Eleştiri - İzlenimSinema YazılarıVizyon

Gerçek Kan Emiciler, Gerçek Kemirgenler: Parasite

*Dikkat! Bu yazı, film hakkında bazı süprizbozan (spoiler) gelişmeleri ele vermektedir.

Dünyada sinema son yıllarda altın çağını öyle bir yaşıyor ki her yıl birbirinden kıymetli, dopdolu filmler festivalleri birer sanat havuzuna dönüştürüyor, biz de altında adeta arınırcasına yıkanıyoruz. Hatta öyle yıllar oluyor ki bazı filmler sınırları zorlar vaziyette çok iyi olduğu konusunda herkesin fikir birliği yaptığı, tüm yıl boyunca adından söz ettiren filmler oluyor. 2019’un şimdiden en büyük favorisi gösterilen Parasite (2019) de bu filmlerden. Ancak görünen o ki Parasite’in başarısı sadece bu yıl ile kalmayacak, film son yılların en büyük yapımları arasında da anılacak gibi görünüyor. Akademi Ödülleri’nden sonra bunun daha da netleşeceğini söyleyip filmimize geçelim

72. Cannes Film Festivali’nde görücüye çıkan Parasite, hem yönetmeni Bong Joon-Ho’ya hem de ülkesine ilk Altın Palmiye’sini kazandırdı. Çok sık film çekmekle eleştirilen yönetmen, bu filmiyle çok konuşulacağının sinyallerini Cannes’dan gelen haberlerle ve dev bir bütçeyle çalıştığı için zaten vermişti; ama henüz bazı ülkelerde vizyona girmediği halde bu denli büyük bir başarıya ulaşacağını yönetmenin kendisi de tahmin etmiyordu belki de.

Sürekli farklı hayatların penceresinden bakan yönetmen, kamerasını bu kez Asya sinemasının son yıllarda sıkça rabet ettiği kolay yoldan geçinmeye ve hayatta kalmaya çalışan düşkünlerin hayatlarına çeviriyor. Geçtiğimiz yıl yine Cannes’da Altın Palmiye’yi kucaklayan Shoplifters (2018) ile düşkünlerin hayatlarını anlatması bakımından benzerlikleri olan Parasite, merkezine aldığı konusu itibariyle Shoplifters ile tamamen ayrılıyor. Film, başlarda biraz Shoplifters esintisi verse de onun kadar naif, sempatik ve sakin değil. Bu film, bir yerden sonra tarafınızı değiştiren, o ana kadar düşündüğünüz her şeyin yanlış olduğunu söyleyen, iliklerinize kadar işleyecek sertlik, delilik ve meydan okuma içeriyor.

Genel bir Asya ve Asyalı yaşantısının hâkim olduğu görüntülerle başlayan filmde, bodrum kattan bozma bir evde yaşayan ve hayatta kalma mücadelesi veren Kİ-Taek ailesiyle tanışırız. Türlü yollar deneyerek hayatta kalmaya çalışan ailenin yaşamı, evin oğlu Kevin’ın bir arkadaşının aracı olmasıyla zengin bir aileyeders vermeye başlamasıyla bambaşka bir hal alır ve hepsi birer birer türlü sahtekârlıklarla iş sahibi olur. Bundan sonraysa hiçbir şey eskisi gibi olmayacak şekilde değişir.

Yukarıda biraz önce de bahsettiğim, bizi birinci ve ikinci yarısında taraf olmaya iten Parasite, görünenin hiç de öyle olmadığına ve birçok farklı seçeneği de içinde barındırdığına inanmamızı isteyen bir film. Düşkün olan ve hayatta kalmaya çalışan ailenin sahtekârlıkla eve girip, düzgünce işlerini yapıp para kazanmalarını hayret verici ve süper bir zekâdan çıktığı için taktir etsek de evi kemiren bir “parazit” gibi olduklarını düşündüğümüzde onlarla aramıza mesafe koyuyoruz. Oysa film ikinci yarısından itibaren bu düşüncemizi reddetmemizi istiyor. Öyle ki, kapitalizmin tüm dünyada olduğu gibi Güney Kore’de de yükselmesi ve kan emiciliğini arttırması, zenginin daha zengin, fakirinse daha fakir olmasına neden oldu. Bu nedenle adaletsizleşen gelir dağılımı, bir tarafta lüksü her anında yaşayan insanları doğururken, diğer taraftaysa, izbe bir yerde sarhoşların camlarının dibine işediği, pizza kartonları katlayarak geçinmeye çalışan, herkesin nefes kokusunu çekmek zorunda kalan insanları yarattı.

 

          Parasite’ta gördüğümüz aile, bize filmin ilk yarısında kemirgen olarak gelse de ikinci yarısında bu fikrimiz değişiyor. Esas kemirgenlerin onların kanını emen bu aile gibilerin ve bunlar vasıtasıyla yaşayan, birer akbaba olan kapitalizm olduğu vurgulanıyor. Ülkenin sele kapıldığı gece Ki-Taek ailesi gibi binlerce aile yaşam mücadelesi verip, spor salonunda yatarken esas “parazit”ler yağmur manzaralı evlerinde keyifle sevişiyor. Üstelik, baba Ki-Taek kızının külotuyla fantezi yapan küstah zenginlerin iniltilerine şahitlik etmek zorunda kalıyor . Ülkede alt gelir grubunun hayatı berbat bir şekilde devam ederken, ülkenin üst gelir grubu aynı rutin hayatlarında partiler düzenliyor, günlerini gün ediyorlar.

Üst-orta sınıf ve alt sınıfta bunlar olurken, zenginlerin yanında yer alan, onların her şeyine koşan ve bu sistemin çarklarını canı pahasına tamir eden alt-orta sınıfı temsil eden hizmetçi ve sığınıktaki kocası tam olarak bir politikacının “…sorun tam da bunlar; halinden memnun olanlar, sistemin bozulmasını istemeyenler, şerefli ikinciliklere razı olanlar.” sözünü karşılar nitelikte. Onlar ki bu düzende her zaman işini yürüten, değirmenini çeviren ve her devrin insanı olanlardır. Egolarını her daim diri tutan, kendinden alt sınıflarla etkileşime girmeyen, sanattan, paradan, her şeyden çok iyi anlayan, bütün bunlardan anlamadığı içinse alt sınıfı hor görenleri temsil eder hizmetçi ve kocası. Alt-orta sınıf için, alt sınıflar, kendilerinden yukarıda olanlara hizmet için varlardır. Ne var ki, üst sınıf onları etmez ve alt sınıfla aynı kefeye koyar anında. Hizmetçinin kocasının saldırısı sonrası zengin aile babası, alt sınıftan olan baba Kim-Taek’e tüm film boyunca yaptığını hizmetçinin kocasına da yapar: Kokusunda tiksinir. Bu, Bong Joon-Ho’nun nefis alegorisidir aslında. Bu koku, üst-orta sınıfın ve üst sınıfın diğer alt sınıfları dışlama, beğenmeme metaforudur.

 

Selden sonra zenginlerin hayatlarında hiçbir değişimin yaşanmaması şöyle dursun, felâketlerden haberlerinin dahi olmaması Ki-Taek ailesinin ciddi anlamda moralini bozar. Belki de nasıl bir adeletsizliğin olduğunu o zaman daha da iyi idrak ederler. Gece yaşadıkları yetmiyormuş gibi bir de zenginlerin partilerinde sanki sirk hayvanılarmış gibi kullanılmak isterler. Bütün bu birikmişlik ise “halinden memnu olanlar” yüzünden patlar. Baba Ki-Taek, tüm alt sınıfların sesiymişçesine bir delirme seromosini gösteriyor filmin en tepe noktasında.

Yönetmen, zenginlerin evlerinde yiyip içenlerin mi yoksa milyonlarca insanın sefalet içinde yaşamasına neden olan, Teyfik Fikret’in “…Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin. Doyunca tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin..” dediği gibi yiyenlerin mi parazit olduğunu seçmemizi veya görmemizi istiyor.

Sonuç olarak Parasite, ele aldığı konusu itibariyle oldukça evrensel olan sömürü düzeniyle sınıflar arası adaletsizliği fazlasıyla sert ve etkileyici bir şekilde anlatıyor. Gelir adaletsizliğinin bıçağın kemiğe dayanır boyutta olduğu böyle bir ortamda Parasite’ın bu denli konuşulması ve milyonlarca insan tarafından izlenmesi ise oldukça memnuniyet verici. Zenginlerin bir parça ekmeğinin ellerinden alındığında kıyametlerin koparıldığı dünyada, hayatta kalmaya çalışan fakirlerin hergün canları yitip giderken kimsenin kılı kıpardamıyor. İşte Parasite’ın başarısı da buradan geliyor. Uzun yıllardır konuşulmayan konuları farklı bir üslupla yer yer Shakespeare tragedyalarını hatırlatarak anlatıyor. Kısır geçen 2018 yılından sonra ilaç gibi gelen film, uzun yıllar konuşulacak ve yapılan yüzlerce “en iyiler” listesinde adını en tepelere yazdıracak gibi gözüküyor.

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz