!f İstanbul!f röportajlar

!f Röportaj: Can Evrenol – Peri: Ağzı Olmayan Kız

Türk Sineması’nda uzun zamandır son dönem sinemacılar için ‘genç sinemacılar’ yakıştırması yapılır. Bu yakıştırma, çoğunlukla yeni bir sinema dilini benimseyen ve yeni bir sinema rüzgârı taşıyan yönetmenler için kullanılır. Aslında fiziksel olarak birçoğu genç değildir. Ama bazı isimler var ki bu yakıştırmayı, hem yeni bir sinema dili yarattığı için hem de fiziksel olarak genç olduğu için fazlasıyla hak ediyor. Her iki gruba da dahil edebileceğimiz  yönetmenlerden biri olan Can Evrenol ile birlikteyiz. Türk Sineması’nda korku-gerilim janrı için kilometre taşı filmler yapan yönetmen, hem Baskın (2015) filmi ile hem de Housewife (2017) filmi ile adından sıkça söz ettirdi. Şimdi ise yeni filmi Peri: Ağzı Olmayan Kız’ı (2019 ) ve sinemasal yolculuğunu konuşmak için bizimle…

Amerikalar, Torontolar, Film Ekimleri derken sonunda !F İstanbul’dasınız. Öncelikle sizin gibi genç bir yönetmenin !F İstanbul’da olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve !F İstanbul’u bir yönetmen olarak nasıl görüyorsunuz?

2001-2002 yıllarında ilk !F İstanbul çıktığında bir kitapçığı vardı. Her bölümü farklı renkte: gökkuşağı, geceyarısı sineması vs. Serra Ciliv’in yarattığı !F İstanbul’a o zamanlardan beri büyük bir hayranlığım var açıkçası. Gece yarısı kuşağında, Gasper Noe, Jean Pierre Jeunet, Michael Haneke gibi farklı birçok yönetmenden filmler izlemiştim ve hayatımda özel yer etmişliği var bunların.

2006-2007’de ilk kısa filmimi yaptığım zaman veya kısa filme hiç başlamamışken “Bir gün kısa filmim !F İstanbul kitapçığında olsun, başka bir şey istemem,” derdim. O zamanlarda yönetmen olmaya cesaretim yoktu. Beşinci kısa filmimden sonra yönetmen olmaya karar verdim. Baktım koskoca bir set oldu “Aa dur bakayım, ben yönetmen olayım,” dedim (gülüyor). Dolayısıyla !F İstanbul ile özel bir bağım var.

Peri: Ağzı Olmayan Kız filmiyle festivaldesiniz. Bildiğimiz kadarıyla senaryo bir kitap uyarlaması. Ve siz kitabın yanında bazı kaynaklardan daha beslenmişsniz. Bu kısımlardan biraz bahseder misiniz?

Amerikada vizyona giren sekizinci film Baskın. Dört, beş tane N. Bilge Ceylan filmi, Reha Erdem’in bir fimi ve Semih Kaplanoğlu’nun Bal (2010) filmi, bir de Baskın vardı o zaman. Ben bunu epey araştırdım gerçek mi diye, gerçekten öyleymiş. Baskın’ın bu başarısından sonra bakanlık, “Bir sonraki filminde bize başvur lütfen,” gibi bir teklifle gelince “Tamam,” dedim. Ama o sırada Housewife için çalışıyordum. Bir yandan da +18 olmasın diyorlardı kural olarak. +18 ne olabilir derken Cem Özüduru’nun çok sevdiğim kısa hikâyesi Perihan aklıma geldi. Perihan ile başvurduk.

Köprüde Buluşmalar’dan da ödül aldık. O sırada Hakan: Muhafız (2018-) işi geldi, vakit geçti üzerinden derken bir de Housewife’ta sanatsal anlamda Cem’le bir fikir ayrılığımız oldu. Yapamacağım, geri versem mi diye düşünürken Cem’den izin alıp “Ağzı olmayan kız fikrini kullanıp onun dışında her şeyi değiştirip post-apokaliptik bir macera yaratmak istiyorum,” dedim. Cem de izin verdi.

Ben hep, bir yandan Stand by Me (1986)Clubhouse  Detectives (1996) gibi çocuk macera filmleri, bir yandan da Mad Max (1979), The Road (2009), Book of Eli (2010), A Boy And His Dog (1975) gibi filmler izliyordum. Üniversitede üzerine eserler yazdığım post-apokaliptik janrıyla, bu ikisini birleştirme fikrine kapıldım. Bu hikâyeye başladıktan sonra Tigers Are Not Afraid (2017) filmini izledim Meksika’da.

Bu filmden de bazı fikirler aldım. Bir de Sweet Tooth diye bir çizgi roman var. Aslında Peri filminde en büyük çıkış noktamı o oluşturdu. Tigers Are Not Afraid ve Sweet Tooth ile hikâyeyi harmanlamaya çalıştım. Ama belli bir noktadan sonra kaybolduğumu hissettim. Fikrin başlangıcında Müge Büyüktalaş bana çok yardım etti. Fikri beraber şekillendirdik diyebilirim. Hikâyenin akışını ve diyaloglarını ise Kutay Ucun ile şekillendirdik.

Bu filminizde, diğer iki filmizdeki korku ve gerilim janrından uzaklaşıp farklı bir şey deniyorsunuz. Nasıl bir denemeydi bu sizin için ve buna nasıl karar verdiniz?

Bir çocuk hikâyesi bu ve bir çocuk filmi yapma amacındaydık. Terry Gilliam’dan ilham almış bir şekilde -biçim olarak en azından- Meryem Yavuz ile beraber oluşturduğumuz dille bunu çok iyi ifade ettiğimizi düşünüyorum. Şöyle ki Baskın ve Housewife’ta renkler, kamera hareketleri, dollyler, crane vs. mümkün olduğunca kullanmaya çalışırken, burada close up bile kullanmadık. Kamera omuzda, verite (özgür) bir şekilde, post-apokaliptik dünyanın metrukluğunu, sefaletini çocuklarla birlikte onlardan biriymiş gibi hikâyenin içine girerek o tarz maceraya zıt bir kamera dili oluşturmaya çalıştık.

Şimdiye kadar saydığım filmler büyük bütçeleriyle şatafatlı bir şeyler kurarken biz, küçük bir bütçeyle çok arthouse, daha çıplak bir kamera diliyle bir çocuk masalı anlattık. Bu kontrast da çok hoşuma gitti. Bana soğuk ve yer yer karamsar bir çocuk masalını hissettiriyor.

Burada görüntü yönetmenimiz Meryem Yavuz’un, “Elimizdeki küçücük bütçeyle böyle kocaman bir macerayı nasıl çekebiliriz?” Konusunda bana desteği çok büyüktü. Bütün filmi sadece on sekiz günde, üç farklı şehirde çektik.

Filmin hem sert bir tarafı var hem de çok yumaşak bir tarafı… Başta masalsı ve ergen hikâyesi gibi duruyor sonra bir anda kıyamet sonrası bir manzaraya çekiyor bizi. Özellikle billboard detayı hemen akıllara Akkuyu Nükleer billboardlarını getiriyor. Bu detaylar mı sizi kitabı uyarlamaya itti, yoksa böyle bir şey yapsak güzel olur mu dediniz?

Post-apokaliptik edebiyat ve post-apokaliptik sinema, hep hoşuma giden şeyler. Mesela post-apokaliptik dünyada geçen küt bilgisayar oyunu Fallout’u düşünelim. Fallout’da hep bir şirket vardır. O billboard benim için direkt Fallout’tur. Ve filmde en çok hoşuma giden şey, yönetimde bir ordu var ve bu ordu bir ülkeye ait değil bir şirkete ait.

Filmde anlatılanlar da buna benzer. Türkiye özelleşmiş Santral diye bir şirkete mi verilmiş, yoksa Santral diye global bir şirket gelip Türkiye’yi yutmuş, onun yerine mi geçmiş, bilmiyoruz. Gelecekteki o distopik, karanlık dünyayı böyle bir şirketleşme üzerinden veren filmlerle büyüdüğüm için ben de onları buraya uyarladım.

Bir de filmde Amerikanvari bir üslup var (çekim olarak). Housewife’ta da bu vardı örneğin. Housewife bir korku filmiydi ve Amerikan korku-gerilim kodlarını kullandığı için anlaşılıyordu ama burada neden böyle bir şey tercih ettiniz?

Aslında ona Amerikanvari dedirten şeyin ne olduğunu konuşabiliriz. Biz Meryem ile konuşurken hep İngiliz sinemasından örneklerle daha verite bir şey yapıp, kadraj kadraj çalışarak shot list üzerinden gittik.

Bizde, bu pek olmadığı için böyle bir şey yapınca Amerikanvari geliyor ama bu Amerikanlıktan çok evrensellikten diyebilirim. Bir de Amerikan sinemasından, Amerikan bağımsız sinemasından, 70’lerin 80’lerin Amerikan B sinemasından, solcu korku sinemasından -John Carpenter’in bayrağını taşıdığı- beslenen birisi olarak bu çok normal. Kaldı ki Amerikan etkisi olmasıyla onur duyarım.

Ayrıca, insanlar benim filmlerime “Aa Türk filmi gibi değil,” diyorlar. Beni çok düşündürüyor bu, nasıl bir iltifat yani? (gülüyor).

İlk defa bir filminizin ilk gösterimini Türkiye’de yaptınız. Bunun özel bir sebebi var mı? Hatta özellikle de ilk !F İstanbul’da olmasını mı istediniz?

Benim kısa metraj filmlerim hep !F İstanbul’da gösterildi. Uzun metrajlarımda galiba zaman olarak kaçırdık. Peri: Ağzı Olmayan Kız’ı (2019) Ulusal Yarışma’da !F İstanbul seçince çok hoşuma gitti. Bu on sekiz yıllık süreçten sonra ve !F İstanbul’daki değişimden sonra “Kim gelecek?” diye düşünürken Arya’nın (Su Altıoklar) gelmesi, çok cesur ve güzel bir karar. Arya’nın veya seçici kurulun bizim filmimizi seçmesi beni çok mutlu etti. O yüzden !F İstanbul benim için, eskiden taraftarı olduğum şeyin, şimdi yarışmacısı olmak gibi…

Ayrıca, Türkiye’deki bütün festivaller içinde, hem eski zihniyetiyle hem yeni zihniyetiyle, !F İstanbul’un bu filme çok yakışacağını düşündüm. Ve şu ana kadar !F İstanbul kadar filmimize sarılan bir festival olmadı. Bu yüzden bizim için en doğru platform olduğunu söyleyebilirim.

İlk filminiz Baskın: Karabasan ile hem ülkemizde hem de dünyada büyük ses getirdiniz. İlk filmden bu yana sinemasal anlamda nasıl bir değişim geçirdiniz?

Çocukluktan beri hayalimdi. “Bir gün ilerde, gişe kaygısı olmadan, nasıl istersem öyle bir film yapacağım,” derdim. Baskın öyle bir film oldu ve beni birçok konuda tatmin etti. Sevdiğim filmlere göndermeyse gönderme, içinde yaşadığım otoriteye isyansa isyan… Benim hep kısa filmlerimde uğraştığım soyutsal, ailesel konuları hepsini içinde barındıran, içime sinen bir şey oldu. Bittikten sonra “Tamam, bundan sonra neyi kovalayacağım ki” deyip Housewife’ta iyice şımardım. (gülüyor)

Baskın ayakları yere basan bir filmken, House Wife 70’ler korku sineması haricinde bir şey olmayan, ayakları yere basmayan bir film… Arka bahçemde spagetti western yaparmış gibi ingilizce bir film yapmak da çocukluktan beri istediğim bir şeydi.

Bir de filmde herkes farklı ağızla konuşuyor. Aslında hepsine dublaj yapacaktım. Dönemin Avrupa korku filmleri öyledir çünkü. Sonra o kadar alıştık ki herkesin ağızına, vazgeçtik. Bence bunun Housewife’a yakıştığını düşünüyorum.

Housewife da Baskın gibi aynı konulardan besleniyor: rüyalar, sanrılar, geçmişin izi vs. Housewife, Amerika’da ve Kanada’da büyük bir heyecanla bekleniyordu. Konusu da biraz daha evrensel ve yabancı korku-gerilim filmlerine daha uyuyordu. Böylesi dışa açılan bir film yapma istediğiniz var mıydı, yoksa biraz daha ülke bazlı mı senaryo yazdınız?

Housewife’ta birçok şey istediğim gibi gitmedi ama bunları lehime çevirmeye çalıştım. Şansızlıklarla dolu bir film olmasına rağmen “düşük yapmış” bir film olarak görüyorum onu, ki film doğumla alakalı olduğu için ‘düşük’ bence doğru bir yakıştırma oluyor. Bir hilkat garibesi yaptığımı düşünüyorum (gülüyor) ama kendi içinde güzel bir sanat eseri oldu bence. Bir yerde, çok seviyorum ama bir ‘düşük’ olduğunu da söylemeliyim.

Şahsen sizi uzun zamandır takip ediyorum. Hatta öğrencilik zamanımda kısa filmimde Baskın’ın soundtrack’ini kullanmak istemiştim siz de izin vermiştiniz. Öğrencilere desteğiniz hep bu yönde mi ve yeni nesil genç sinemacılar hakkında ne düşünüyorsnuz?

Ne zaman bir kısa filmci kısa filmini gönderse onu bir sekmede açıp er-geç izlemeye çalışıyorum. Maalesef kısa film olarak karşıma çok güzel şeyler çıkmıyor ama senaryo olarak güzel şeyler çıkması çok zor oluyor. Bu ülkede genel bir problem bu. İyi bir senartist zaten filmin yönetmeni de oluyor.  Emin Alper’den, N.Bilge Ceylan’a kadar herkese uyarlayabilirsiniz bunu. Çok iyi senaryo yazan insan, onu emanet edip iyi bir yönetmenle çalışacak birlikteliği sağlayacak büyük bir sektörümüz yok.

Siz, alışıldık yönetmen algısının dışına çıkan, göz önünde her şeyle ilgilenen bir yönetmensiniz. En son bir youtube kanalında boks konuşuyordunuz meselâ. Böyle bir iklimden daha başka janrda filmler beklemek doğru bir beklenti olur mu?

Bir dövüş filmi, hapishane filmi çekmeyi çok isterim. Romantik komedi çekmeyi isterim ama Bird Cage (1996) gibi, Her Şey Çok Güzel Olacak (1998) gibi bir romantik komedi… Türkiye’de komedi ve romantik komedi denilince hep kötü örnekler akla geliyor ama o kadar güzel örnekleri var ki. Hababam Sınıfı (1975) çekmeyi çok isterim ama o çocukken okuduğum Rıfat Ilgaz gibi, Ölü Ozanlar Derneği (1989) gibi bir şey…

Ben farklı şeyler yapmaya çok açığım. Hatta bana şu an “Al sana istediğin kadar para bir dönem filmi çek,” deseler ya Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu ya da Sulhi Dölek’in Korugan’ını çekerim.

Son soru olarak da Türkiye’de film festivallerini ve geleceğini konuşalım. Son yerel seçimlerden sonra festivaller, eski havasına kavuşabilir mi? Ve bundan bağımsız olarak Türkiye’de film festivalciliği kısa vadede umut vaat ediyor mu?

Türkiye’de film festivalciliğinin eleştirilen çok yönü olsa da öyle veya böyle film festivalidir sonuçta diye elimizden geldiğince destek olmaya çalışıyoruz. İki taraflı tartışılacak bir konu bu…

Bazı şeyler iyiye gidiyor bence. Bir yandan da bazı şeyler ülkenin genel yapısı, sosyolojik atmosferiyle alakalı kötüye gidiyor. Onun için bu durum ülkenin sosyolojik atmosferinden bağımsız düşünülecek şeyler değil. Ülkede bazı vizyonlar eski yerine oturursa festivaller üzerinde çok güzel etkisinin olacağını düşünüyorum.

Onun dışında bütün zorluklara rağmen dişiyle tırnağıyla çalışıp bir şeyler yapmaya çalışan bütün festivallere inanılmaz saygı duyuyorum. Bazı festivallerin de kendi lobilerine, çevrelerine takılıp gişeden çok uzak kalmalarına ve tür sinemasına hiç değer vermemelerine de çok  sitem ediyorum.

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz