ListelerSinema Yazıları

Gişe Sinemasından Sanat Sinemasına Geçmek İsteyenler İçin ‘Nereden Başlayabilirim?” Listesi

Kuvvetle muhtemel sanat sineması seven/izleyen birçok insan, gişe sineması sevenler/izleyenler arasında uzaylı gibi karşılanmış ve bu filmlerin sıkıcı olduğuna ikna edilmeye çalışılmıştır. İşin garibi, birçok sanat sineması seven/izleyen insan da bu furyaya başlarda katılmış olsa da sonradan sanat sinemasının rüzgarına kapılarak hayatı farklı tatlarda duyumsamış, sinemanın binbir duygu durumunu bir arada özütebildiğini kavrayıp izleme tercihini gözden geçirmiştir…

Her birimiz hem sinemadaki hem de televizyondaki Amerikan sinema endüstrisinin esir aldığı gişe filmleriyle büyüdük. Doğal olarak da sinemanın o olduğunu zannettik. Ama yanılmıştık. Sinema, başı sonu kesinkes belli hikâyeler anlatmayan, kör göze parmak didaktik önermeler vermeyen ve en önemlisi hayata dair bir şeyler söyleyen, yedinci büyük sanat olacak kadar büyük bir yaratımdı.

İşte tam da bu aşamada, sinemanın gişe sineması olmadığına dair şüpheleri olan ve sinema üzerine farklı yorumlar, düşünceler geliştirmek isteyenler için ‘sinemadan taşınma’ listesi hazırlamaya karar verdik. Gişe sinemasından kopup, sanat sinemasına geçmek isteyen ve “Nereden Başlayabilirim?” diyenleri böyle alabiliriz. Çünkü bu liste size güzel bir ısınma, kimilerine ise koşma vaat ediyor.

 -In the Mood for Love (2000)

Çin sinemasının yaşayan en büyük yönetmenlerinden Wong Kar-Wai’nin en nadide eserlerinden olan In the Mood for Love, renkleri, müzikleri ve oyunculuklarıyla benzersiz bir izlek sunuyor…

Chau ve Li-Chun, bir apartmanda komşulardır. Gel zaman, git zaman birbirlerine âşık olurlar.  İşin garibi eşleri de onlardan habersiz birbirlerine âşık olmuşlardır.

Böylesine garip bir hikâyede bizi çekense, Wong Kar-Wai’nin yönetmenlik mahareti, oyunculukların sade ama göz alıcılığı, ışıkla müziklerin mükemmelliği diyebiliriz.

Gişe sinemasından sanat sinemasına geçecekler için mükemmel bir geçiş filmi olan In the Mood for Love, hem aşkı yaşamamış kalpler için hem de aşkın şarabından içenler için güzide bir seçim.

Tereddüt (2016)

Türk sinemasında zaten az olan kadın yönetmenler içinde yıldız gibi parlayan ve bunların arasında -özellikle sanat sineması için- en önemli isimlerden olan Yeşim Ustaoğlu, kendine görev bildiği kadın hikayeleri anlatmaya her geçen gün bir yenisini eklerken, sert ve ‘kızgın’ olan sinema dilini Tereddüt ile daha da ileri taşıyor…

Biri taşrada diğeri büyük şehirde yaşayan iki kadının hikayesine tanık olduğumuz filmde, aynı coğrafyada farklı statülerde ve farklı gelir gruplarında yer alsalar da kadınların aynı sorunları yaşadıkları üzerinde duruluyor.

Basit gibi görünen konusuna rağmen, Ustaoğlu’nun güçlü senaryosu ve yönetimiyle Tereddüt, belki de kadın sorunları üzerine yapılmış en iyi film diyebiliriz. Cinsiyetçiliğin, homofobikliğin ve eril dilin yeterince kol gezdiği sinemamızda bunların ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak ve bazı şeylere başka bir pencereden bakarak, perdeden okkalı bir tokat yemek için biçilmiş bir kaftan bu film. Bu konular üzerine kafa yoran veya bu konuların zerre farkında olmayanlar için çok iyi bir örnek teşkil eden film, sanat sinemasının tam olarak ne olduğunu size ilmik ilmik öğretiyor.

The Hunt (2012)

The Hunt, Thomas Vinterberg’ün, Lars Von Trier ile başlattığı Dogma 95 akımından sonra çektiği Festen (1998) filmiyle burun buruna giden, kimsenin hangisinin daha iyi olduğuna karar veremediği bir film. Filmin adından ve geçtiği coğrafyadan filme dair önyargılı bir tahmin yürütebilirsiniz ancak film tam olarak bir sürpriz yumurta…

Bir kreşte öğretmenlik yapan Lucas, hem çocuklar hem de çevresi tarafından sevilen, saygı duyulan biriyken, öğrencilerinden küçük bir kız çocuğunun küçük bir yalanı hayatını darmadağın eder. Sanki bu yalanı pusuda bekliyormuş gibi üzerine üşüşen yetişkinler avcı, Lucas ise av olmuştur.

İki saate yakın süresi boyunca birçok farklı duyguya göçebelik yaptığımız filmde, kimin masum, kimin suçlu olduğunu anlamaya çalışmakla birlikte, neye, neden ve kime inanacağımızı sorgulamaya başlarız. Bu yönüyle sanat sinemasına geçmek isteyenler için klavuz niteliğinde turikler sunan film, Mads Mikkelsen’in muazzam oyunculuğuyla katmer katmer değerleniyor.

 Lady Macbeth (2016)

Shakespeare eserlerine vâkıf olanlar filmin isminden bile farklı duygulara gark olacak; içlerinde hırsı, gücü, zalimliği ve kötücüllüğü hissedeceklerdir. Her ne kadar filmin Shakespeare’in Macbeth’iyle organik bir bağı olmasa da hissettirdikleri ve düşündürdükleri aşağı yukarı aynı…

Zengin bir tüccar adamla zorla evlendirilen Macbeth, başta toyluk yapıp özellikle kocasının ve çevresinin aşağılamalarına maruz kalsa da içindeki kötücül duygular harekete geçince, herkesin birer birer sonunu hazırlar. Kocasının yokluğunda çiftlikten biriyle ilişki yaşayan ve kocası döndüğünde sevgilisine onu öldürten, sevgilisinden kurtulmaya çalışmak istediğinde ise türlü entrikalarla bu defa sevgilisini öldürten bir kadından bahsediyoruz… Tam bir tragedya örneği olan ve önüne çıkan herkesi türlü manevralarla yok eden Lady Macbeth, sanat sinemasının kıymetini ve görkemini tekrar gözler önüne seriyor.

 Çoğunluk (2010)

Yeşim Ustaoğlu’nun asistanlığını yapmış, onun dilinin sertliğinden feyz almış bir yönetmenin, Seren Yüce’nin elinden çıkan Çoğunluk için “Türk sinemasında en politik filmler listesi yapılsa en tepeleri hak eden filmlerden biridir,” desek abartmış olmayız. Türkiye’nin uzun yıllardır içinde bulunduğu giriftleri, konuları merkezine alan film, acıyı, hüznü, mahçupluğu ve en çok da utancı bir arada yaşatıyor bize…

Müteahhit babasının yanında ezik büzük bir şekilde, getir götür işleri yapan Mertkan, babasının kendine has (ve aslında Türkiye’nin genel toplumsal) doğruları arasında kendi karakterini bulmaya çalışır. Toplumun geneline sirayet eden, belli bir zümreyi yüceltip ‘diğer’ zümreleri insan yerine koymayan, aşağılayan, yok sayan hastalıklı hallerin masaya yatırıldığı bir film Çoğunluk.

Hem Türkiye’nin genel ahlâkçı, içi boş vatan sevgisini anlamak, hem de sanat sinemasının dokularına nüfûz etmek için en uygun filmlerden Çoğunluk. Ve inanıyorum ki bu filmden sonra sinemayı daha çok seveceksiniz.

 Tepenin Ardı (2012)

Bu film için ne kadar az konuşsak fazla, ne kadar fazla konuşsak az gelir. Öyle bir film ki çık çıkabilirsen içinden bir iş tam anlamıyla. Yine Türkiye’nin ‘sorunlu’ toplumsal kodlarından çıkan ve bunlar üzerine kafa yoran bir filmle karşı karşıyayız. Emin Alper’in ilk uzun metrajı Tepenin Ardı, aslında tarih boyunca bütün devletlerin, hükûmetlerin kullandığı ve halkı bu sayede güdümüne aldıkları bir şeyi neşterliyor: Olmayan düşmana karşı hınç dolup örgütlenmek…

Bir baba; iki oğlu, bir torunu ve bir geliniyle yaylada vakit geçirirken tepenin ardında koyunlarını çalmaya çalışan ‘yörükler’ adında bir gruptan bahseder. Zaten çalkantılı olan aileyi ortak bir paydada buluşturmanın ve bir şeye karşı kenetlenmenin çaresi olarak görür baba yörükleri. Sürekli yörüklerin kusurlarından ve kötülüklerinden bahsedilirken aile, kendi içindeki çarpıklıkları görmez, adeta üç maymunu oynar ve sürekli dışarda bir yerlerde suçlu aranır. Filmde adeta Türkiye’nin yansımasını kör göze parmak olmadan görürüz.

Oldukça kıymetli olan bu film sayesinde, gişe sinemasından fersah fersah uzaklaşacağınıza eminim. Yeter ki filmden beklentinizi gişe filmleri gibi tutmadan izleyin, sonrasında üzerine yazılmış inceleme yazılarına göz atın.

Ben Daniel Blake (2016)

I Daniel Blake için Yeşilçam retorikliğinden beslenen, hatta bize o filmleri hatırlatan klişe bir yapısı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu tür konular üzerine uzun yıllardır kafa yoran ve filmler yapan, usta yönetmen Ken Loach’un elinden çıktığı için, ne filmi bu kadar basite indirgeyebiliriz ne de yaftalayabiliriz. Film tam anlamıyla ‘Avrupa’da hayat her zaman yolundadır’ algısını kırıp, buradaki yaşam standartlarının gittikçe bozulduğunu ve bireyin bürokrasinin çarkları arasında ezildiğini gözler önüne seriyor.

Daniel Blake, sağlık sorunları yüzünden çalışmadığı için işsizlik fonuna başvurur. Gerçekten hasta olduğunu bürokrasiye bir türlü kanıtlayamaz çünkü her defasında başka bir engel çıkarırlar önüne. Bu süreçte çocuğuyla birlikte sistemin boğuculuğuyla mücadele etmeye çalışan Katie ile tanışır Daniel.  Her ikisi de devletin sosyal devlet yüzünü bir türlü göremez.

I Daniel Blake, geçmişte gişe sinemasının da kullandığı ve klişe gibi duran konusunu sanat sineması estetiğinde işleyen, konuyu farklı noktalardan yakalayan ve devam ettiren bir yapım.

Listede son öneri olan bu filmimizle sanat sinemasına iyiden iyiye ısınacağınızı varsayıyor, listemize burada bir virgül koyuyoruz çünkü bu sonsuz bir liste ve buraya girecek daha çok film var.

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz