İtalyan Sineması bana hep soğuk gelir. Çok sevdiğim nice İtalyan filmleri olsa da çekicilikle sanat arasındaki dengeyi çok az kurabilmiş bir sinemadır. ‘Seyir zevki’ denilen, izleyiciyi sinemaya çeken o sihirli histen yoksun bulurum İtalyan filmlerini, her ne kadar bazıları sanatsal gücüyle kendine hayran bıraksa da.

Hungry Hearts (2014) İngilizce olsa da, kanındaki İtalyanlık her açıdan belli olan bir eser. Yönetmen Saverio Costanzo ortaya garip bir film çıkarmış. Filmin tek plan-sekanstan oluşan uzun başlangıç sahnesinde iki ana karakterini, oldukça pis kokan küçük bir restaurant tuvaletinde sıkıştırarak tanışmalarını sağlıyor. Ama garip olduğu kadar yaratıcı da olan bu başlangıç sahnesinin filmin geri kalanıyla hiç alakası yok. Aslında daha en başından zeki, üzerine düşünülmüş ama garip ve seyircisine isteği dışında mesafeli bir film izleyeceğinin ipuçlarını vermiş oluyor Costanzo. İsteği dışında diyorum, çünkü film boyunca aslında kurmayı planladığı atmosferi kuramıyor ki vurucu olması amaçlanan ilk sahne de vurucu olamıyor. O iki karakterin bir ilişkiye başlayacağını sezinlesek de ortada herhangi bir işaret bulamıyoruz.

hungry-hearts-adam-driver-alba-rohrwacher

Jude (Adam Driver) ile Mina’nın (Alba Rohrwacher) ilginç tanışmaları ile başlayan ilişkileri, Mina’nın hamile kalmasıyla farklı bir boyuta evrilir. Apar topar evlenen çift doğacak bebeklerinin heyacanını yaşamaya başlar. Avrupalı olmanın getirdiği rahatlıkla sezgileriyle ve doğal şartlarda yaşamayı seven Mina’ya karşılık Jude, bir Amerikalı olarak kurallara uygun yaşamayı tercih etmektedir. Doğum öncesi gittiği bir falcıdan çocuğunun ‘indigo çocuk’* olacağını öğrenen ve Jude’a kadar hep yalnız bir hayat geçirmiş olan Mina’nın, bu iki faktörün birleşimiyle bebeğine olan düşkünlüğü farklı bir boyut alır. Çocuğuna et yedirmeyen, ilaç dâhil dışarıdan alınan hiçbir şey vermeyen ve aşırı korumacı davranan eşini çok sevmesine rağmen Jude, onun bu tutumundan çocuğu adına endişe duymaya başlar.

Filmin ele aldığı konu oldukça güncel, konuyu işleyişi de oldukça başarılı. Kadın ile erkeğin toplumdaki konumu ile teknolojik yeniliklerin ve bilimin ne kadar doğru/güvenilir olduğu hakkında rahatsız edici bir film izliyoruz. Geçen ay ülkemizde tartışılmaya başlanan ‘bebeklere aşı yapmanın ne kadar sağlıklı olduğu’ konusu da filmin bu yaklaşımını destekler nitelikte. Sonuçta bilimin her dalı ve konusu tartışmaya her zaman açıktır. Hele konu insan, hatta üzerlerine titrediğimiz çocuklarımız olunca iş daha da hassaslaşıyor. Mina’nın yaptırdığı ultrasyondan sonra Jude’a “Doktorlar belki onu görebilir ama bu, onların bebeğimizde ne sorun olduğunu anlayabileceği manasına gelmez!” diyerek önemli bir noktaya değiniyor. Bazen fiziksel bir belirti olmasa da insan hasta olabilir, hele bu durumu anne karnında algılamak daha da zordur.

Diğer taraftan bilhassa doğum sonrası Mina’nın bebeğine olan davranışları ve yetiştirme biçimi radikalleşiyor. Doğal olarak Jude ve seyirci, Mina’nın bu davranışlarını abartılı ve bebeğe zararlı olarak görüyor. Çünkü Mina bebeğini içinden geldiği gibi yetiştiriyor, (doktorlarınki dâhil) hiçbir tavsiyeye kulak asmadan alışıldık normların dışına çıkıyor. Peki bu durum ne kadar yanlış? Ya Mina, bir anne olarak doğruyu yapıyorsa? Ya seyirci olarak biz, Mina bir kadın olduğu ve olağanın (Olağan, ne kadar doğrudur?) dışına çıktığı için onun davranışlarını eleştiriyorsak? Bu durum, ataerkil toplumun yüzlerce yıldır kadına olan bakış açısını simgelemiyor mu? “Kadın kısmının saçı uzun, aklı kısadır.” düşüncesinden çok da farklı bir bakış açısı değil sonuç olarak.

Tabii Jude’un haklı olma ihtimali de var. Costanzo’nun senaryoyu peliküle aktarırken düzgün yaptıklarından biri de olaylara nesnel bakabilmesi. Böylece farklı seyirciler, kendi bakış açılarına göre filmi yorumlayabiliyor. Yani filmin kendisi bir nevi turnusol kâğıdına dönüşüyor. Bu tutumu ve yukarıda bahsettiğim konuları tartışmaya açması bile filmi izlenmeye değer kılıyor.

hungry-hearts-adam-driver

Lâkin filmde bariz bir seyir zevki eksiği var. Bir psikolojik gerilim olarak kurgulanan filmin, izleyicisini neredeyse hiç gerememesi çok ciddi bir eksiklik. Anlatılanların önemi, bunların değişik açılardan yorumlanabilecek kadar farklı katmanlara (Mesela Jude-Mina üzerinden Amerika-Avrupa karşılaştırmasına gidilebilir) sahip olması, iki baş oyuncunun da karakterlerini başarıyla yansıtabilmesi böylece güme gidiyor. Çünkü bu eksiklik filmin etkisini azaltırken, geniş bir kitle tarafından izlenebilme ihtimalini de düşürüyor. İzledikten sonra filmi, kariyerinde benzer bir yapıya sahip Rosemary’s Baby (1968) gibi bir şahesere imza atan Roman Polanski yönetseydi nasıl olurdu diye düşündüm uzunca.

*: İndigo çocuk; sahte bir Yeni Çağ teorisine göre özel, sıra dışı ve bazen doğaüstü özelliklere veya yeteneklere sahip olduğuna inanılan çocuk.

Artun Bötke

Artun Bötke

1984'te İzmir'de doğdu. 2008'de İTÜ Makine Mühendisliği'nden mezun oldu. Halen mühendislik yapmasına karşın, çocukluk tutkusu sinemadan hiç vazgeçmedi. Sinema üzerine düşünmeyi, eleştiri ve denemeler yazmayı hep sürdürdü. Kendi sitesinde bunların yanında gezi yazıları başta olmak üzere, hayatından notlar yazmaya devam ediyor. Öncelikle de kendini 'koca evrende yaşayan küçücük bir insan' olarak tanımlıyor.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Salt Beyoğlu'nda Perşembe Sineması | Eylül - Ekim

Sonraki yazı

Eye Film Museum | Amsterdam