!f İstanbul!f izlenimler

!f’ten Bir Bakış- Ebeveynlerin ‘Yokluğunda’ Yetişkin Olan Çocuklar: Phoenix (2018)

Kötü biten evliliklerin sonunda en zararlı çıkan genellikle çocuklar oluyor. Ebeveynler, boşanma sonrası hayatlarına bir şekilde devam etse de çocuklar bunun artçı sarsıntılarıyla – belki de- hayatları boyunca baş başa kalıyor. Ömürlerinin sonuna dek bu tümörle baş etmek zorunda kalan çocuklar, sosyal hayatlarında da bu durumu iliklerine kadar hissediyor. Anneleri ve babaları arasında kalan, sevgiyi ve ilgiyi (belki de hiç) alamadıkları için, bu sevgisizliği başka yerlerden ve kişilerden bulma çalışıyorlar. Ve bu kötü son çocukların hayatını içinden çıkılmaz dehlizlere sürükleyebiliyor. Camilla Strom Henriksen de Phoenix (2018) filmiyle işte bu konuların etrafında geziniyor.

Genellikle televizyon dizileri ve kısa filmleriyle tanınan yönetmen, son filmiyle oldukça güçlü bir işe imza atmış gibi gözüküyor. Genelde tek mekânda geçen ve özellikle ev içi atmosfer yaratımıyla filmin hikâyesini muhteşem yansıtması, yönetmene verilecek ilk yıldızlardan birinin sebebini oluşturuyor.

Anne babası boşanmış, on dört yaşında sevgi dolu Jill, alkolik ve depresyondaki annesi Astrid’in yapmadığı sorumlulukları kendi üzerine alan, ailesini bir arada tutmak için elinden geleni yapan bir kızdır. Annesinin iflah olmaz depresyonu, Jill’in ve kardeşi Bo’nun hayatını da olumsuz yönde etkiler. Doğum günü yaklaşan Jill, babasının da doğum gününe geleceğini öğrendiğinde içi umut dolar ama annenin intiharı ve babanın ilgisizliği her şeyi suya düşürür. Ailenin parçalanmaması için elinden geleni yapan, annesinin iş görüşmesine gitmesi için debelenen Jill, küçücük yaşına rağmen bir yetişkin edasıyla sorumluluklarını yerine getirir. Nitekim annenin ve babanın olmadığı ortamda hayat, çocukları çıkar yolsuz yetişkin bir birey olmaya zorlar. Jill, annesinin öldüğünü gördüğünde soğukkanlı davranır. Bir şeylerin düzeleceğini düşünerek, ölümünü gizlemesi, bir şeylerin hâlâ düzelebileceğini umut etmesinden ileri gelir. Babasının gelmesiyle de her şeyin farklı olacağını düşünür. Ancak babasının hayata dair bambaşka planları olduğunu anladığında yeni umutlara aralanan kapı da kapanır. Annesinin öldüğünü kabul edip bu durumu annesinin arkadaşına ve Bo’ya açıklasa da, söylediğine inanılmaz. Jill’in çocuk olduğu, o zaman hatırlanır. Tam da yaşına uygun olarak yatağına yatırıp uyumaya bırakılır, küçük bir çocuğun uyuyup uyandığında bir şeyleri unutmasını bekler gibi. Ama bu, çocuksu bir beklenti olarak kalır. Jill, yaşadıkları yüzünden kocaman bir yetişkin olmuştur zaten. Etrafını görmesi, algılaması bambaşka bir boyut almıştır. Başına/başlarına gelecek her habis olaydan önce değişik yaratıklar görmeye başlar Jill. Aynı Sarmaşık’ta (2015), olayların birbirine girip giriftler zirve yaptığında sarmaşıkların çıkması gibi… Kardeşler, babalarının kendileriyle ilgilenmeye sıcak bakmayıp Brezilya’ya yalnız gideceğini öğrendiklerinde başka bir yaratığı, aynı anda görürler. Bu yaratığın, çocukların kötü giden talihlerini mimlediği açıktır. Son yaratığı birlikte görmeleri Jill’in bir şeylerin düzeleceğine dair umutlarını yerle bir eder. Babalarının evlerinde kızılca kıyametler kopardığında, Jill’in sessiz kalması da bundan ileri gelir. Babası gitmeden önce ne istediğini apaçık belli eder Jill: sevgi. Babasının yüzünü okşar masumca, ancak babası buna gitmekle karşılık verir.

Hikâyesi ve atmosferi yer yer Tolga Karaçelik’in Sarmaşık filmini hatırlatan film, temposu ve müzikleri ile farklı bir tat bırakıyor insanda. Müzik kullanımı neredeyse her sahneye sirayet etmiş filmde, bu durum herhangi bir rahatsızlığa mahal vermiyor. Çok hassas olan müzik kullanım terazisini muntazam ölçüde iyi kullanan Phoenix’in, dikkatleri üzerine çekeceğini şimdiden söyleyebiliriz.

Sonuç olarak Phoenix, ebeveynleri boşandıktan sonra ‘aile olmak’ kavramını yaşamak ve/veya aileyi bir arada tutmaya çalışan küçük bir kızın çabalarını izlediğimiz, muazzam atmosferi ve ölçülü müzik kullanımıyla uzun süre unutulmayacak bir seyirlik sunuyor.

Musa Bölükbaşı

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz