Eleştiri - İzlenimSinema YazılarıVizyon

Oyun İçinde Belgesel, Belgesel İçinde Oyun: Kraliçe Lear

Türk sinemasında iki elin parmağını geçmeyecek kadın yönetmenler içinde yetkinliğini kanıtlayan Pelin Esmer, şiirsellikle bezeli İşe Yarar Bir Şey (2017), filminden sonra karşımıza Kraliçe Lear (2019) belgeseli ile çıktı. Mersin’de Arslanköylü kadınların, köy köy dolaşarak Shakespeare’in Kral Lear oyununun sahnelemesini konu alan ve 15 Kasım’da vizyona girecek belgesel, Türkiye’de insanların sanata bakış açısını, taşranın sanat sinemamızdaki gibi ‘büyülü’ bir havasından ziyade, sefilliğin kol gezdiğini anlatıyor ve en önemlisi, ülkede kadına yönelik bakış açısını neşterliyor. Esmer’in, daha önce Gözetleme Kulesi (2012) ile farklı bir açıdan nispeten yüzeysel işlediği konular, bu kez Kraliçe Lear ile hayatın daha yakın bir çerçevesinden, daha gerçekçi ve daha dokunaklı bir şekilde önümüzde beliriyor.

Bir buçuk saatten bir tık süresi boyunca hem oyunu izlediğimiz, hem oyunu sahneleyen kadınları tanıdığımız hem de taşrayı tüm çıplaklığıyla izlediğimiz belgeselde, yer yer gerçekliğin abartılıp ‘Bu kadar gerçeklik fazla mı acaba?’ diye düşünüyoruz. Öyle ki, belgeselde, hele de böyle bir belgeselde müdahale minimize edilip salt gerçekliğin peşinden ayrılmamak kilit bir nokta. İşte tam da bu yüzden gerçekçi olması için kurguda bazı şeyler fazla mı zorlandı, merak etmeden edemiyoruz. Kim bilir, belki de yönetmen doğallığı, gerçekliğe kurban etmiştir.

Pelin Esmer’in tiyatro yapan (veya yapmaya çalışan) Arslaköylü kadınlarla Oyun (2005) belgeselinden sonra ikinci kez biraraya geldiği Kraliçe Lear, yukarda da bahsettiğim gibi bir Shakespeare oyunu olan Kral Lear’dan özgün bir uyarlama. Kral Lear oyununda; baba, tüm mal varlığını üç kızı arasında paylaştımak ister. İki kız, türlü süslü cümlelerle paylarını alırken diğer kız, dürüstlüğünden ödün vermediği için babası tarafından sürgün edilir. Zorlu günler geldiğinde ise babalarına bakmayı, sadece sürgün edilen kız kabul eder.

Bu  eserin bir başka özgün uyarlamasını, büyük Japon yönetmen Akira Kurosawa  da Ran (1985) filmiyle yapmıştı. Yüzyıllardır sahnelenen ve etkisini kaybetmeyen bu oyun, insanların ve insanlığın ne kadar bencil, çıkarcı ve tehlikeli olduğu üzerine temellendirilmiş bir yapım.

 

Pelin Esmer’in belgeselinde, bu oyunu sahnemeye çalışan kadınlarsa başlı başına bu oyunun içinde. Yaşadıkları ve içinden çıktıkları toplumda ‘sürgün edilenler’ olan bu kadınlar, belgeselde, yaşadıkları ve gezdikleri taşra boyunca bunu gözlemliyorlar. Bu yönüyle Carlos Saura’nın gerçekliğin içiçe geçtiği Carmen (1983) filmini hatırlatan Kraliçe Lear, oyunun içinde belgesel, belgeselin içinde oyun sunuyor. Tam da bu kısımlarda sinemada Çağdaş Anlatı’ya göz kırpan belgesel, farklı sularda, farklı  anlatı kalıplarının peşinde geziyor. ‘Hollywood estetiği’ olarak bilinen ve sinemayı kabızlaştıran Klasik Dramatik Yapı’nın terk edilip bir belgeselde Çağdaş Anlatı’nın turiklerini kullanan Pelin Esmer’in sinema yolculuğuna yeni taşlar döşediğine işaret olduğunu söyleyebiliriz.

Belgeselin en güzel, keyif verici ve bir o kadar da garip özelliği ise; bir grup kadın, kendilerine biçilmiş ‘ev hanımı’ rolünün dışına çıkarak, olul oluk erilliğin aktığı bu toplumda sanat yapmaya çalışıyor olması. Üstelik kısmen kendilerinin yansıması olan bir oyunu oynamaları, bu durumu daha da belirgin kılıyor. Ancak şunu söylemeden geçmek olmaz; belgesel, Akdeniz kültünün hâkim olduğu bir coğrafyada geçiyor. Bu sebeple burada biraz şanslı ve hatta biraz kolaya kaçmış diyebiliriz. Öyle ki, söz konusu belgeseli, ataerkil sosyal anlayış daha ağır bastığından Orta Anadolu’da veya Güneydoğu ve Doğuanadolu’da çekmenin fazlasıyla zor olacağını düşünüyorum.

Sonuç olarak Kraliçe Lear, yüzyıllardır süregelen insanın değişmeyen habis duygularına yönelen Kral Lear oyununu kadınlar üzerinden anlatarak toplumun panoramasını çıkarıyor. Kadınların her işi yapan ve yapabilen özelliklerinin vurgulandığı belgeselde, yer yer Yeşim Ustaoğlu’nun Sırtındaki Hayat (2004) belgeseli hatıralara geliyor. Bu yönüyle anlattığı ve tanık olduğu olaylar, fazlasıyla değerleniyor Kraliçe Lear’ın.

 

 

 

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz