Geçtiğimiz haftalarda vizyona giren Karışık Kaset’in hikâyesini, kitabın yazarı Uygar Şirin ve filmin yönetmeni Tunç Şahin‘le konuştuk. Kitabın hikâyesinden başlayıp, filmin yolculuğuna uzandığımız sinemayla dolu dolu geçen söyleşide, Karışık Kaset’in yanı sıra, film izlemenin ve yazmanın inceliklerinden, Türkiye’deki sinema sektörüne kadar keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar…

Söyleşi ve Fotoğraflar: Sezen Sayınalp ve Kaan Denk

1

Sezen: “Karışık Kaset”, yazım aşamasında nasıl ortaya çıktı?

Uygar Şirin: Ben, Ulaş kadar olmasa da bugünkü hâliyle hâlâ playlist hazırlamaya falan meraklıyım. Arada kendime de hazırlarım. Hatta –böyle bir şey şart olduğundan değil tabii ama- yazdığım her şeyin kendisine ait bir playlisti vardır. Mesela Ses’in (y.Ümit Ünal, 2010) senaryosunu yazdığım süreçte Ses’in bayağı ciddi planlanmış bir playlisti vardı. Tabii bunlar filmde kullanılsın diye değil. Ben, onu yazarken dinlerim. Örneğin, Derya karakterinin nereden nereye gittiğini, senaryodaki yolculuğunu o şarkılarla takip edebiliyorsunuz. Bunlarla uğraşırken aklıma bir karışık kaset fikri geldi. Karışık kaset, genelde âşık olduğun birine derdini anlatamadığın zaman ya da anlatmış olmana rağmen bir güzellik, bir hoşluk yapmaya çalıştığın durumlarda hazırlanan bir şey. Aslında zaman geçiyor, insan büyüyor, yaşlanıyor ve bunu sürekli başka insanlara hazırlıyorsun. Yani ayrılıyorsun, yeni bir insanla birlikte oluyorsun, başka birine karışık kaset hazırlıyorsun. Şarkılar değişiyor ama eylem aynı… Bunu düşünürken “Öyle bir durum olsa ki birisi, hep aynı kişiye hazırlıyor olsa?” fikri geldi. Ve en başta bu cümleden çıktı. Sonra “Nasıl olur da aynı kişiye hazırlar?” sorusuyla “O zaman arada görüşmüyor olsunlar”a gitti. Çünkü yani 20 yıldır ilişkisi devam eden birisinin sürekli kaset hazırlaması çok ilginç bir hikâye değil. Sonra 10 yılda bir karşılaşmalarına karar verdim. Aslında çoğu hikâyede, romanda, senaryoda ilk kıvılcım pek hatırlanmaz ama “Karışık Kaset” için böyle çok net bir an var.

Sonra roman olarak yazmaya başladım. Pek içime sinmedi. Sayfaları beşer – onar attım. Bir ara senaryo olarak yazdım, o da okuttuğum insanlardan çok iyi tepkiler almadı. “Olmayan bir şeyler var.” dedim ve bir buçuk yıl falan bir kenarda durdu öyle. Tabii bu bahsettiğim kıvılcım 2009 – 2010 civarında. Sonra 2013’te bir daha girdim. Ulaş’ın olayı bugünden geriye bakıp anlatması gerektiğini bulunca her şey yerli yerine oturdu. Girişteki, başta olmayan bir yarım sayfalık “Her anını hatırlıyorum…” diye başlayan kısmı yazdım. Ondan sonra akmaya başladı.

Kaan: Senaryo olarak da yazmayı denediğinizi söylediniz. Film macerası nasıl başladı peki?

Uygar Şirin: O senaryo hâlini geride bıraktıktan sonra artık hiç senaryo olarak düşünmedim; tamamen roman olarak düşündüm. Roman yayınlanmadan önce zaten benim daha önceki romanlarımı da diğer işlerimi de okuttuğum bir arkadaş çevrem var. Son hâline getirmeden önce mutlaka fikirlerini alırım. Tunç da, Ersan (Çongar) da okumuşlardı. Hatta Tunç’la çok uzun bir konuşma da yapmıştık telefonda. Benim durduğum yere çok yakın yorumlar yapmıştı kitaba. Biz de hep kısa filmlerde, Ses’te falan birlikte çalıştığımız için o zamanlar zaten bir şeyler konuşulmaya başlanmıştı daha kitap yayınlanmadan. Yayınlandıktan sonra sanıyorum gelen tepkiler de bu yönde bize biraz cesaret verdi. Sonra da 2014 yılı içerisinde BirFilm için bir film çekme projesi çıkmıştı ve daha ciddi konuşmaya başladık. Daha doğrusu ben pek konuşmadım ama “Yaparsanız ne güzel!” dedim. (gülüşmeler) Ardından yönetmenin Tunç olmasıyla birlikte bu yılın başından itibaren proje tam gaz gitti.

Sezen: Sizin kitapla buluşmanız ve filme dahil oluşunuz nasıl oldu?

Tunç Şahin: Kitapla buluşma kitabın kendisinden önce oldu aslında. Uygar benim 15 yıllık arkadaşım. Ben İTÜ Sinema Kulübü’ndeyken bize konuk olarak gelmişti. Kaan’la (Ege) birlikte gelmişti. Kaan da şu an iş arkadaşım. Yani onlar bir şekilde ailem gibi. Bu arada Uygar, Kaan’la tanışıyordu halihazırda. Ben sinema televizyon okumadım ya da benzeri bir şey okumadım ama okullu sayıyorum kendimi İTÜ sayesinde. Bölümden hiç memnun değildim. Daha doğrusu elektrik mühendisliği yapacağım bir gelecek görmüyordum kendimde ama sinema kulübünde bir sürü insanla tanıştım. Onların bir kısmı hâlâ sektörün içinde duruyorlar. Bunu da her yerde anlatıyorum. Mesela Tülin Özen de bizimle aynı dönemden, Milliyet’ten sinema eleştirmeni Nil Kural da. Kemal Ural bizim dağıtım müdürümüz. 6-7 kişiyiz böyle. Uygar’la da o dönem tanıştık. 2009’da Ses’i çektik, 2010 Mart’tı galiba vizyona girdi. Sonrasında “Biz ne yapmak istiyoruz?” diye konuştuk. Uygar’ın genelde ‘şöyle bir şey yapmayı düşünüyorum böyle bir şey yapmayı düşünüyorum, elimde şöyle bir şey var’ diye fikirleri olur. “Roman olarak düşündüğüm bir şey var” dedi. O zaman “Karışık Kaset” diye bir şey çok hafif başlamış gibiydi. Taslak gibi okuduğumuzu hatırlıyorum. Ersan, ben ve Kaan değerlendirmiştik. Sonra kaldı. Uygar bir süre sonra onu roman yapmaya karar verdi. Basılmadan bir süre önce okudum ben Karışık Kaset’i. Çok beğendim. Herkesin romanla ilgili yorumuna benziyor benim yorumlarım. “Bir oturuşta okudum” gibi şeyler söylüyor insanlar. Ben de bir uçak yolculuğu sırasında bir kerede okudum tamamını. Sonra çok uzun bir telefon konuşması yaptık beraber ama aklımda böyle bir şey yapmak hiç yoktu. “Bundan çok güzel film olur” muhabbeti vardı. 2013’te Sadece Tek Bir Gün‘ü yaptım. Kısa filmdi o. Ondan sonra ben başka bir kısa film üzerine çalışıyordum. Onlar başka bir şey yapıyorlardı. Uygar başka bir şey uyarlıyordu ama bir senaryo taslağı daha yazmış durumdaydı Uygar bununla ilgili. “Bunu yapsak mı ya?” gibi bir şeye döndü. Sonra bir taslak daha yazdı, onu okudum. Bunun film olması fikri böyle başladı yani. BirFilm olarak yapmaya çalıştığımız projelerin içine girdi ama benim yönetmenliğim diye bir şey söz konusu değildi. Başka bir yapımcı vardı bir ara projede. Ben uzaktan uzağa ilgileniyordum; ama sonra benim projemle ilgili bir takım zamanlama ve finansman sorunları oldu. Sanırım başka bir yapımcı dahilinde yapılmasıyla ilgili bir takım zamanlama sorunları oldu.  Derken Engin (Ertan), bir gün Uygar’la konuşurlarken söylemiş “Tunç mu yapsa?” diye. Uygar beni aradı. “Sen mi yapsan?” diye sordu. “Ciddi mi söylüyorsun?” dedim. “Evet, bence çok mantıklı.” dedi. Sonra hiç o gözle okumamıştım diye bir daha hem taslağı, hem romanı okudum. “Tamam ben yaparım bunu, güzel olur.” dedim. Beraber çalışıp senaryoyu beraber yazabilir miyiz diye baktık. Ben bir eksende bir şey anlatmak istiyorum ama zaten o halihazırda anlatmış o hikâyeyi. Tamamen ve kendisi için kapalı bir şekilde gidiyor. O yüzden beraber çalışmak bayağı uzun sürecek gibi oldu. Hem o sırada çalıştığı başka bir proje vardı, hem de bunu bu yaz çekmek gibi bir isteğimiz vardı. Uygar bir süre sonra “En iyisi  bunu sen yaz, daha hızlı olacak, ben bir şekilde dahil olurum.” dedi. Ben de kendim yazmak için oturdum ve oturunca fark ettim ki birisini daha istiyorum. Yine hepimizin ortak arkadaşı olan Mert Atalay senaryo işleriyle çok ilgilidir. Senaryoyu onunla yazmaya karar verdik.

Sezen: Uygar Şirin ne kadar ve nasıl dahil oldu bu sürece?

Tunç Şahin: Uygar hiçbir zaman uzakta kalmıyor. İhtiyacın olduğu zaman bir şekilde sana zaman ayırabilen biri. Önce, “Bunu ben yapacaksam her şey değişebilir, ona hazır mısın? İstiyorsan duralım.” dedim. Uygar da “Ben eminim, sen istediğin gibi yaz.” dedi. Mert’le oturduk, konuştuk. Önce yüzde yüz bağlı kalmak istediğimiz şeyler neler, onlara karar verdik. Bugün hâlâ onlarla ilgili olarak seyircilerin de yorumları geliyor. “Şunu niye yapmadınız? Filmde bu niye yok?” gibi sorular geliyor. Kitaptaki zaman çizgisi (1990, 2000, 2010) olacak diye karar verdik. Aradaki başka şeyleri anlatmak ya da araya yeni bir şey eklemek gibi bir derdimiz yoktu. Kitapla ilgili değişmeyecek şeyler var, Feride ve baba gibi. Onları seçtik. Kitaba alternatif olarak gördüğümüz Ulaş’ın babasıyla olan hikâyesi daha ön planda olacaktı. Geri kalan her şey senaryonun ihtiyacına göre biçimlenecek diye konuştuk. Başta bu fikri Uygar’a anlattık. Sonra çok uzun süre bir daha hiç konuşmadık, birinci draftın tamamını yazıp bitirinceye kadar. Birinci draftı yazıp bitirdik, bu süre içersinde beraber Berlin Film Festivali’ne gittik. Aynı evde kalıyorduk tüm ekip. Hiç konusu bile açılmadı sanki biz uyarlamıyoruz gibi. Sonra birinci draft bitince, Mert’le beraber gönderdik. Uygar okudu hemen notlarını aldı ve toplantı istedi. Ben endişeliydim açıkçası ilk toplantıda; çünkü neyi ne kadar değiştirdiğimizi bilmiyordu. Bu arada şu anda gördüğünüz film 108 sayfadan oluşan bir uyarlama. Bizim ilk yazdığımız draft 140 küsür sayfaydı. Uygar okudu. Bu ilerleyebilir bir senaryo dedi. Devamındaki dâhili de şöyle oldu: Biz yeni draft yazdıkça gönderdik, o okudu; ama ben ne yazsam Uygar’a gönderirim zaten. Ben, onun fikrine sadece romancı olarak değil, eleştirmen ve senarist olarak da güveniyorum.  Mert de öyle. Bir takım önerileri oldu ama ben sonraki süreçlerde hiç şunu hissetmedim: “Arkadaşlar bu yazdığınız romanda yok ama…” gibi bir şey hiç söylemedi. Her zaman filmdeki dünya dâhilinde konuştu.

Aynı zamanda Uygar da başka bir kitap uyarlıyordu o süre içinde. Kitap uyarlarken belli şeylerden vazgeçmek zorunda kalacağınızı, belli şeyleri yeniden yaratmak zorunda kalabileceğimizi bildiğini birinci elden deneyimliyordu. Elbette biz kendi Ulaş’mızı ve İrem’imizi yarattık. Hikâyeyi Acıbadem’den Pendik’e taşıdık. Çocukların servis beklediği apartman, benim annem ve babamla oturduğumuz ve benim küçükken servis beklediğim apartman. Zaten Uygar da bu değişiklikleri öngörebiliyor. Senaryosunu kendi yazsa dâhi, yönetmen kendi yorumunu koyabiliyor. Her şeyin doğası var ve kitap uyarlamanın da doğasından birisi bu. Son tahlilde Uygar, kitaptan his olarak çok uzaklaştığımızı düşünmüyordu. Nispeten sadık bir uyarlama olduğunu düşünüyordu. Ben bilmiyorum mesela sadık bir uyarlama olup olmadığını; çünkü biz filmin sadık bir uyarlama olup olmamasıyla ilgilenmedik. İlk draftı geçtikten sonra, Uygar’ın onayı olduktan sonra, kitapta böyle bir şey vardı yoktu gibi şeylere takılmadık. Sadece ana kurallarımızı çiğnememeye özen gösterdik. 1980 de olacak filmde, 2020 de, gibi şeyleri zaten tartışma dışında bırakmıştık; ya da sürekli geçişler olacak, bir takım flashbacklerle ya da paralel kurguyla anlatılacak diye bir şey düşünmedik. Onun dışında canımız ne istiyorsa onu yaptık. Kitabı sevdiğimiz için galiba çok uzaklaşmadık.

Kitapta müzikle ilişki Ulaş için çok daha organik tabii ki. Sinirlendiği bir günün akşamında öfke dolu şarkılar kaseti de yapabilir Ulaş. Her şeyi müzik üzerinden ifade ediyor. Bu kitap bilinç akışıyla yazılmış; o yüzden olduğu gibi kafasının içindeyiz Ulaş’ın. Sürekli olarak herhangi bir şeyle kurduğu ilişkiyi bir şekilde duyabiliyoruz. Filmde bu olmadığı için bir noktada bazı şeyleri görsel olarak verip hikâyenin diğer taraflarına geçmek gerekiyordu.

Kaan: Tam da bu noktada kitapta adı geçen şarkıları filmde duyabiliyoruz. Filmin böyle bir artısı var. Bu farkı nasıl kullandınız?

Tunç Şahin: Bu şarkıların hepsini kullanmak gibi bir dünya yok tabii, onu biliyorduk. Ne senaryosal olarak böyle bir şey var, ne zaman olarak. Para olarak hiç yok. Çok pahalı bir şey şarkı kullanmak. Gerçekten çok pahalı. Biz geri kalan şeyleri hesaplarken şarkıların biçim ve içerik olarak bize yarayıp yaramamasını düşündük. Bir yerden sonra ‘nasıl Nazan Öncel olmaz, nasıl o olmaz, nasıl bu olmaz’a dönebiliyor. Onun sonu yok. Keşke Zerrin Özer de olsa, Ahmet Kaya da olsa… Ben her şarkı için hep bir manası olsun diye dikkat etmeye çalıştım. Mesela film “Dünya Dönüyor”la başlıyor. Ulaş’ın görsel dünyasını oturttuktan sonra onun heyecanlandığında hep bir dönme halinde olması, her şeyin dönmesi durumu var. Ulaş’ın 2010’da yeni bir adam olduğunu gördüğümüzde Tarkan’dan “Öp” çalıyor. “Bu yeni ben miyim?” sözleriyle… Yeni bir adam görüyoruz biz orada. Gelinin kız kardeşi delirdiğinde “Takılma” diye bir şarkı çalıyor. “Yalnızlık Ömür Boyu” diye bir şarkı çalıyor babanın odasında. Bunların elbette seyirciye geçmesi gerekmiyor ama biz biçimle ilgili bir şeye binlerce şarkı içinden karar verirken benim dikkat ettiğim şey oydu. Bir yerden filmle ilgili bir paralellik kurabilir miyiz şarkılarla diye. Bir ara istediğimiz şarkılarla ilgili bir takım şeyler konuştuk. Mesela “Hoşgeldin” olacak mı olmayacak mı diye. Çünkü her şarkının dört hakkı var: Söz, müzik, yayıncı ve yorumcu. Bu da dört ayrı para demek oluyor. Söz ve müzikten alıyorsun ama plak şirketinden de ayrı izin alman lazım. Bazen alamayabiliyorsun. Çok zorlandık; ama sonunda benim istediğim bütün şarkıları koyduk. Şu da olacaktı ama olmadı dediğim bir tane şarkı var, o da Işıl German’dan “Aşkın Kederi”. Onun da sorunu parasal değil. Türkiye’deki haklarıyla ilgili bir sorun var. Şarkı bir Yunan şarkıdan coverlanmış ve 70’lerde yapıldığı için telif işlerini atlamışlar. Onun yerine orijinal score yaptırdık zaten çok da güzel oldu. Bir de bu bir müzik belgeseli filmi değil. Böyle bir iddiası yok. Türkiye’deki pop müziğin tarihini belgesel niteliğinde ortaya koymuyor; ama ister istemez 90’lar 2000’ler ve 2010’lardan bir takım şeyler koymamız gerekiyordu. 1990’lar pop müziğin pop ettiği zamanının hemen öncesi. 90’lar dediğimizde sadece Aşkın Nur Yengi var. Aşkın Nur Yengi’den hemen sonra patlıyor pop müzik. Aslında önceki dönemlerden babalar gerekiyordu bize. Mesela MFÖ, Barış Manço, Maria Rita Epik, Nilüfer gibi… 2000’de pop müzik artık içeriğinin boşaltılmaya başladığı bir şekilde üretildiği için bir şeylere ihtiyacımız vardı. Benim amacım en başından beri dönemleri küçümsemek değildi. Ulaş’ın babasının tavrı o. Belli bir dönemi küçümsemek. Tarihsel olarak baktığımız zaman her şeyin kendine göre bir değeri ve anlamı var. Atilla Taş’ın canlandırdığı Egemen karakterinin söylediği şarkı, oradaki o içi boşaltılmış sözlerden oluşuyor ama aslında şarkının sözlerinde neredeyse bir önceki kısma atıflar var.  Atilla Taş, sözlerin sonunda “her şeyin zamanını bekle hiçbir şey yok olmuyor” derken aslında o bölümün sonunu söylüyor. 2000’li yıllara tü kaka diyelim gibi bir durum da yoktu yani. 2010’da hayat tekrar değişiyor. O zaman da Tarkan’lar, Hande Yener’ler, Mustafa Sandal’lar filan çalmaya başlıyor. En sonda da daha rock bir halde, Bubituzak ve Duman’la beraber bitiyor.

Kaan: Egemen’i yalnızca klip çekiminde görseydik seyircinin gözünde karikatürize kalabilirdi. Ancak ardından Ulaş’ın yaptığı söyleşisiyle Egemen’e konuşma hakkı da veriyor film.

Tunç Şahin: Ona aslında karikatürize gibi bakıyor Ulaş. “Bir hikâyesi de mi var şarkının?” filan diyor ama “Dinlemesini bilirsen her şey orada, her şey zamanını bekliyor, aşk yok olmaz şekil değiştirir.” gibi şeyler söyler söylüyor. Çok da saçma sapan bir şey söylemiyor aslında orada; ama Ulaş onu duymaya hazır değil. Bütün karakterler öyle, bir yolculuğa çıkmadan önce ona hazır değiller. Onu anlaması için bir gece geçmesi gerekiyor. Ertesi gün yazdığı yazının içinde ondan alıntı var. “Her şeyin zamanını bekle” gibi bir şey yazıyor. Dün deli saçması olarak duyduğu o cümle, ertesi sabah “Hayat, sana teşekkür ederim!” diyebileceği ve hayatın anlamını bulduğu bir şeyin içine taşınıyor, İrem sağolsun. Mesela kitapta Egemen diye bir karakter yok. Film için öyle bir şey olduğunu görsel bir şeyle anlatmak gerekiyordu. Bir de geçiş için çok keskin bir durum istiyordum. 90’lardan 2000’lere geçtiğinde gerçekten film kopmuşcasına bir durum istiyordum. Atilla Taş’ın var oluşu gerçekten onu yaratıyor. Seyirci çünkü gülüyor, “Ne oluyor ya?” diye bir tepki veriyor. Bu, benim sevdiğim ve özellikle istediğim bir etkiydi.

2

Sezen: Oyuncu seçiminde nelere dikkat edildi?

Tunç Şahin: Ana cast için (İrem, Ulaş, Ulaş’ın babası ve annesi) en büyük kriterim konuşabildiğim oyuncular olması lazımdı. Hayatta öyle bir şey vardır ki mesela çok seversin ama bir şekilde konuşma akmaz yani diyaloğa geçemezsin bazı insanlarla, böyle bir anlaşamazsın. Bunu ben bazen bazı şeylerle yaşıyorum. Çünkü kafamda o karakterler çok netti ve o karakterleri herkesin tanıdığını düşünüyorum. Oyuncuların kendi karakterlerini yaratmaları gerektiğine inanıyorum ama onu anlatamazsam, konuşamazsam tıkanacağımı hissettim. O yüzden bütün bu dört karakter için de aklımıza gelen isimlerin hepsiyle çok uzun konuşmalar yaptık. Bunlar içinde rekor uzunlukta olanlar galiba Sevinç Erbulak’la yaptığımız. Sarp’la (Apak) iki saatin üstünde konuştuk. Özge’yle (Özpirinçci) yine çok uzun konuştuk. Bülent Abi (Emin Yarar) çok uzun beni konuşturdu. Karakterin bütün değişiminin nasıl olduğunu duymak istiyordu, benim anlatmamı istiyordu. Bütün konuştuğum kişilerde esas önemli olan ne konuştuğumuzdu. Bunun içinde her şey var. Sarp’la konuşurken, onun oyuncu olarak endişeleri, artıları eksileri… Sarp da Özge de inanılmaz dürüst insanlar ve çok açık konuşuyorlar. Sarp her şeyi masanın üzerine döktü. Benim endişelenebileceğim şeyleri kendisi cümle haline getirdiği için, her ne olursa olsun -bu adamla çalışırız çalışamayız bir kenara­- aynı dili konuşuyor oluruz. Anlar diye tahmin ettim ve hiç yanılmadım. Ulaş’ın kolay sevilebilir ve hoş bir adam olması gerekiyordu ama manken fiziğinde bir adam olamaz Ulaş. Ben seyirci tepkisinden ve tanışanlardan da biliyorum, Sarp hoş ve çok kolay sevilebilir bir adam. Yüreği çok geniş çünkü. Ben ne down olduğunu gördüm ne de en ufak bir şeyi geri çevirdiğini gördüm. Gizli bir sürü yeteneği var. Çok güzel bir sesi var. Diziden gelen bir alışkanlık galiba, vücuduna çok hakim. Mesela “Sarp o göz kırpmayı yaptın ama Yalan Dünya’daki karaktere benzedi.” dediğin zaman, o mimiği bulup onu bir daha yapmamayı başarıp, buna rağmen aynı ışığın altında kalıp oyununa devam edebiliyordu. Şunu söylüyorum genelde oyunculukların beğenilip beğenilmemesiyle ilgili, beğeniliyorlarsa onların sayesindedir, beğenilmiyorlarsa da sorumluluk bana ait. Özge bayağı net bir şekilde İrem’i oluşturdu ve benim tanıdığım kadar iyi tanıyor İrem’i. Onun anlattığı İrem de bayağı tutarlı bir İrem. “İrem saçını böyle yapar mı?” gibi sorular sorabiliyor mesela. Özge her şeyi sorar bu arada. Bütün senaryoyla ilgili her şeyi, kendisiyle ilgisi olsun olmasın. Bütün oyuncular, gerçekten merak ettikleri şeyleri çekim öncesinde sorup sette hiçbir şey sormadılar. Diğer oyuncuların hepsi için acayip audition yaptık. Egemen’in yanında menajer bir kız vardır mesela röportaja götüren, onun için mesela 20 kişiyle filan görüştüm ve Nagehan’la çalıştık. Sondaki kafedeki arkadaşların hepsi için de öyle. 2010 yılında barda Asuman Krause’den “Tenimizin Uyumu”nu isteyen ve sonra “Piç!” diyen kız için yaklaşık 10 küsür kız bana gelip “Piç!” dedi. Çocuk oyuncularda görüştüğümüz kişi sayısı 100’ün üzerinde. Oyuncu seçimi en az eleştiri aldığımız yerlerden birisi zaten. Bir takım temel oyuncularla ilgili bir sorunları yoksa insanların, yan oyuncular da dahil olmak üzere çok olumsuz bir şey duymadım.

Bu arada –toplam 6 draft yazdık galiba senaryoyu- onların sorduğu sorulara göre şekillendi. Mesela Özge’nin, Ulaş tekneden atıldıktan sonra İrem’le iskelede konuşurken bir sahnesi var ya. Özge o sahne için “Tirad gibi olmuş!” dedi. “Bu kız bunu mu söyler?” dedi. Hepsiyle şöyle bir anlaşmamız vardı; setten önce tüm soruları konuşucağız sette bir daha bir şey konuşmayacağız. Tabii ki sette her şeyi söyleyebilirler ve set demokratik bir ortam olmalı. Her ne kadar yönetmen yönetiyor olsa da temel şeyleri sette tartışmayacağız. Oraya sette bir draft daha yazamayız. Onların ne hissettiklerini bayağı önemsedim, çünkü o kadar önemli ki onlar için bir karakterin her söylediği, her yaptığı şey… Bir şekilde saygı duymak gerekiyor. Benden ziyade Özge Özpirinçci’nin ağzında iyi ya da kötü söylediği şey olarak anılıyor çünkü. O zaman söylenebilir bir şey vermek zorundayız.

Kaan: Romantik-komedi türü içinde filmi nasıl görüyorsunuz ve genel olarak romantik-komedi türünü sinema içerisinde nereye koyuyorsunuz?

Biz elbette “Romantik-komedi ne, iyisi nasıl yapılıyor?” diye düşündük. Bir yerden sonra filmin türünü tanımlamak biraz limitleyen bir şeye dönüşüyor. Nelere romantik-komedi diyebildiğimizi bilmiyoruz ya. O yüzden ben onu kaldırıp bir kenara koymak istedim. Biz bir film yapıyoruz, bir hikâye anlatıyoruz ve bunun kendine özgü, tatlı bir tonu var. Satır satır incelediğimiz, defalarca kez seyrettiğimiz romantik-komediler oldu. Bu film romantik-komedi janrında mı, emin değilim. Mesela romantik komedi der misiniz bu filme? Bir tarafta Frankie and Johnny (1966) var, bir tarafta Notting Hill (1999) var. Bir tarafta bir ton Güney Kore romantik-komedisi var. Onlar da çok iyi yazılmış filmler. O skala çok geniş. Biz bir ton tutturmak istedik ve ben şu an barışığım filmle. Bu seyirciye ne kadar geçti bilmiyorum ama bana göre o tutturmaya çalıştığımız ton var bu filmde.

Kaan: Film anaakım çerçevenin içinde bir yerde duruyor ama bunu sıkça yeren bir tarafı da var. Tür filmi kalıplarında durmayan bir film. Mesela İrem herhangi bir romantik-komedide rastlayamacağımız bir esas kız. Çok güçlü ve Ulaş’ı eğitebiliyor, ders veriyor, bırakıp gidebiliyor. Gidebilen bir kadın.

Tunç Şahin: Biz İrem’i mentor hero gibi yansıttık. İrem’in gerçekten öğretici bir yanı var. Teste de tabii tutan, bununla birlikte öğreten de. 90’larda karşısına çıkan duvarı da o sayede aşıyor Ulaş. 2000 yılında yazısını da İrem sayesinde yazabiliyor. Kariyeriyle ilgili duvarı da öyle aşıyor. 2010’da babası ve ailesiyle ilgili sorunu bitirip o defteri kapatması -bizim örneğimizdeki kitabı kapatmasını- sağlayan da İrem oluyor. İrem aslında daha muktedir, daha erişkin bir karakter Ulaş’a göre. Ayrıca iyi yapıldığı zaman tür sineması çok güzel bir şey. Seyircinin tüketmek istediğinin iyi bir örneğini görmesi acayip tatlı bir şey.  Mesela 500 Days of Summer (2009), Lola Versus (2012) gibi sonunda yalnız olmanın ya da görece bir mutlu son bulmanın önemli olduğu filmler de vardır. Forces of Nature (1999) vardır, tipik romantik komedi diye düşünürsün ama karakter sonunda o kızı seçmez. Evleneceği kadına gider. Biz İrem için şunu düşündük; kitaptaki İrem, değişen ve dönüştüren bir karakter. Sadece varlığıyla değil yokluğuyla da tanımlanıyor. O yüzden bizim fetişimiz değil. O yüzden rengi çok belirgin İrem’in. O geldiği zaman dünyaya o renk geliyor. İz bırakan bir karakter. İki tane sahne hariç olmak üzere filmin tamamında Ulaş duruyor, İrem bir taraftan girip diğer taraftan çıkıyor. O yüzden o karakteri tanımlayan her şey bizim için çok önemliydi.  Sadece Özge’nin oyunculuğuyla da değil İrem’in kullandığı dille de çok kafa yorduğumuz bir karakterdi. Umarım bu his geçiyordur.

Sezen: Karışık Kaset, hayalinizdeki ilk uzun metraja ne kadar benziyor?

Tunç Şahin: Ben asistanlıktan ya da reklam yönetmenliğinden gelmiyorum. Sektöre girdiğimden beri, ayağına her an top gelmeyeceğini biliyorum. Closer (2004) gibi film gelirse yaparım demek gibi bir lüksümüz yok. Çok benim kalemim olmayan bir iş yapar mıydım bilmiyorum. Onu kalemim haline çevirmeye çalışırdım büyük ihtimalle; ama başlarsam şöyle bir filmle başlarım diye bir fikir yoktu kafamda. Ben arthouse filmler dağıtan bir şirkette çalışıyorum ve gerçekten arthouse sinemayı çok severim. Bir yandan da çocukluğumdan beri klasik sinemayı da çok seviyorum. Öyle bir şeyler yazasım ve çekesim var. Kamerayı sağdan sola kaydırasım, kurgusunu yapasım var. O bana heyecan veriyor, bir şey yapmak istediğim zaman. O benim kısalarımda da öyledir. Kamerayla acaba görsel bir dünya yaratabilir miyiz? Benim yazdığım her şeyin çekilmesi daha zor şeyler olacağını biliyordum. Açık konuşmak gerekirse toplam set deneyimi 4 günden oluşan bir insanın 3 dönemde geçen ve tamamen profesyonel bir ekiple toplam 5 hafta uzun metraj bir filmi çekmesi güzel bir şey. Bu doğru bir karar olduğu için söylemiyorum. Onlar da kafayı yemiş olmalı; ama ayağıma böyle bir fırsat geldi ve değerlendirmek istedim. Karışık Kaset de onunla ilgili zaten. Herkesin atmak istediği bir gol, aşmak istediği bir eşik var. Yaşadığımız süre içinde bir şeyler yapmak istiyoruz. Birisiyle evlenmek istiyorsun, birisinden boşanmak istiyorsun. Bir işe başlamak istiyorsun, bir rüyanı gerçekleştirmek istiyorsun. Ona cesaret etmekle ilgili. Benim cesaret etmem de çok uzun sürdü ama şanslıydım. Hiçbir zaman çıkmayabilirdi bu şans. İyi ki ilk yaptığım film Karışık Kaset olmuş.

Kaan: Uzun süredir bu piyasanın içerisindesiniz ama ilk kez Karışık Kaset ile “sıcak bölge” diyebileceğimiz vizyonun içinde bulundunuz. “İçeride” olmak nasıl bir his?

Tunç Şahin: Ben film bittiğinde,filmin pazarlama tarafından soyutlamaya çalıştım kendimi. Fragman her ne kadar kurgu yapan arkadaşım Osman’la beraber yaptığımız bir fragmansa da posterlerle ilgili filan son kararı hep yapımcılara bıraktım. Ben nasıl oyuncuların sorumluluğunu alıyorsam, filmin pazarlanması da onların sorumluluğunda. Şu çok garip bir his. Yemeyi kötü yapsan “Niye böyle bir yemek yaptın?” derler. Ya da bir işi kötü yaptığında patronun seni kovabilir. Yergi ya da övgüyü hiç tanımadığın kişilerden alıyor olmak çok değişik bir his. Çıkan eleştiriler tahminimden iyiydi. Hatta “Niye bu kadar iyi eleştiri çıkıyor?” diye yazanlar oldu. Çok güzel tweetler aldım. Elbette filmi hiç beğenmeyen kişiler de çıkıyor. Bu, benim sinirimi bozmadı. Gala gecesinden bir gün önce şey yazdım: “Yarın kına gecesi, cuma günü de düğün var.”, “Buraya kadar beraber geldik, çok sevdim ama ayrılma vaktimiz geldi. Umarım bundan sonra hep güzel yerlere konuk olursun hep de iyi haberlerini alırım. Öyle olmasa da ben hep arkandayım.” gibi bir şey yazdım. Siz de artık benim gibi, film hakkında konuşabilir ve onu tüketebilirsiniz. Acayip bir his bu.

Sezen: Peki Uygar Bey, roman yazarlığı bir kenara, zaten sinema yazarlığınız var ve aynı zamanda senaryo yazarlığı yapıyorsunuz. Bu üç yazarlık disiplinine baktığınızda aralarındaki farkları ve birbirleriyle olan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Birbirilerine nasıl katkıda bulunuyorlar?

Uygar Şirin: Çok farklı şekillerde katkıda bulunuyorlar. Bir kere her ne kadar son iki – üç yıldır yapmasam da bunların içerisinde en eskiden beri yaptığım sinema yazarlığının bana en büyük katkısı sinemayı daha çok sevdirmesi oldu. Ben sinemayı bilerek sinema yazarı olmadım. Yani “sinemayı bilmek” nedir gerçi ama sinema yazarlığı yaparak öğrendim birçok şeyi. Çünkü “Bunu yazarken şunu da bilmem lazım!”, “Dur, onu da izleyeyim.”, “Şöyle de bir adam varmış!”, “O zaman bunun da filmlerini izleyeyim.” derken zaten sinemayı daha da çok sevmeme sebep oldu. Tabii sinema yazarlığı daha analitik bir disiplin. Ayrıca duygudan bağımsız olduğunu da düşünmüyorum. Hatta buna her zaman karşı çıkarım. Objektif sinema yazarlığı ya da objektif eleştirmenlik denilen şeyin tamamen uydurma bir şey olduğunu düşünüyorum. Senin gözlerinle ve senin kaleminle çıkıyorsa bir yazı objektif olamaz. Ama sonuçta tabii genel olarak daha analitiğe, değerlendirmeye ve kıyaslamaya dayalı bir disiplin. Senaryo ve roman yazarlığı bu noktada ayrılıyor. Senaryo yazarları ya da roman yazarları biyografi/otobiyografilerine çok meraklıyımdır. Bunlardan da çok duyduğum bir şey bende de geçerli; ilk yazımda neredeyse hiçbir eleme yapmadan kusma hâlinde yazarım. Hatta bu yüzden bitirdikten sonra baştan sona mutlaka bir kez okurum. Mesela bu okuma çok gergin bir okuma olur genelde çünkü ne yazdığımı çok bilmiyor olurum. Nerelerde daha iyi aktığını ya da nerelerde sorun olduğunu görürüm böylece. Sinema yazarlığı öyle değil. Tabii kendi içinde sürprizleri vardır ama ben yolu bilerek çıkarım. Bunu diyeceğim, böyle bir yerden gireceğim ve buradan bağlayacağım gibi.

Hepsinden bir şeyler öğrendim tabii. Mesela anaakım senaryo çok matematik üzerine kurulu bir şey. Hep savunduğum bir şey değil ama senaryo işleri aldıkça doğal olarak Hollywood senaryolarını da daha iyi bilmeye başlamak romanı çok etkiledi. Senaryo matematiği deyince çoğu yazar en hafifinden burun kıvırır, hâlbuki çok ciddi faydası var. Birebir kullanmanız mümkün değil tabii. Hepsini bilip ne kadar yararlanacağını bilmek gerekiyor.

Sezen: Seyir Defteri’ne yazdığınız kısa kısa film eleştirilerinde bile bu etkiler hissediliyordu zaten.

Uygar Şirin: Ben yazdığım kadar çok okuyan da bir insanım. Hâlâ da beğendiğim yerli/yabancı yazarları okuyorum. Mesela bazı yazıları okurken hep şunu hissederdim; yazı 4000 vuruş, evet, ama aslında bunun içindeki yazı 500 vuruş. Yazıyı okurken görünüyor bu. Yani orada filmle ilgili söylemek istediği şeyler 500 vuruşta anlatabileceği şeyler. O zaman neden kasıyoruz? “Seyir Defteri”nin doğuşu da buradan olmuştu. Uzun zaman da ciddi hayalimdi. Film+’da kısmet oldu onu yapmak. Film+ kapanınca da Sinema Dergisi’nde devam etti. O da ilginçtir mesela. Ben önce Sinema’ya önerdim bu konsepti. O dönem Senem (Erdine) mi vardı, Mehmet (Açar) mi hatırlayamıyorum ama olmadı yani o zaman istemediler. Fikir olarak anlatmıştım. Sayfa tasarımını bile tarif etmiştim. Defter gibi olacak, el yazısı gibi olacak, arada filmlerden kareler sanki gerçekten kesip yapıştırılmış gibi olacak falan diye anlatınca “Sinema’nın içinde hafif kalmasın şimdi?” gibi oldu. Sonra Film+’da 1–1,5 yıl yayınlanmasının ardından görünce herkesin kafasında oturdu. Yani farklı bir konsept olduğunu biliyordum ama bizim dergiye kabul edilmeyeceğini düşünmemiştim. (gülüyor)

Sezen: Filmlerle ilgili not alma alışkanlığını da etkileyen bir köşe olmuştu Seyir Defteri…

Uygar Şirin: Yani evet, biraz öyle bir etkisi oldu galiba. Bu da çok, çok güzel bir şey. O formatın içinde kalmak insanları sıkıştırıyordu. Mailler geliyordu o zamanlar okurlardan “Sinema yazarı nasıl olabiliriz? Yazdıklarımı yollasam okur musunuz?” diye. Yazılar geliyordu, okuyordum, hep o belli bir kalıbın içindelerdi. Şuradan girilir, konusu anlatılır, bilmem ne yapılır falan. Ben 10 tane eleştiri yazısı yazdıysam, birinde oyunculardan bahsederdim belki. Seyir Defteri en azından birilerinde bunu kırabildiyse ne mutlu… Bizim gençliğimizde yabancı dergilerde -şimdi bizde de yok değil- bakıyorduk, adam 300 vuruş DVD eleştirisi yazmış, benim bu film hakkında okuduğum 10 yazıdan daha çok şey anlatıyor diye düşünüyordum. Yani yapılamayacak bir şey değil. O kalıplara göre düşündükçe kafan da öyle çalışmaya başlıyor zaten.

3

Kaan: Sinema Dergisi’nden bahsetmişken devam edelim; kıyısından köşesinden de olsa ikiniz de bir kez Sinema Dergisi tarafından reddedilmişsiniz.

Tunç Şahin: Benimki daha köşesinden tabii. (gülüşmeler) Sinema Dergisi, benim hayatımda ilk iş görüşmesi yaptığım yer. Beni almadılar, Engin’i (Ertan) aldılar. Benim için çok özel bir yer orası.

Kaan: Mesela sizin sinema yazarlığıyla aranız nasıldı? Hâli hazırda yazarken mi başvurmuştunuz?

Tunç Şahin: Yazmak üzere başvurdum tabii. Kendi kendime yazmayı denediğim bir aralık var. Birtakım blog öncesi şeyler, onlara ne diyorduk hatırlamıyorum…

Uygar Şirin: ICQ!

Tunç Şahin: Evet, ICQ’dan arkadaşlarıma sinema yazıları yazıyordum. (gülüşmeler) Ben sinema yazarlarının kendi içlerinde bir çeşit celebrity olduğu döneme yetiştim sanıyorum. Yani böyle “Tuna Erdem şunu yazmış” falan diye herkesin konuştuğu ya da “Sevin Okyay benimle konuştuu!” diye koştuğum bir mecraydı benim için. (kahkahalar)

Uygar Şirin: Festivalde yanıma oturdu!..

Sezen: Merhaba dedi…

Tunç Şahin: Evet, aynen o şekilde konuştu bu arada. O yüzden sürekli yazı yazmakla ilgili bir derdim vardı yani. Sonra BirFilm’e girince orada önce basın kısmıyla ilgilenmeye başladım. Sürekli bülten yazdım sonuçta. Hâlâ bile bazen durup “Tunç, bülten gibi konuşuyosun” diyorum kendime. “Karışık Kaset’i anlatır mısın?” dediklerinde işte “Fonda 20 yılı alan…” falan diye başlıyorum. Bu süreçte yazma alışkanlığım da bozuldu. Çünkü bülten yazılırken hep olumlu yazılır ve ayrı bir tense kullanılır. Bir de sonra açıkçası yapmak istemediğimi fark ettim. Okumaktan çok zevk almama rağmen bulaşmak istemediğim ender şeylerden birisi olduğunu fark ettim.

Hâlâ okuyoruz tabii. Şu andaki ortamda bir süre sonra okuduğun yazarları, girdiğin siteleri, baktığın blogları kendine göre belirliyorsun ve yeni bir blogu okuman için önce sana rüştünü ispatlaması gerekiyor. Birisi forward edecek, paylaşacak falan anca o zaman okumaya başlıyorsun, yoksa okumuyorsun. Ama şimdi şöyle şey var ya; birtakım parlak çocuklar Twitter’da acayip şeyler yazıyorlar, acayip blogları var falan. Artık kendi sesini duyurmak hem daha kolay, hem daha zor galiba. Çünkü çok fazla ses var.

Uygar Şirin: Evet, o yüzden de daha zor.

Tunç Şahin: Tabii şimdiki ortam çok daha farklı. Bloglar bir de karşılıklı olarak iletişim hâlindeler. Bir çocuk bir şey yazıyor, karşısındaki ona cevaben bir şey yazıyor ve bu işle ilgilenen 20 bin – 30 bin insan var ortada. Birinin 7 bin takipçisi var, birinin 15 bin takipçisi var falan; ama bunlar genelde beğeni ve tahmin üzerinden dönmeye başladı. Kimin Oscar alacağından falan bahsedip durmalar. Derginin de güzel kısmı Uygar’ın “Seyir Defteri”, Kutlukhan Kutlu’nun “Günümüzün Klasikleri”, Engin’in “Kült Filmler”i gibi serileri barındırmasıydı. Yani Atilla Dorsay’ın o ay ne yazacağını merak etmek gibi devamlılık getiren bir şey vardı. Bu şimdi yok.

Uygar Şirin: Ben böyle çok “Eski güzel günler!” insanı değilim ama sporda, futbolda, her şeyde olduğu gibi Sinema Dergisi’nde de “altın kuşak” yakalanan bir dönem oldu. Bu biraz da şans işi. Yani Sinema Dergisi’nde öyle bir dönem vardı ki, Mehmet’in (Açar) yanında çalışan birtakım çocuklar vardı. O çocuklar Engin Ertan, Burçin Yalçın, Burcu Aykar, Kutlukhan Kutlu, Pınar Tınaz falandı. Böyle bir dergi! Denk gelme mi dersin, şans mı dersin… Yani bir dergi The New Yorker gibi 100 yıl da sürebilir ama mesela “The New Yorker’ın da 70’li yılları bir başkaydı” denebilir. Sinema da 90’ların sonu 2000’lerin başında böyle bir kadro yakaladı. O dergiden üç tane falan yayın yönetmeni çıktı. Burcu gitti Total Film’e, Burçin gitti Film+’ya falan… Ama tabii sinema kültüründen, sinemadan anlanılan şey farklıydı bence. Benim olumsuz olarak gördüğüm en büyük nokta bu. Yoksa “internet çıktı mertlik bozuldu” insanı değilim ama okur maillerinde bunu çok net gördüm.

Mesela 90’ların sonunda falan daha maillerin yeni yeni başladığı dönemde bana bayağı biraz düzeltip yazı olarak basabileceğin kadar iyi okur mailleri gelirdi. Ben de o zamanlar ne acayip okur diye düşünmezdim tabii, okur böyle diye düşünürdüm. Bütün mailler de, dergiye gelen mektuplar da böyleydi. Ben de uzun uzun cevaplar yazardım mail olarak. Sonra 2005 yıllarından itibaren mailler tamamen “Onu nasıl beğenmezsin, bunu nasıl beğenirsin, onu beğenmiyorsan bir daha da seni okumuyorum” tarzı şeylere döndü. Şaka değil, hepsi böyle geliyordu. Benim sinema yazarlığından ve sinema okurluğundan anladığım benimle aynı fikirde olan insanları takip etmek değil. Ben ne bunun için yazıyorum, ne bunun için okuyorum. Ve bu tepkilerin sadece bana denk gelen tesadüfi tepkiler olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten de kitlenin bu yöne gittiğini düşünüyorum. “There Will Be Blood’ı beğenmedin, seni okumuyorum bir daha…”. Tamam, okuma da yani bir konuşsaydık neden beğenmediğimi. Yoksa ne manası var ki? O zaman ben “Beğenmedim” yazardım zaten.

Kaan: İşte şimdi o okuyucu yorumları artık sinema yazısı olarak da karşımıza çıkmaya başladı.

Tunç Şahin: Ama şu anda bundan kaçamayız. Bu insanların var olması ve sesini duyurması gayet normal. Yani buna sinema yazısı deriz ya da demeyiz. Özellikle 2000’lerin sonunda artık internetin tıklanma ihtiyacıyla beraber patlayan bir liste durumu var ya… En iyi 5 bilmem ne falan… Uygar’ın dediği gibi zaman değişiyor ve dergi dönemindeyken dergiyi sattıran şey neyse, şimdi de daha çok görüntülenme üzerinden gittiği için içerik de değişiyor. Bu yüzden de değerli ya da değersiz olanı ayırt edebileceğimiz bir yer bulacağız kendimize. Şikâyet ederek bu duruma bir yere kadar tepki gösterebiliriz. Tabii şikâyet etmek zorundayız da bu arada. Fakat şu anda işin doğası buysa, bunun içerisinde nefes alabileceğimiz başka bir yaşam alanı yaratmak gerekiyor.

Sezen: Aslında o kadar da internetle alakalı bir durum değil belki ama mesela diyoruz ya şimdi Sevin Okyay’ların olduğu bir dönem vardı ve siz onları okuyarak yetiştiniz. Onların disiplinini öğrendiniz. Sonra sizin içinde bulunduğunuz kuşak geldi ve biz de sizleri okuyoruz. Şimdi böyle bir dergi kapanınca okunabilecek bir kaynak bulunamıyor. Böyle olunca da  bu kuşaklar arası bağ kopmuş oluyor. Daha sonra gelecek olan kuşak nereden beslenecek?

Uygar Şirin: Bizde öncülüne, geçmişine, öncene bakmak pek yok. Siz ikiniz de buna vurgu yaptınız aslında. İşte bu üzerine gidilebilecek bir şey bence. Çünkü biz de bizden öncekileri okuyarak böyle olduk hakikaten. Mesela benim sinema üzerine düşünme konusunda çok kritik bir noktam vardır: Mehmet Açar’ın “Raising Cain” yazısı… Bende başka ufuklar açmıştır. Hatta bu yazıyı okuma hikâyemi bloguma da yazmıştım. O, benim için bir kırılma anı oldu. Sonra da onları konuşarak, dönüp neler yazmışlar diye bakarak devam ettik. Ardından biz sadece 80’leri okuyoruz deyip 70’lere de bakmak… Onat Kutlar diye bir adam var, neler yapmış mesela bu adam diye bakıyorsun; bir derya çıkıyor karşına. Gitmişler, Sinema Günleri’ni başlatmışlar onlar da. Sonra o Sinema Günleri, İstanbul Film Festivali oldu. O festivallere, sinema günlerine katılanlar da gittiler sonra Cannes’da Berlin’de Altın Palmiye, Altın Ayı aldılar. İşte Onat Kutlar, Hülya Uçansu ve Şakir Eczacıbaşı’nın “Bu müzik festivalinde üç–beş film de göstersek” demesiyle, bu insanların Cannes’da, Berlin’de Altın Palmiye almasının arasında sandığımızdan çok daha doğrudan bir ilişki var. Bu ilişkiyi unutmamak gerekiyor.

Tunç Şahin: Azize Tan’ın bizim için söylediği bir şey var mesela; bizler İstanbul Film Festivali’nin kuşağından yetişmiş distribütörleriz. Sadece BirFilm için değil, biz hepimiz birbirimizi film festivali ve onun çevresindeki etkinliklerden tanıyan, sürekli dirsek temasında olan insanlardan oluşan bir kuşağız. Bundan 20 sene sonra baktıklarında da Altyazı Dergisi/Bulut Film ekseni üzerinden bir sinema tanımlayacaklar. Bir sinema hareketi olarak görecekler yani bunu. Birtakım filmleri Altyazı’yla ilişkisi olmasa bile ilişkilendirecekler belki. Yani bunun bu kadar organik bir şey olması harika bence.

Kaan: Kesinlikle öyle. Zaten bu hep böyleydi. Yayıncılık tarihimizde daha eskiye bakacak olursak Yeni Sinema, Yedinci Sanat gibi dergiler de bizim için çok mühim. Tıpkı Sinema Dergisi ve Altyazı’nın da yıllar sonra aynı görevi göreceği gibi. Örneğin bugün, Yedinci Sanat dergisinin 1973 yılında yaptığı Türk Sinema Tarihi Soruşturması sayfasına ulaşabiliyorsak, Metin Erksan’ın verdiği en iyi 10 film listesinin ilk beşinde Halit Refiğ filmlerini görünce o dönemki Ulusal Sinema hareketinden haberdar olabiliyoruz.

Uygar Şirin: İşte bundan bahsediyorum. Birilerinin, –bunu herkes yapamaz– filmler üzerine konuşmak kadar, sinema kültürünü ve sinemayı düşünmek üzerine de bir şeyler yazması gerekiyor. Etkinlikler, söyleşiler düzenleyerek bu bağı kurup sürekliliği sağlamak lazım. Çünkü filmler bombardıman hâlinde gelip geçiyor. Bu yıl işte 350 film gösterime girecek. Bunun üzerine festivalleri ekle, torrentleri ekle… Bir yandan bu gündem akıyor ama bu filmler üzerine nasıl bakmamız gerektiğine, sinema seyirciliğinin ve yazarlığının nasıl olması gerektiğine kafa yoralım biraz da.

Tunç Şahin: Dün bir belgesel izledim, Caligari’den Hitler’e (Von Caligari zu Hitler: Das deutsche Kino im Zeitalter der Massen, 2014) diye. Rüdiger (Suchsland) buradaydı. 1920’lerden 1933’e kadar olan, Caligari’yle başlayan dönemdeki filmler üzerinden Alman sinemasını anlatıyor. Filmlerin kendilerinden, içlerinde kullanılan kelimelerden ve arkaplanında yer alan şeylerden Nazizm’in nasıl da adım adım geldiğini göstermeye çalışıyor. Bir yerden sonra bayağı tüyler ürpertici bir hâl alıyor ve filmin içerisinde Mein Kampf’ın yazılışına kadar her şey var. Ve film, “Sinema, bizim bilmediğimiz neyi biliyor?” cümlesiyle başlayıp bitiyor. Şimdi bizim yaptığımız ‘bu bundan daha iyi’, ‘o ondan daha kötü’ tartışmalarımız bir yana; film okuyan ve filmler üzerinden dünyayı okuyan insanlar vardı. Sanki şimdi daha az. Yani film bahane aslında. Şimdi de hâlâ birkaç tane böyle okuduğum yazarlar var ve bu tarz adamların adımlarını takip edebildiğiniz zaman bambaşka bir kazanım elde ediyoruz.

4

Uygar Şirin: Mesela benim sıkça duyduğum bir yorum vardı: “Okuyorum yazını, filmi beğendin mi beğenmedin mi anlamıyorum sonunda” diyorlardı. Bunu çok duydum ben ve ne güzel işte. İyi ki de öyle. Sinema kültürü böyle bir şey değil. Birçok şeyi bilmiyoruz. Bir de mesela ben izlemek istediğim filmlerin çoğunu izleyemeden öleceğimi daha yeni kabullenebildim.

Tunç Şahin: Sus, sus, ben de… (gülüşmeler)

Uygar Şirin: Mesela bugünden de bihaber olduğumuz zamanlarda bile birçok şeyi bilmiyorduk ama bilmediğimizi de biliyorduk. Kocaman bir derya olduğunu ve bizim bunun kıyısında oynadığımızı biliyorduk. Belki iki adım daha atmışızdır 20 yılda ama deryanın büyük bir kısmı hâlâ orada duruyor. Şimdi bu farklı geliyor bana; bilmiyorum ve bilmiyorsam yok öyle bir şey gibi…

Tunç Şahin: Yani mesela benim için şu bir merak objesiydi: Ya Otomatik Portakal (A Clockwork Orange, 1971) ne acaba?! (gülüşmeler) Yani acaba nasıl bir şey? Soruyorum “Nasıl bir şey?” diye, “Anlatamam” diyorlar yani. Otomatik Portakal diye bir şey var ve erişemeyeceğim bir şey o. Bir gün karşıma çıkacak diye bekliyorum ama hiçbir şekilde karşıma çıkmıyor. Çıktığı zaman da gördüm Hanya’yı Konya’yı! Şu andaki yeni nesilde de –bu yüzden galiba– kendine aşırı bir güven var. Her şey parmağının ucunda ve birkaç dakika sonra ufak bir aramayla, birkaç entry okuyarak ya da fragmanını izleyerek sana Otomatik Portakal hakkında bir şey yazabilir. Ya da yarın seninle beraber Kubrick’i parmağında oynatabilir. Bu, nasıl olsa erişebileceğini bilmenin verdiği güven ve aslında tüm bunların değerini yok sayıyor.

Uygar Şirin: Şimdi hatırlıyorum da, bana çok etkileyici gelmiştir: 90’ların başında falan Geceyarısı Ekspresi (Midnight Express, 1978) diye bir olay var. Bir olaydı bu çünkü izleyemiyorsun gerçekten. Ne yapsak etsek diye düşünüyoruz. İşte birilerinin yurtdışındaki bilmem nelerinin aracılığıyla bir yerden ulaşabiliyorlarmış falan. Bir yandan da hakkında yazılanları çizilenleri okuyoruz. İşte kitap da kötüymüş ama film bayağı çarpıtmış falan diye. Şimdi bunu düşünmek bile komik geliyor ama bulamıyoruz işte. Ben o sırada Boğaziçi Üniversitesi’ndeyim. Kütüphanede çok acayip kitaplar vardı, “Acaba olabilir mi?” dedim. Gittim katoloğa baktım ve buldum. Yalnız çok enteresan bir şekilde niyeyse kütüphanenin ‘rare’ denilen en özel, el yazması kitapların falan bulunduğu bölümünde var kitap. Böyle tatlı ufak bir sansür yapmışlar. Gittim başvurdum, izin verdiler. Bir yandan da arkadaşlarımla haberleşiyorum sürekli. Neyse buldum kitabı ama dışarı çıkarmak yasaktı. Orada tüm kitabı fotokopi çektirdim. Duruyor hâlâ bende, atamıyorum onu. Komedi yani. Böyle ulaştık Geceyarısı Ekspresi‘ne. Şimdi iki dakikada e-book olarak indirirsin.

Tunç Şahin: Bir de şimdilerde fazlasıyla gözlemlediğim bir nokta var. Az önce de dediğimiz gibi, ben de Uygar gibi milyarda bir denilebilecek bir miktar film görebilmişimdir. Bunun, ilgili sinema kültürü konusu şimdi biraz daha değişik bir yerde. Sinema yazarı olduğunda kimin daha iyi olduğuna dair elle tutulur bir ölçüt yok ya. Kim daha iyi yazıyor bilmiyorsun. Yazar sayısı da çoğaldıkça en çok film izleyen, en iyi yazar olacakmış gibi bence yanlış olan bir algı oluştu artık. Çok fazla film izlemiş, tüketmiş olmak kesinlikle harika bir şeydir ama bu seyirci olarak bir tatmin olmalı.

Kaan: Filmlerin hepsini izlemek, tahminlerde bulunmak ve haklı çıkmak seyrin verdiği tatminin yerine geçiyor.

Tunç Şahin: Evet, aynen öyle. Yani bütün o rakamları falan tamamlamak iyi, güzel bir şey elbette. Mesela benim için de Hitchcockları bitirmek böyle bir şey. Bu, güzel bir şey ama biraz da Hitchcock üzerine düşünmek, okumak, tartışmak ve konuşmak gerekiyor. Mesela Uygar’ın Mehmet’in (Açar) yazısını okuması gibi benim de Tuna Erdem’in bizim üniversiteye geldiği bir film okuması deneyimim vardır. “Şu an ne oluyor ya?” diye düşünmüştüm. Sadece bu sinema bilgisi yetmiyor yani. Orada arkada duran bir plastik sanatlar diye bir şey var. Tabii ki bilmek zorunda değilsin ama onu da bilince filmden başka bir şey daha alabiliyorsun. Bir katman daha ilerleyebiliyorsun. Penetre etmen gereken bir sayı ya da kazanman gereken bir savaş gibi bakmamak lazım sinemaya.

Uygar Şirin: İşte bu merak sonucunda açıp tükettiğin zaman orada kendi algının ve bilginin dışında bir şeyle karşılaşabiliyorsun. Yani bilginin dışında olmasına da gerek yok. Karşılaştığın kaynaktaki her şeyi biliyor da olabiliriz ama oradan bakmamışızdır. Yeni bir bakış açısı bulmak da büyük bir aydınlanma sağlar.

Sezen: Nitelik-nicelik farkına dönüyor buradan sonrası biraz. Kafanda bir liste var ve bu listeyi bitirmek istiyorsun. Bunun sonucunda bakabileceğin başka yerleri kaçırıyorsun. Hâlbuki izlediğin şey üzerine düşününce, okuyunca, tartışınca başka bir yönünü görebilirsin ve bu, seni başka bir yola yönlendirir. Başka bir kaynağa ulaşmanı sağlar. Aksinde boş yere izlediğin bir dolu film tüketmiş oluyorsun.

Tunç Şahin: İşte diyorum ya dünyayı anlamak için filmleri kullanan yazarlar vardı diye. Başka bir şeyler de olabilir ama tesadüfen ben de filmler aracılığıyla sanki dünyayı anlayacakmışım gibi bir hisse kapılmış durumdayım. Tıpkı Ulaş’ın şarkılar aracılığıyla yapmaya çalıştığı gibi.

Uygar Şirin: Ulaş’ın da şarkılarla yaptığı o işte. Kimisi için sinemadır, kimisi için futboldur, teknolojidir… Ancak o şekilde yaklaştığın zaman orası senin için derinleşebilir ve seni de derinleştirebilir. Yoksa böyle taşın, suyun üstünde kayması gibi gidersin. Bu yüzden sinemanın bizim hayatımızda böyle bir etkisi de oldu en başından beri. Çok eskiden tanışan ve bunları konuşan insanlar olarak. Biz izlerken ve konuşurken kendimizin genişlediğini hep hissettik ve bu yüzden hep ilgilendik. Yoksa bana ne ki zaten. İnsan bir şeyle bu yüzden ilgilenir. Tıpkı birine aşık olmak gibi. Kendini daha büyük hissetmeye başlarsın. Daha güçlü hissetmeye ve dünyayı daha iyi anladığını hissedersin.

Tunç Şahin: Kitaptan mıydı, filmden miydi? “İrem, sanatla uğraşmak zordur ama insanı büyütür, genişletir.” Ali’nin söylediği bir laftı. Belki kitaptandır bilmiyorum.

Uygar Şirin: Evet, hatırlamıyorum ben de. Ona benzer bir laf diyordu ama artık hangisi kitapta hangisi filmde bilmiyoruz.

5

Kaan: 2014 yılının sonuna geldik malumunuz. Bu yıl boyunca görebildiğiniz filmlerden iyi ya da kötü yönleriyle sizin gözünüzde öne çıkan, en aklınızda kalan filmler neler oldu? Belki küçük bir Seyir Defteri bölümü yapabiliriz.

Uygar Şirin: Yok onu spontane yapamam herhâlde ya. (gülüşmeler)

Tunç Şahin: 2014 benim için kayıp yıl. Her şey için gerçekten. Bir takım meselelerden çok geç haberim oldu. Popüler kültür içinden hiçbir şey gelmedi bana bu yıl. Eve gittiğim kısa zamanlarda kendimi medite etmek için Hitchcock izledim işte. Çok az filme gittim. Interstellar‘a (2014) gittim en son. Yazın hiçbir şey izlemedim. Gerçekten sıfır. Kayıp bir yıl benim için. Hiç bu kadar eksiğimin olduğu bir yıl olmamıştı. İşin kötüsü, Türk filmlerini de göremedim. Bizimle beraber ya da bizden önce vizyona girmiş, çok çalışmış, az çalışmış, merak ettiğim, arkadaşlarımın yaptığı filmler… Hiçbirini göremedim. Gördüğüm çok az film var. Benim için 2014 sadece Karışık Kaset‘ten oluşuyor. Benim hayatımda en çok çalıştığım şey oldu bu. Ama film izlemek lazım. Film izlemeden film yapan yönetmenlere dönüşmeyi istemem. Çünkü ben film izlemeyi çok severek büyüyen bir insanım ve film seyretmeyi sevdiğim için buradayım. Bunu yapmak üzere başlamış birisi değilim. Başka bir şey de yapabilecekken, bunu yapmayı seçtiğim için burada tutunmaya çalışmış biriyim. Film seyretmek benim en çok sevdiğim şey ve ondan hiç vazgeçmek istemem. Eskiden, zaten izleyebileceğin başka alternatifin olmadığı için, vizyondaki her şeyi seyretmeye çalışırdım. Sinema dergilerinin hepsini alıp izlediklerimin üzerine çarpı koyardım. Mr. Magoo (1997) diye -tahmin ediyorum sekiz yaşındaki çocuklar için yapılmış- bir aile filmini bile eksiksiz seyretmeye çalışıyordum o zaman. Zaman içinde o disiplinimi kaybettim. En korktuğum şeydir film seyredememek aslında. Benim arkadaşlarımın çoğu sinema sektöründen insanlar. Herkes bir filmi konuşurken “sen bilmezsin ya o filmi” hissini hiç sevmem. Ben de etrafındakilerle iletişimini filmler sayesinde kuran bir grup insanla beraber büyüdüm. Böyle bir sosyal çevrem var. O yüzden film izleyememek, alfabeyi kaybetmek gibi bir şey benim için.

Uygar Şirin: Bu yıl çok film izleyemedim ben de aslında. Yani Interstellar’ı henüz dün izleyebildim.

Tunç Şahin: Kaç yıldız?

Uygar Şirin: 5 üzerinden 2.25

Tunç Şahin: İyi, fena değil.

Uygar Şirin: Yıl sonu listeleri, sohbetleri başladı işte bu aralar mesela. Çok izleyemediğimi yeni fark ettim ben de. Hatta bu sene liste falan isterlerse katılmasam mı diye düşünüyorum. Yani arkadaşlarla da konuşurken listelerine koyacaklarını sayıyorlar, onlardan duyduklarım genelde seyrettiğim filmler.

The Wolf of the Wall Street’i (y.Martin Scorsese, 2013) söylemem lazım öncelikle. Scorsese gibi, Ridley Scott gibi, Spielberg gibi birkaç adamın uzun zamandır çok iyi filmler çekmediklerini, en son çektikleri iyi filmin bizim gençliğimizde kaldığını düşünüyorum…

Tunç Şahin: Tim Burton!

Kaan: Woody Allen!

Uygar Şirin: Evet, Woody Allen kesinlikle… Bir ara böyle bir şey yazmıştım; bugün 17 yaşında biri gelse ve desek ki Ridley Scott, Steven Spielberg, bu, bu, büyük yönetmen… Tamam, peki bakayım, deyip izlemeye başlasa rahatlıkla “Niye bu adamları dediniz?” diyebilir. “Yaa işte biz Alien’ları, Deconstructing Harry’leri diyorduk” mu diyeceğiz?

Tunç Şahin: Match Point (2005) var…

Uygar Şirin: Yok, ben sevmem Match Point’i. Son 20 yılda Woody Allen’ın yaptığı en sevdiğim film herhâlde Anything Else (2003). Ki o da çok iyi bir film değil. Scorsese de böyleydi ama bu The Wolf of the Wall Street tam bir forma dönüş filmi. Forma dönüş derken eskiden yaptığını yeniden yapmayı kastetmiyorum. Eskiden yaptığı şeyi bugünkü Scorsese olarak yeni bir şekilde yapmak. Goodfellas’la (1990) kıyaslıyorlar falan ama 20 yıl önce bu filmi yapamazdı bence. Tabii Goodfellas’tan daha iyi bir film demiyorum ama bugünkü Scorsese’den çıkmış çok çok iyi bir film.

Tunç Şahin: La grande bellezza? (2013)

Uygar Şirin: Güzelce…

Tunç Şahin: O var mı listende?

Uygar Şirin: Girer mi ilk 10’uma bilmiyorum. Zaten son yıllarda hep konuştuğumuz bir konu var; bir 10 yıl önce falan listemize 10. sıradan aldığımız filme 4 – 4,5 yıldız falan vermiş olurduk. Şimdi 3 yıldız verdiğim bir filmi ilk 10’a koyuyorum. Tabii bu o yıl vizyona giren filmler arasından yaptığımız listelerde geçerli.

Yakın zamanda izlediğim Ida’yı (2013) çok beğendim. Benim böyle çok kolay beğenmeyeceğim türden bir sinemanın bayağı iyi bir örneğini yapmışlar. 78 dakikanın içinde konsantre ede ede özünü getirmiş çok acayip bir film. Normalde 5 dakika sürebilecek iki sahneden birinin ilk 10 saniyesini alıyor, diğerinin son 10 saniyesini alıyor ve yan yana koyup o 5 dakikada anlatacağı şeyi 20 saniyede anlatıyor.

Bu yılın filmi olmayan ama bu yıl gösterime giren bir diğer film de Le Passe (2013). Çok çok sevdiğim filmlerden. Tunç kalktı! (gülüşmeler) O sevmiyor Passe’yi.

Tunç Şahin: Yok, yok seviyorum. Sadece o konsensüsü anlamıyorum.

Uygar Şirin: Onun dışında; Inside Llewyn Davis, ı-ıh… The Grand Budapest Hotel, ı-ıh… Only Lovers Left Alive, ı-ıh…

Tunç Şahin: Asla!..

Uygar Şirin: Black Coal, Thin Ice, ı-ıh… Mesela bunlar böyle. The Immigrant (2013) ne kadar kötü bir film… Nightcrawler ya!! İzledin mi?

Tunç Şahin: Çok acayip. Yani senaryosu kesinlikle içinden çıkılabilecek gibi bir şey değil. Gittikçe daha karanlık bir hâle gelen bir film.

Uygar Şirin: Ya Nightcrawler, –daha taze olduğu için de bu kadar heyecanlıyım– o kadar başyapıt falan değil ama çok beğendim! İlk 10’a girer kesinlikle. Yani böyle bir şey aklına gelse bir senarist olarak çok manyakça gelir, vazgeçersin. Bir adam olsun… Hırsızlık yapıyor olsun ama internet sayesinde de çok bilmiş bir adam olsun ve artık bir kariyer yapmayı istiyor olsun. Freelance televizyon muhabirliği yapmaya karar versin ve buradan da film kapitalizm ve genel olarak corporate culture üzerine bir eleştiri yapsın! Manyakça bir şey ve bunu yapıyor ya! Çok acayip bir film. Ben çok beğendim, kesin listeme girer. Hem de 7’den, 8’den girer yani öyle 10’dan değil.

Tunç Şahin: Hatta 5’i, 6’sı bile var gibi geliyor bana…

Uygar Şirin: Olabilir, olabilir, bir bakayım. Mesela Weekend’i (2011) izlemedim. Dardennelerin filmini izlemedim ki %90 severim herhâlde.

Bazı filmleri de çok sevmesem de savunmayı severim. Yani sevmeyenine karşı gereğinden fazla seviyormuş gibi yapmayı severim. Gregg Araki’nin White Bird in a Blizzard’ı (2014) öyle bir film mesela. Bir sürü “film” denen filmden çok daha makul bir film benim için. Bütün kitschliğine rağmen bir yandan da ‘bunu, bu şekilde anlatıyorum’ mütevazılığına sahip ve netliğiyle bir sürü filmi cebinden çıkarabilecek bir film.

Tunç Şahin: Passe de tam tersi benim için. Yani aslında sevmiyor değilim ama o kadar çok seveni var ki, sevmek yerine sevmediğim yönlerini öne çıkarmak daha makul geliyor.

Uygar Şirin: Evet, evet ben de severim öyle yapmayı. Bu yıl hiç iyi belgesel yok mu? Bana mı denk gelmedi? Son birkaç yıldır inanılmaz iyi belgeseller izledim. The Imposter (2012), The Act of Killing (2012)!..

Tunç Şahin: The Look of Silence (2014) geliyor.

Uygar Şirin: Bu yıl izlediğim en iyi belgesel Meydan’dı (Al midan, 2013) galiba. O da sadece güzeldi. Bu yılın filmlerinden Kış Uykusu’nu (2014) pek beğenmiyorum. Zaman geçtikçe de daha az beğeniyorum. Leviathan’ı (2014) izlemedim. Turist (2014) bayağı bayağı güzel.

Tunç Şahin: White God?

Uygar Şirin: White God’ı izlemedim. Vizyona girmeyenleri çok izleyemedim bu yıl. Boyhood, çok iyi. Boyhood’u Amerika’da yakaladım şans eseri. Çok iyi. Bu sene vizyon dışı filmlerde eksik kaldım. Vizyona girenlerle aralarında çok büyük farklar olur genelde. Bu filmler içerisinde hakikaten yalnızca The Wolf of the Wall Street, Ida ve Le Passe’de izlerken çok etkilendim ve etkisinde de kaldım. Bu arada geçen gün Sivas’ı izledim ve çok beğendim.

Sezen: Sivas hakkında şu ana kadar farklı yöndeki tepkiler dışında olumsuz yorum da duymadım zaten.

Uygar Şirin: Sevilmese de sevmeyenini anlayabileceğim bir film. Yadırgamam ama ben bayağı sevdim. Ben ‘arka jeneriğin sonuna kadar salonda otururum’culardan değilim; gayet film bitince kalkarım normalde. Sivas’ta öyle durdum, kararana kadar durdum. Bu kadar beğeneceğimi de beklemiyordum.

Kaan: Şu sıralar nelerle uğraşıyorsunuz? Bundan sonra neler bekliyor bizi?

Tunç Şahin: Biz bir ekibiz sonuçta. Senaryosunda benim adım var Mert’le beraber. Yönetmen ve yapımcı olarak geçiyorum. Ben kreatif yapımcılığa inanıyorum. Nasıl film yapmak istiyorsak öyle film yapmak için bir araya gelmiş insanlarız biz. Şimdilik kiralık yönetmenle çalışmadık. O yüzden kafamda öyle bir şey yok. Biz beraber bir havuzun içinde bütün hikâyelere bakıyoruz. Aslında böyle birtakım bitmiş olan işler de var bunların içinde. Finansmanına başlanmış, ortak yapımcıları aranmış bulunmuş, bir takım fonlardan destek alınmış projeler de var; daha çok bebek adımlarıyla ilerleyen projeler de var. Hangisi önce olacak bilmiyorum. Film yapmak çok uzun süren bir süreç. Radu Mihaileanu diye çok sevdiğim bir yönetmen vardı. Bir film için 7 yıl beklemiş. Onun filmlerinin araları hep 5 yıl 7 yıl filan. Bir filmi için de “10 yıldır bekliyorum” gibi bir şey söylediğini okumuştum zamanında. Nasıl 10 yıl beklenir? Film yapmak böyle bir şey. Bazen böyle beklenebiliyor gerçekten. Hiç olmayabileceğinin de bilincinde oluyorsun. Çok iyi arkadaşlarımın çok güzel projeleri olduğunu biliyorum. Birkaç kez de yapılma kıvamına geldi bu projeler. Hâlâ yapılmadı ve hâlâ bir yerlerde adları geçiyor o projelerin. Belki bir kısmı hiçbir zaman yapılmayacak. O yüzden hiç öngörülebilecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Bakacağız. ■

Sezen Sayınalp

Sezen Sayınalp

İzmir'de doğdu. Kendini bildi bileli sinemaya ve tiyatroya ilgi duyuyor. Tabii ki müziği de ihmal etmiyor. O yüzden hayatı, müzik dinlerken bir filmde oynadığını hayal ederek geçiyor. Kendi deyimiyle seyyar psikolog, amatör yazar, profesyonel dinleyici.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Sopalar, Çiviler ve Çivili Sopalar: One on One

Sonraki yazı

2015 Golden Globes Adayları Belli Oldu!