemi, sadece devletin böyle bir politika üretmemesi ile çözümleyemeyiz. Sinemacıların da kendi işlerini çok iyi yapmaları gerekir. Sinemacıların kendilerini yetiştirmemeleri, dünyayla yarışmamızı sağlayabilecek işler ortaya koyamamaları ve özellikle gelişemeyen senaryo meselelerinin bir türlü çözümlenemeyişi, bu ülkenin sinemaya “seyirlik” olarak baktığının, fakat üretici olarak henüz kendi potansiyelini keşfetmemiş olduğunun bir kanıtı. Madalyonun iki tarafı var yani.

Ö.Y: Yani sinemacıların en büyük hatası sadece izleyicinin izlemesi ve bundan kazanç sağlayabilmeleri için bir şeyler yapmaları mı?

T.K: Bu konu çok detaylı, ama belki şöyle özetlenebilir. Ana akım sineması olmayan bir sinemanın, alternatif, bağımsız ve avantgarde sineması da olamaz. İlk önce iyi bir ana akım sinemamız olmalı ki burada toplanan sermaye, diğer avantgarde, ilerici, deneysel alanlara yayılabilsin. Siz sadece avantgarde sinemayı destekleyemezsiniz. Çocuklar çocuk filmi, gençler gençlik filmi, isteyen siyasi, isteyen kriminal, isteyen aksiyon filmleri seyredebilecek ki böylece ana akım sineması yürüyecek. Lokomotif bu olmalıdır. Bizde lokomotif, reklam sektörü. Reklam sektöründen de diziye ya da filme direkt olarak akan bir para yok. Televizyonda dizi çekiyorsunuz, arasına reklam sokuşturuyorsunuz; dizi seyredilsin ki reklam da seyredilsin ve reklamdan buraya akan paralarla dizi çekilmeye devam edebilsin. Orada birikenlerle yine yapım şirketleri filmler çekiyor. Bu kadar dolaylı bir yoldan para toplayarak film çekilemez. Siz sürekli, çok hızlı ve haftada 180 dakikalık dizi çekerken burada bir kalite bekleyemezsiniz. Bu konuda dünya standartlarının çok dışındayız. Kanun yok, belirlenen çalışma şartları yok, set çalışanlarının “Durun artık” diyebilmesi için hiçbir güvenceleri yok. Burada kaynayan bir kazan var, ama sorunun büyük kısmı devlette. Yasayı koymuyor, koyarsa da denetlemiyor. Yani setlerde o şalter inemiyor. Bu durum yapımcının baskısından kaynaklanmıyor. Yapımcı, doğası gereği para kazanmak ister, buna itiraz edemeyiz. Yönetmen de yaratıcı olabilmek için daha fazla para harcamak, daha iyi kamera, daha iyi oyuncu ister. Böylece yapımcıyla bir orta yol bulurlar. Ama bunu denetleyen hiçbir şey yok. Devlet yok ortada; devlet politikası yok demiyorum, direkt olarak devlet yok. Biz sete gidip kafamıza göre takılıyoruz. Burada çalışma şartları nedir, ne değildir?

Ö.Y: Burada da medyada olduğu gibi liberal ve ekonomik açıdan denetlenemeyen düzen hâkim sanırım.

T.K: İşte bunun ana çözümü de şudur ki; ana akım düzen, disiplin işidir, geniş kitlelere hitap etme sanatıdır. Küçümsenecek bir şey değildir. Siz hiç Titanic çekmeyecek misiniz? Çekersiniz ve insanlar da ağlarlar. Sizin belki Titanic‘i çekecek kadar bütçeniz yoktur, ama yılda sağlam denilebilecek, on – on iki tane iyi gişe yapan ana akım film çekiyor olmanız gerek. Recep İvedik gibiler de buna dâhil.

Ö.Y: Recep İvedik de belki bizim değil ama bu ülkeden birilerinin parçası aslında.

T.K: Hepsi bizden ve hepsi ana akımın bir kolu. Bizim kendi idealimizdeki ana akımı konuşurken yaptığımız yargılamalar, kendi subjektif yargılamalarımızdır. Ana akımda bu tip yargılamalara yer yok. Ama gönül isterdi ki çeşitlilik olsun. Hatta biraz da Hollywood sinemasının kurallarını işletebilen, seyirciyi sinemaya çeken merak unsurunu yaratabilen, sinemadan çıktığınızda bir farkındalık yaşadığınız bir ana akım sineması olsun. Böylece referans konulan noktadan daha farklı şeyler yapabilelim. Yasaya, denetlenmeye, iyi çalışma koşullarına ihtiyacımız var. Ancak o zaman sinemamız oturacaktır. O yüzden bizde bağımsız filmler çok çekiliyor. Ana akımı çekecek düzenek olmayınca insanlar küçük bütçeli filmleri, kendilerinden, zamanlarından, ailelerinden, arkadaşlarından ödün vererek çekmeye çalışıyorlar. Benim bu serüvende nerede olduğum zaman zaman değişiyor. Eyvah Eyvah 2 (2011) ve Eyvah Eyvah 3 (2014) gibi filmlerde de, Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak (2010), Yazı Tura (2004), Made In Europe (2007)gibi filmlerde de çalışarak, karınca kararınca sinemaya katkıda bulunduğumu düşünüyorum.

Ö.Y: Mesela uzun zaman önce izlediğim Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak‘ta sizin karakteriniz ilgimi çekmişti. Çünkü film komedi filmi diyebileceğimiz bir filmken, Giovanni karakteriyle film ağır bir dram hâlini alıyordu. Bunun oyunculuk açısından getirdiği bir zorluk var mıydı?

T.K: Sanmıyorum. En son Mallorca Film Festivali’nden ödül aldı. Ali İlhan ve Claudia Cardinale gittiler. Dediğin gibi bir eleştiri yapılabilir tabii, acaba biçimsel olarak orada Giovanni başka türlü olabilir miydi? Sonuçta yönetmenle ortaklaşa aldığımız bir karardı o. Yönetmen bunu sevmemiş olsaydı filme koymazdı. Filmin biraz seyirlik bir film olması için montajda da öyle karar verildi. Ama sanıyorum, Ali İlhan’ın kafasında da aşağı yukarı bunlar vardı. Orada yönetmenin ve kurgucunun tercihlerine bir şey diyemeyiz, ama ben seyrettiğim zaman filmi seviyorum. Tabii her zaman daha iyisi yapılabilir, o günün koşullarında ben kendi adıma en iyisini yaptım.

Ö.Y: İstanbul Film Festivali’nde gösterilecek olan Mavi Sessizlik hakkında fazla ipucu vermek istemiyorsunuz, o nedenle teknik yönlerden devam edelim. Mavi Sessizlik’in yönetmeni Bülent Öztürk’ün sanırım ilk uzun metraj filmi. İlk olması çoğu oyuncu için risk demektir. Siz de o tereddüdü yaşadınız mı?

T.K: Bülent Öztürk’ün ilk uzun metrajı, ama çok başarılı kısa filmleri de var. Hepsi de ödül almış filmler. Tereddütler yaşadık, ama Bülent yüksek seviyede yaratıcı bir yönetmen ve biz çok iyi dostuz. Film için tanıştık ve şu an çok iyi bir iletişimimiz var. Uzun zamandır da filmin gösterimini bekliyorduk. İlk filmi olmasına rağmen bence kusursuza yakın bir oyuncu ve set yönetimi yaptı. Ben de azımsanmayacak kadar film çektim ve hayatımın on beş – yirmi yılı sadece setlerde geçti. Bülent, ruh okuyabiliyor ve ruh okuyabilen insan filmi nereye götürmek istediğini bilip karar vermede de çok iyi olduğu için iyi anlaştık. Aslında sette pek konuşmuyorduk.

Ö.Y: O zaman birbirinizi gerçekten anladınız diyebiliriz.

T.K: Biz birbirimize inandık diyelim. İşin içinde hem duygular vardı, hem de yüksek bir akıl ve sorgulama vardı. Ben zaten hiçbir işimi sorgulamadan yapan bir insan değilim. Yönetmene ne kadar güvenirsem güveneyim, her zaman sorgularım ve bu benim başımı her zaman belaya sokar. Ukala da, asi de oldum; hâlbuki ben işini çok iyi yapmak için yırtınan bir oyuncuyum.

Ö.Y: Daha azını mı yapmanızı istediler?

T.K: Evet, çünkü genel olarak sette düşünen adam istenilmez. Ben beş yılımı montajda, beş  yılımı reklamda, otuz iki yılımı tiyatro sahnesinde geçirmişim, kırk tane reklam filmi çekmişim; burada sanat yönetmenliği, kostüm, dekor, prodüksiyonla uğraşmışım. Bu durumda beni oraya sadece oyuncu olarak alamazsın, bir tecrübe olarak alabilirsin. Bunu da yapmıyorsan bir ego problemine dönüşüyor iş. Ben aslında ego yarıştırmıyorum ki, filmine katkıda bulunmak istiyorum. Bunu benden talep etsen de etmesen de bunu yapmak zorundayım. Senin alanına müdahale mi ediyorum? Birinin yazdığı kanun yok ki bu konuda. Film yatay örgütlenmeyle çözülür, dikey örgütlenmeyle değil. Son kararı yönetmen verse de, o karar verilene kadar bütün fikirler masaya yatırılmalıdır. Eğer fikirlerimiz kıymetli değilse zaten benimle çalışılmasın. Burada bir tane film çekiyoruz ve en iyisini çekmeliyiz.  Ben denemekten hoşlanıyorum, ama yanılmaktan hoşlanmıyorum; benimle ne denendiğini bilmek istiyorum. Yani dikey örgütlenme olan projelerde yer almak bana son derece zor geliyor. Elbette yönetmenin bir ağırlığı vardır, bu bir zorunluluktur; ama ben zaten onun konumunu değiştirici bir şey yapmıyorum, ben onun karar vermesine katkıda bulunmaya çalışıyorum.

Ö.Y: Eleştirilmeye açık değiliz sanırım genel olarak.

T.K: Bu durum eleştirme olabilir, fikir beyan etme olabilir. Benimle ilk defa çalışan yönetmenlerden oyunculukla alakalı daha fazla şey biliyorumdur, en azından kendimle alakalı olarak. Bütün bunların tartışılması, konuşulması ve karşılıklı ikna olunması gerek. “Ben böyle istiyorum, böyle olacak” denildiği zaman, oyuncunun motivasyonu kalmıyor. Oyuncu zaten senin rüyanı gerçekleştirmek için oraya gelmiş. Bu konuda Bülent’le hiçbir sorun yaşamadık. Yirmi sekiz gün çekim yaptık ve bu günlerin tamamında yüksek enerjilerle çalıştık. Açıkça söyleyebilirim ki, çok içime sinen bir film çektik. Bu sadece yönetmen ve başrol oyuncusu ile giden bir şey değil, ekibimiz de olağanüstüydü. Emre Tanyıldız olağanüstü bir görüntü yönetmeni, çok eski bir arkadaşım ve Yazı Tura‘da da görüntü yönetmeniydi. Hepimiz birbirimizin işini kolaylaştırdık diyebilirim.

Ö.Y: Konuyu biraz değiştireceğim ama, siz hem komedi yapımlarında hem de dramlarda rol aldınız. Hangi türde rol almak sizin için daha iyi bir tercihti?

T.K: Öyle bir tercihim yok, ama oyuncuyum diye her şeyde de oynamam. Toptancılık çok kötü bir şey. Zaman zaman onu, zaman zaman bunu tercih etmişimdir. Senaryoya, ekibe, yönetmenin ne anlattığını biliyor olmasına bağlı bir durum. Bir komedide oynarım ya da oynamam demem de yanlış. Benim o role uygun olup olmamam ve kendimi bulup bulmamam önemli. O role bir fikir bulabilecek miyim, bulamayacak mıyım? Ama karakteristik olarak daha çok dram filmlerinde oynadım. Onlar denk geldi aslında, ben kendimi öyle biçimlendirmedim. Tiyatroda çok komedi yaptım. Eyvah Eyvah da bir komedi filmiydi, fakat benim karakterim komik değildi. Genel olarak ben senaryonun içerisinde kendime yeni alanlar yaratmayı seven bir oyuncuyum. Senaryonun benden beklemediği, ama bekleyebileceği ve yapıldıktan sonra şaşırtacak şeyleri yapmayı seviyorum. Hem kendimin, hem seyircinin, hem yönetmenin hem de oyuncu arkadaşlarımın işini kolaylaştırmak isterim. Zaman zaman zorlaştırıyormuş gibi görünsem de bunun nedeni sinema tutkum ve sinema için bir şeyler yapmaktır.

Ö.Y: Gişe filmleriyle aranızda bayağı bir mesafe var. Ama arada dediğiniz gibi Eyvah Eyvah da var. O işi kabul etme süreci nasıl oldu?

T.K: Çok zor kabul ettim ve pek de oynamak istemiyordum. Rezzan Çankır’ın hakkını vermeliyim, çok ısrar etti. Senaryoyu bir kez daha okumamı istedi, ben yine ikna olmadım. En sonunda filmin yönetmeni Hakan Algül benimle görüşmek istedi. O da beni çok basit bir şeyle ikna etti: “Oyna ya!” dedi. Ben de o anda ikna oldum gerçekten, çünkü kasmışım. Hakan Algül’e de çok şey borçluyum o konuda. Beni rahatlattı, çünkü ben özgür olmak istiyordum, karakteri kendim yaratmak istiyordum. O da “Biz seni o yüzden çağırdık zaten” dedi. Aslında hiçbir sorun yoktu yani. Bir başkasının yerine düşünmemeyi öğretti bana. O yüzden Eyvah Eyvah 2 ve 3 benim hayatımda önemli yeri olan filmlerdi. Hem Ata ile yakınlaşmak, onu anlamak, tanımak için, kendim için güzel bir serüvendi; hem de Hakan Algül gibi pratik, zeki, çabuk, ne dediğini bilen, dürüst bir yönetmenle çalışmak bana çok şey kazandırdı.

Ö.Y: Eyvah Eyvah serisi ne o çok eleştirilen komedi filmleri arasında, ne de tabii ki bağımsız filmler arasında. Ama arada bir yerde kimsenin dokunmayacağı bir konumda.

T.K: Tamamen gişe filmi denilemez. İyi film kategorisine girer bana göre. İnsanlar canları sıkıldığında Eyvah Eyvah serisini açıp izlediklerini söylüyorlar. Sizin DVD portföyünüzde böyle bir film olması fena bir şey değil.

Ö.Y: Biraz da zengin oyuncu kadrosuna ve tabii dediğiniz gibi ekibe de bağlı bir şeydi sanırım. Çok fazla değerli insanı barındırıyordu.

T.K: Gerçekten iyi oyuncular var, projeye uygun olarak seçilmiş çok doğru bir castı var. Bütün ekiple de çok iyi arkadaştık, film boyunca neşemiz eksik değildi. Eyvah Eyvah 2, Gezi’nin akabinde çekilmişti. Malum, ülkede karışıklıklar vardı; ona rağmen başarılı oldu.

Ö.Y: Hiyerarşi olmayan bir set olması herkes için yararlı olmuş o zaman.

T.K: Evet, öyle değildi. Ama kararlı ve çabuk hareket eden bir yönetmenimiz vardı. Bizim de düşünmemiz gereken çok alan yoktu. Okunurken oynanabilen bir filmdi. Birkaç okumadan sonra hepimiz ne yapacağımızı biliyorduk, bir tek ben bilmiyordum. En son dakikaya kadar karakteri nereye oturtacağımı düşündüm açıkçası. Sonra ilk sahnemi çekerken kendi kendine bir şeyler oturdu yerine. Ben de fena bir karakter yapmadım, yani seyrettiğim zaman rahatsız olmuyorum.

Elif Aksakal: Peki başlangıçta bu işi istemeyişinizde prensipleriniz mi devreye girdi, yoksa özgür olamamak mı?

T.K: Özgür olamayacağımı ve beni bir şeyler yapmam için sıkıştıracaklarını düşündüm. Şive yapmak istemiyordum. İspanyol karakterini başka bir yerde konumlandırmak istiyordum. İspanya’ya gitmiş ve başarısız olmuş, tekrar toprağına dönmüş; ama şehirli olmak isteyen, bulunduğu toprağa küsen değil, oradan başkalaşmak isteyen bir adam yapmak istedim. Eyvah Eyvah 3‘te de Ata bu fikri beğendiği için, Serra’yı (Yılmaz) getirdi. O da İspanya’da yaşayabilmem için, onunla evlenip orada kalabilmemi sağlayan başka bir açmaz getirdi. Çok da eğlendik Serra’yla.

Ö.Y: Peki bu hikâyenin devamı gelecek mi?

T.K: O tamamen BKM ve Ata’ya bağlı. Ata, sonuçta hikâyenin yaratıcısı olduğu için, onun içine sinen bir senaryo olursa çekilir diye düşünüyorum. Çünkü üçüncü filmi de çekmeyeceğini söylemişti, ama iyi bir fikir geldi. Dördüncüsü için fikir bulur mu, İspanyol karakteri bu işin içerisinde olur mu, bilemem tabii ki.

Ö.Y: Belki de tadında bırakılır.

T.K: Evet, belki tadında bırakmak isteyebilir. Ata o konularda doygun bir insan bence. Çok yaratıcı birisi, hatta yaratıcılığının çok küçük bir kısmıyla filmi çözümlüyor. Başka türlü filmler de yapabileceğini düşünüyorum. Belki o da bunun için bazı şeylerin olgunlaşmasını bekliyordur. Ben de ilk başrolümü kırk beş yaşımda oynadım.

Ö.Y: Bir kırılma noktası olması gerekiyordur illa ki.

T.K: O kırılma noktasını bazen ömür boyu bekliyorsunuz. Gerçekten inandığınız bir projeyi bekliyorsunuz, bazen hiç gelmiyor. Bazı Yeşilçam oyuncuları otel odalarında perişan hayatlar sürdürüyor ve bunun için feda etmişler hayatlarını. Sektörün bunları yaşamaması lazım, bu kadar emek vermiş insanların belirli bir insani seviyede yaşamasını bu toplumun sağlaması lazım.

Ö.Y: Peki sizin yeni bir projeniz var mı?

T.K: Ben şimdi bir dizide çalışıyorum. Zaman zaman televizyonda çalışıyorum, zaman zaman da çalışmıyorum. Daha çok müzik yapıyorum uzun zamandır ve çok fazla konser veriyorum. Sürekli Anadolu’da dolaşıyorum. Ankara’ya, İzmir’e, Eskişehir’e gidiyorum. Şimdi Batman’a, Antalya’ya, Lüleburgaz’a gideceğim. Hep gezeceğim, kim çağırırsa gitmeye çalışıyorum.

Ö.Y: Önümüzdeki günlerde nerelerde konserler var?

T.K: 7 Nisan’da Hangart’ta, yine Nisan’da Ankara’da, Mayıs’ta Antakya’da, Eskişehir’de konserler olacak. Acaipademler grubum ile de tek başıma da çalıyorum. Tek başıma daha fazla dolaşabiliyorum. O da ekonomik gerekçelerden kaynaklı. Genelde küçük mekânlarda çalıyorum, çok daha sıcak ve içten, herkesle arkadaş olabileceğimiz yerleri tercih ediyorum. Ama tabii ki biletle, geliş gidişimizi karşılayarak ve eve de birkaç kuruşla döneceğimiz şekilde oluyor. Hem yeni açılan mekânlara destek olmak için de gidiyorum, karşılıklı ve çok da iyi giden bir dayanışma ruhu bu. Ali İsmail’in (Korkmaz) doğum gününde Antakya’ya gidip çalmıştım. 10 Temmuz’da tekrar anması olacak ve yine gideceğim. ALİKEV önemli bir oluşum oldu ve giderek de büyüyor, faydası artıyor. Bir sürü öğrenci oradan burs alıyor. Bu bursun karşılığında sosyal aktiviteler yapmakla mükellefler. Bursu, para olarak değil de emekleriyle, dayanışmaya katkılarıyla ödüyorlar. Ali İsmail’in abisi Gürkan Korkmaz bu konuda çok çalışıyor, biz de elimizden gelen desteği veriyoruz. Bu tip oluşumlar toplumun hafızasını sıcak tutan şeylerdir. Ben de Karacaoğlan, Pir Sultan, Kaygusuz, Jacques Reverdi, Puşkin, Pablo Neruda, Machado, Jose Marti gibi dünyanın büyük şairlerinin, ozanlarının şiirlerini çoğunlukla Türkçe, bazen de kendi ana dillerinde besteledim ve onları konserlerde çalıyorum. Bu büyük ozanların yaratmış olduğu bir gökyüzü var. O gökyüzünde hepsi birer yıldız, ben de ayakları toprağa basan ve gözleri de gökyüzüyle bütünleşen bir müzik yapmaya çalışıyorum. Bize bugün dayatılan gerçekliği kabul etmiyorum. O gerçekliği sanatçıların, aydınların, hangi görüşte olurlarsa olsunlar toplumun her kesiminin yeniden kurgulaması ve birbirimizi ayırmadan yaşayabileceğimiz bir dünya için çalışması gerektiğini düşünüyorum. Burada bana düşen bir vazife varsa onu yapmaya çalışıyorum. Sinema için de, televizyon için de kaliteyi yükseltmemiz lazım. Bunun dışında reçel yapıyorum uzun yıllardır. Yine toplumun unutmaya yüz tuttuğu ve hiç kullanmadığı şeyleri kullanıyorum. Mesela, kaktüs meyvelerini, Antakya’dan kebbeti, greyfurtu, kullanıyorum. Yani göze, kulağa ve damağa hitap eden bir dünya yaratmaya çalışıyorum kendime. Bütün yaptığım şey de yaşadığım topraklara bir şeyler katmak, ayakta kalmak, ekonomik bağımsızlığı değil, ekonomiden bağımsızlığı sağlamak üzerine. İnsanların birbirine kıydığı bir çağda sanatla ilgilenmek lüks değildir. Hepimiz sanatla ilgilensek ne savaş olur, ne kırgınlıklar olur. Edebiyatla ilgilendiğiniz için tatlı bir diliniz olur. Böylece kalp kazanmayı da bilirsiniz. Dini, dili, ırkı, mezhebi, yaşı, cinsiyeti, ekonomik statüsü ne olursa olsun insanların birlikte yaşama kültürünü var etmesi için hepimizin çalışması lazım. Burada yapımcılar, medya, televizyoncular, seyirciler, oyuncular, set emekçileri hepsinin aynı masada konsensüs durumuna gelmesi gerek. Bu oluşmadan, sadece set emekçilerinin uğraşıyla bu iş düzelmeyecek, hepimizin “Biz insani şartlarda çalışmak, para kazanmak, bir şeyler üretmek istiyoruz.” demesi gerek. Ben kendi üstüme düşeni yaptığımı düşünüyorum. Sinema-TV Sendikası kırıcı olmadan, kimsenin üstüne basmadan, çok iyi yapıyor bu işi. Ben de Sinema-TV Sendikası’nın üyesiyim ve burada gerçekten işlerin çözülmesini isteyen insanların toplandığını görüyorum. Bu beni ümitlendiriyor. O yüzden nereyi tercih ederlerse etsinler bu sektördeki herkesin örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Yapımcıyla kavga etmeden, dışlamadan, ama tavrımızı da göstererek yapmamız gerek.

Ö.Y: Bu işin içindeki herkesin aynı tarafta olduğunun bilinmesi gerek.

T.K: Set çalışanları da, yapımcılar da aynı gemide; hepimizin birbirine ihtiyacı var. O yüzden artık oturup uzun uzun tartışıp uzlaşmamızın zamanı geldi. Asgari müşterekleri bulup basit yasalar koyup, bunu denetleyen mekanizmaları oluşturup, bu işi bitirmemiz lazım. Burada seyirciye de görev düşüyor, seyircinin de seçici olması, diğer projeleri elimine etmesi gerek ki bu işe gerçekten kafa patlatan insanlar kendilerini gösterebilsin. Ama TV’de dev bir kalite aramıyoruz, süreklilik arıyoruz.

Ö.Y: Bir şeylerin yeri dolsun da, nasıl dolarsa dolsun.

T.K: Hiç değilse o süre keyifli bir şekilde dolsun. Her hafta film çeken birisinden de bir Game of Thrones kalitesi bekleyemeyiz. Bunun hakkında sürekli yazıp çiziyorlar. Bizim koşullarımızda bir Avrupa setinin dayanmasına imkân yok. Bunları yazan arkadaşlarımızı bir gün sete davet ediyorum, gelip şartları görsünler. Ben kalite yüksek demiyorum, ama kalitenin yüksek olması için zamana ihtiyacımız var. Her zaman eleştiri yapılır, ama ben dünyanın hiçbir yerinde eleştirmen heykeli görmedim. Sanatçının heykelini dikersiniz, eleştirmenin değil. Eleştiri benim bir işime yararsa bir anlamı var, sadece yerden yere vurmayla olmuyor.

Ö.Y: Yerden yere vurulması gereken şeyler, dayanılamayacak kadar uçta olan şeyler de var bence.

T.K: Recep İvedik‘i yerden yere vuruyorlar, yedi milyon kişi seyrediyor. Seyircinin umurunda mı o eleştiri? Bu filmler bu kadar gişe yapıyorsa, burada sosyolojik bir gerçeklik vardır, bunu yadsıyarak bir adım ileri gidemeyiz. Ne Şahan Gökbakar’a, ne filmin yapımcısına, ne oyunculara faydamız olmaz. Bir film bu kadar gişe yapıyorsa, yapımcısı açısından başarılı olmuş demektir. Ama başarılı bir film, değerli bir film demek değildir. Bu, karıştırılan bir konu. Değeri yok diye başarısız da diyemeyiz. Bir İstanbul Film Festivali röportajında dahi bu konuyu konuşuyorsak, her yere sirayet etmiş demektir. Bana sorarsanız, insanlar bunu çok yanlış konuşuyorlar. Buradaki sosyolojik gerçekliğin altı doldurulmadıkça, Recep İvedik‘in neden bu kadar çok seyredildiği tartışılmadıkça, empati kurulmadıkça çözüme ulaşamayız. Aynı sorun bugün “Evet” ve “Hayır” diyenlerde de var.

Ö.Y: Karşıdakini suçlamak yerine onu o düşünceye iteni anlamaya çalışmamız gerekiyor yani.

T.K: “Sen neden bunu seyrediyorsun?” diye araştırabilmek ve her şeyi biliyormuş gibi davranmamak gerek. Demek ki her şeyi bilmiyoruz. Sen de başka kaliteli bir film yap ve 7 milyon kişi seyretsin. Ben o formülü bilmiyorum, benim filmim 7 milyon seyredilsin gibi bir iddiam da yok. Sadece değerli bir film yapmak istiyorum, başarısını zaman gösterir. Yazı Tura vizyona girdiğinde 268 bin seyredildi ve büyük bir ekonomik başarısızlıktı; ama film çok değerliydi. Ben apolet olarak taşıyabiliyorum o filmi, iyi ki Uğur (Yücel) abiyi dinlemiş ve orada olmuşum diyorum. Bunlar çok değerli şeyler, ama para kazanılamadı ve Uğur abi çok üzüldü. Bütün varını yoğunu satmıştı o film için. Ama Yazı Tura, bu ülke sineması için unutulmazlar arasında yerini aldı.

Ö.Y: Zaten o filmin parasal açıdan başarılı olabilmesi için, kendisine hedef kitle belirlemesi, o kitlenin çok iyi analiz edilip onlara hitap eden şeylerin bilinip öyle bir film yapılması gerekiyor.

T.K: Şimdi bunları konuşurken Recep İvedik için aynı soruları sormazsak, hata yaparız. Eleştirenler çok mu akıllı, onu izleyenler çok mu aptal? Hitap ediyor demek ki, olay burada. Oradaki seyirci neden onu izlemekten zevk alıyor?

Kendi hayatından bir parça bulanlar izliyordur büyük ihtimalle.

Sen kendinden bir parça bulmuyor olabilirsin, ama o buluyor. Gerçekten felsefi, sinemasal, sosyolojik, psikolojik çözümlemeler yapılabilir ve hiç hoş sonuçlar çıkmayabilir. Bu da toplumun yansımasıdır. Dersimizi çalışmıyoruz ve hemen aşağıya düşürmeyi hedefliyoruz. Bu durum, bu ülkenin en büyük problemi: Yaratıcı eleştiri mekanizmalarını yeterince çalıştıramamak. Eleştirdiğiniz iş artık bitmiş, bunu konuşmayı bırakıp sonraki adımın ne olacağını konuşmalıyız. Seyirciyi, dinleyiciyi hep bölüyoruz, bölmekten küçücük hücrelere döndük. Bizden farklı olanı, “farklı olma hakkının” da olduğunu kabul etmemiz gerek. Sonra da masaya koyup tartışacağız. Ben kendi adıma böyle yapıyorum: Oğlumla da, sevdiklerimle de, çalıştıklarımla da göz seviyesinde konuşmaya çalışıyorum.

Sorularımı yanıtladığınız için çok teşekkür ederim, umarım ifade ettiğiniz gibi, sorunları bir an önce çözüme ulaştırmak için harekete geçilir.

 

Özlem Yenilmez

Özlem Yenilmez

1994'ün Ağustos sıcaklarında, Ankara'da doğdu. Küçüklüğünden beri hep "Yaptığımın daha iyisini nasıl yapabilirim?" sorusuna cevaplar aradı. O sırada okudu, izledi ve önüne gelen yerde yazdı. Bunları yaparken bir baktı ki İstanbul Üniversitesi'nde Gazetecilik bölümüne düşmüş. Ama anladı ki gazetecilerle yolları ayrıydı. Arayışını sinemayla tamamladığını görünce de Fil'm Hafızası ile yollarını birleştirme kararı aldı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Mary Poppins Returns'den İlk Fotoğraflar Geldi!

Sonraki yazı

Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni'nin Restore Edilmiş Hali Youtube'da!