Eleştiri - İzlenimSinema Yazıları

Değişen İnsanlar, Dönüşen Ülkeler: Ash Is The Purest White (2018)

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde yarışan Ash Is Purest White (2018), yönetmenin daha önce defalarca gezindiği sulardan besleniyor. Çin’in yıllardan beri geçirdiği sosyokültürel ve politik değişimler, yönetmen Jia Zhangke’in yine, yeniden radarına girmiş durumda. Ash Is Purest White; dram, suç türünde olsa da türler arası sürekli bir geçişkenliğe sahip. Bunu yaparken -yönetmenin sinemasına aşina olanlar bilecektir- arka planına birçok meseleyi almış bir film olarak karşımıza çıkıyor. Temelde, dansçı Qiao’nun gangster Bin’e âşık olup, Onun hayatını kurtarmak için hapse girmesini, dışarı çıktığında ise ülkesinin de Bin’in de başkalaştığına tanık oluşunu anlatıyor.

Kalabalık bir minibüste, sigara dumanından ve sıkışıklıktan bunalmış Qiao ile açılan film, sonrasında bir gece kulübünde Qiao’nun âşık olacağı gangster Bin ile dans etmesiyle seyrine devam ediyor. Bu danstan sonraysa, Bin’in, patronuyla ilişkilerini ve çete içindeki gücüne tanıklık ediyouz. Tam bu sahnede patron Batı danslarını çok sevdiğini söyleyip Qiao’nun da dans etmesini ister. Bunun üzerine Qiao’nun, “Benim için fazla Batı,” şeklinde bir yanıt vermesi, hapisten çıktıktan sonra ülkesinin tamamen Batı odaklı kapitalizme teslim olması karşısında nasıl bir şok yaşadığını daha net anlatır.

Filmde bazı noktalar önemli kırılmalar arz ediyor. Senaryosu, yazarlık eğitimlerinde Kahramanın Sonsuz Yolculuğu eşliğinde anlatılabilir bir matematiğe sahip olan filmde, her şey tıkır tıkır işleyen, herhangi bir gedik bırakmadan ilerleyen bir pratikliğe sahip. Kırılmalara gelecek olursak, ilk kırılmada patron, öldükten sonra Bin’in görevi devralıp her şeyin ona kalacağını düşünürken Qiao, gangsterin yanındaki ‘süs sevgili’ yerine Bin’in ortağı konumuna erişiyor, kararları birlikte veriyorlar. Bu erkek egemen, mafyatik ve yaşam düzlemindeki ataerkillik kırılıyor bir nebze. Öyle ki, Qiao, aldığı bu gücün farkına erken varıyor ve kullanmaktan çekinmiyor. Bin’in ölmek üzere olduğu kavgada devreye girip gücünü gösteriyor. Filmin ikinci kırılma noktası bu oluyor. Sonrasındaysa, ataerkil dünya sanki anaerkil bir düzene evrilmişçesine, Qiao’yu takip etmeye başlıyoruz filmde.

Bizi, 2000’lerin başlarında karşılayan film, on yedi yıllık bir zamansal çizgide ilerliyor. Bu büyük ve uzun değişim Qiao’nun, Bin’e duyduğu âşkın ve Çin’in değişimiyle paralel bir şekilde ilerliyor. Qiao, hapisten çıktığında hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamıyor. Bin, Qiao’ya yakışmadığı için veya suçluluk duygusundan dolayı onunla görüşmek istemiyor. Bin, eski Bin değildir onun için, aşkı ve Bin’e hissettikleri tahrip olsa da güçlü kadın imajını taşımaya devam ediyor Qiao.

Başkahramanımızın aşkının dönüşümüne paralel ülkesinin de değiştiğini söylemiştik. Çin’de 1978’den beri devam eden kapitalistleşme, ülkedeki üretim pratiklerini ve iş kollarını da derinden etkilemiş durumda. Öyle ki, Qiao’nun babası madenci ve madenlerin kapatılmasına şiddetle karşı çıkanlardan biri ama kimseye laf anlatamıyor. Ülkede, üretim pratikleri değişirken sosyokültürel yaşamda da UFO turizmi denilen ‘garip’ dolandırma taktikleri peydah oluyor. Yönetmen, bu noktada, değişimin ne boyutlarda olduğunu artık uçlara taşıyarak anlatmayı amaçlamış gibi. Bütün bunlarla biranda karşılaşan Qiao, dışarı çıktığında, bir anlık dalgınlıkla cüzdanını çaldırıyor. Parasız pulsuz kalınca, sistemin şartlarına göre oyununu oynamaya başlıyor. Birkaç kişiyi dolandırarak parasını alıyor, yetmiyor; kapitalistleşen ve dönüşüm geçiren ülkesinin fabrikalarına uzaktan hüzünlü hüzünlü bakıyor. Bu sırada yönetmen toplumdaki bozulmaya küçük bir dokunuş daha yapıyor; Qiao’yu tepeye getiren motorcu, onunla uluorta birlikte olmak  istiyor. Bu sahne toplumun ne ölçüde değiştiğine ve eril dünyada tacizin ne boyutta olduğunu gözler önüne seriyor. Qiao ise bu durumda, ona müstahakmışçasına motorunu alıp kaçıyor.

Film, hızlı ama rahatsız etmeyen şekilde zamansal atlamalarını yaparken Qiao, Bin’in gidişini kabullenmiş ve ülkesinin değişimine aşina olmuş durumda artık. Hayatına devam ederken, Bin geçirdiği hastalık yüzünden Qiao’yu arıyor; çünkü kendine âşık olduğunu ve reddemeyeceğini iyi biliyor. Bütün bunları görürken toplumsal yaşamdaki değişimi de net bir şekilde görmemiz mümkün. Söz gelimi; eski tuşlu telefonların yerini akıllı telefonlar, külüstür trenlerin yerini ise hızlı trenler alıyor. Çin toplumunun bu şekilde ‘gelişmesine’ rağmen, filmin renk paletinin giderek soğuklaşması, genel olarak filmdeki atmosferin hissizleşmesi, geleneklerinden uzaklaşılması filmin kapitalizmi taşladığı bir başka nokta olarak yorumlanabilir. Değinmeden bitiremeceğim bir başka konu ise; filmin müzikleri. Yönetmen bu unsuru o kadar iyi kullanmış ki hem duygular size tam olarak geçiyor hem de Batı ezgileri bu müziklerle Çin’in değişimini mimleyerek hikâyeyi destekler konuma geliyor.

Sonuç olarak Ash Is Purest White, âşık bir kadının, uzun bir zamansal çizgide hayatını mahvetmesine paralel olarak; ülkesinin de bu zamansal süreçte gelenekleri yozlaşıp gittikçe kapitalistleşen, sömürü düzenin tesis edildiğini işaret eden bir film olarak hafızalarımıza yerleşiyor.

Kısa bir anekdot Yönetmen, uzun yıllardır filmografisinde yer edinmiş bu ve bununla dirsek temasında olan konularda başarılı olduğunu kanıtlamış olsa da Çin’in yükselen yönetmen profili olması nedeni ile başka kulvarlarda da eserler vermesini heyecanla bekliyoruz.

Musa Bölükbaşı

 

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz