Eleştiri - İzlenimSinema Yazıları

Büyük Acıları ve Travmaları Sanat ile Dışavurmak: Never Look Away (2018)

Sanatın içinde varolan ve onu bir çıkış kapısı olarak gören bütün sanatçılar, hayatlarının belli dönemindeki acıları ve kendileri için büyük olan travmaları eserlerine konuk etmekten geri durmazlar. Öyle ki sanat eserinin esas gücü onu yaşanmışlıklarla bezemekten geçer. Tarih boyunca, müzikte, resimde, edebiyatta, tiyatroda, sinemada veya başka bir sanatta bu böyle olmuştur. Never Look Away’de (2018) de aynı durumu görmek mümkün. Çocukluğu, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş esnasında geçen başkahraman Kurt Barnet, tanık olduğu olaylar, sanat yaşamının ana hattını oluşturacaktır.

Almanya’nın yakın tarihiyle bir kez daha yüzleştiği ve Oscar’da Almanya’yı temsil eden Never look away, Florian Henckel von Donnersmarck’ın üçüncü uzun metraj filmi. Yönetmenin daha önce çektiği, Başkalarının Hayatı (2006) gibi büyük övgüler alan film, salt bir Nazi zulmü eleştirisi olmaktan ziyade savaşın, savaşların ve buna sebep olanların ne kadar kötü olduğunu sanatla göstermeye çalışan bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.           

Daha önce, farklı hikâyelerle defalarca anlatılan Nazi vahşeti, Never look away’in ilk bölümünü oluşturuyor. Başlarda tekrar benzer bir hikâyeyi izlemek, bizi, “Yine mi aynı şeyleri izleyeceğiz?” düşüncesine gark etse de film bu kısmı atlattığında kendi rotasını buluyor.

 

Sürekli teyzesi Elizabeth ile zaman geçiren Kurt, onun yokluğundan sonra sessizleşiyor. Kendini sürekli sanata teşvik eden teyzesini yaşatmak için belki de kendini sanata veriyor. Teyzesinin Naziler tarafından ‘kusurlu’ bulunup önce kısırlaştırılmak, sonra da katledilmek üzere götürülürken tanık olduğu durum sanatının olgunlaşıp nihayete ermesine yardımcı oluyor. Bunu da filmin sonlarında kavramış oluyoruz. Parmak aralarından gördüğü teyzesinin direnişinden ve feryadından aldığı ilhamı, yıllar sonra tuvaline yansıtarak ‘sanata yeni bir soluk getiren sanatçı’ olarak anılmasının yapı taşını oluşturuyor.

Savaş bitip Ruslar, Almanya’nın içlerine girdiklerinde, Elizabeth gibi yüz binlerce kadının hayatını mahveden jinekolog Carl Seeband, Rus bir binbaşının karısının doğumuna yardımcı oluyor. Bunun ödülü de binbaşı yaşadığı sürece Seeband, hayatını garantiye alıyor. Seeband, bu davranışıyla tüm günahları unutulmuşçasına, yıkılmayan şatafatlı evinde hayatına devam ediyor. Yetmiyor; mesleğine geri dönüp büyük büyük övgüler alıp gösterişli partilerde boy gösteriyor. Binbaşı, ‘bir hayat kurtaran, insanlığı kurtarır’ sözünü en kullanılmayacak yerde kullanıp Seeband’in yaptığı bütün kötülükleri hasıraltı yapıyor. Filmin de Seeband’in yaptığı kötülüklere bu kadar nötr yaklaşması, en büyük falsosunu oluşturuyor diyebiliriz. Öyle ki Seeband’in film boyunca, yaptıklarının cezasını çekmesini bekliyoruz ama olmuyor.

Filme yeniden dönecek olursak; savaşın tahribatı kaldırılıp, bilançosu çıkarılırken Nazilerle en ufak bir dirsek temasında bulunan herkes, dışlanıyor. Kurt’un babası hiç istemese de annesinin ‘savaş sonunda karşılığını alacaksın’ ısrarlarından dolayı, Nazilere üye olmuş olması, hiçbir yerde öğretmenlik yaptırılmamasına neden oluyor. En son çare olarak merdiven silmeye başlıyor Kurt’un babası. Bunu da gururuna yediremedeği için intihar ediyor. Elizabeth teyzesinin travmasını hala atlatamamışken, hüznü, kederi yüzünü tamamen kaplayan Kurt, babasının da ölümüyle kendini daha da sanata veriyor. Günlerce resim atölyesinden ayrılmıyor. Yaratım yapması için adeta her şey Kurt’u daha da kırbaçlayıp, sanata daha çok yöneltiyor. Onun için sanat ekmekle su gibi, onu yaşatan yegane şey sanat. Sanatın yanında onu hayata bağlayan bir başka şey de daha ortaya çıkıyor; bir gün ansızın çıkagelen moda-tasarım bölümünde okuyan Elizabeth. Kurt, ona tam adını söyleyemiyor. Yüzünde bile teyzesini gören Kurt, ona Elli demeyi tercih ediyor. Elli geldikten sonra, Kurt’un sanat yaşamı ve hayatı farklı rotalara sürükleniyor. Elli’nin ısrarıyla, teyzesinin katili olduğundan habersiz Seeband’le aynı çatı altında yaşamaya başlıyor. Seeband’in Nazisit davranışlarına maruz kalan Kurt, Elli’yle yakınlaşması, Seeband’in ‘soylu ırk’ zırvalarıyla engellenmeye çalışılıyor. Ancak, binbaşı Seeband’in üzerindeki korumayı çektikten sonra canını kurtarmak için ülkeyi terk edince, Kurt ve Elli rahatlıyor. Kurt bu özgürlük ortamında, sanatını geliştirip, ününü büyütse de bu, onu tatmin etmiyor. Tamamen gerçeğin peşinde olduğunu söyleyen Kurt, Doğu Almanya’yı terk edip Batı Almanya’ya geçiyor. Burada sanat anlayışının değiştiğini, artık kimsenin resim yapmadığını, herkesin modern sanat yaptığını görüyor. O da onlar gibi modern sanat yapsa da olmuyor. Eğitim aldığı okuldaki umursamaz profesör, Kurt’un gerçek sanatının bu olmadığını anlıyor. Her zaman ‘gerçeği  arayan Kurt, gerçeği yaşanmışlıklarla bezeyip, acılarını, hüznünü ve travmasını sonunda buluyor. Bunu bulması ise kendini en çok destekleyen ve aklından bir an olsun çıkmayan teyzesi Elizabeth’i ölüme giderken izlediği kareler ‘sayesinde’ oluyor.

Sonuç olarak; Never look away, bizi bir İkinci Dünya Savaşı filmi gibi karşılasa da aslında bambaşka bir perspektif sunan bir film olarak kendine özel bir yer ediniyor. Her travma atlatan veya yaşayan, bunu eserlerine yansıtıp sanatçı olamaz ama büyük sanatçıların hepsinin muhakkak bir travması vardır; ama iyi ama kötü. Kurt, yaşadığı travmayı, teyzesinin aşılamaya çalıştığı sanat sevgisiyle harmanlayarak içindeki sanat özünü çıkarmış oluyor. Son olarak; film, 188 dakikalık süresiyle göz korkutsa da bir oturuşta izlenecek seyirlik bir terapi sunuyor. Müzik kullanımı bazı yerlerde sırıtsa da genel olarak kullanımı iyi diyebilirim.

Musa Bölükbaşı

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz