!f İstanbul!f izlenimler

Post-Apokaliptik Evrende Çocuksu Bir Masal; Peri: Ağzı Olmayan Kız

 

Baskın (2015) ve Housewife (2017) filmleriyle dünyada birçok festivalde adından sıkça söz ettiren, Türkiye’de korku-gerilim janrına yepyeni bir soluk getiren Can Evrenol, yeni filmi Peri: Ağzı Olmayan Kız’ın (2019) galasını 18. !F İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde yaptı. Uzun süredir beklenen film, Evrenol’un diğer filmlerine nazaran farklı bir iklimde nüfuz ediyor. Yönetmenin janr sinemasına ‘kısa bir mola’ gibi görünen filmi, çocuksu bir masalın içine davet ediyor bizi.

Filmin konusuna gelecek olursak: Ormanın derinliklerinde yaşayan ve babasını öldüren adamlardan kaçan ağzı olmayan Peri, ormanda görmeyen, duymayan ve burnu olmayan üç çocukla karşılaşır. Hep birlikte ortak düşmandan kaçan çocukların macerası sonradan post-apokaliptik bir hikâyeye dönüşür.

Can Evrenol, Türkiye’de sürekli belli bir sinema dilini ve yeni nesil sinema anlatısını tanımlamak için kullanılan ‘genç sinemacılar’ kavramına daha net uyan isimlerden. New York’da aldığı eğitimin ve iflah olmaz bir sinefil olmasının yansımasını filmlerinde yeter düzeyde gösteriyor. Tür sinemasına olan özel bir ilgisi, kısa filmleriyle korku gerilim janrının kıyılarına gezinirken Baskın (2015) ve Housewife (2017) filmleriyle tamamen janrın içinde dolaşmaya başlıyor.

Korku-gerilim, filmleri ve çizgi romanlarıyla fazlasıyla içli dışlı olan yönetmen, yaptığı filmlerde de bunlardan referans almaktan geri durmuyor. Bir yandan Stand By Me (1986), A Boy And His Dog (1975), Mad Max 3: Thunderdome (1979) gibi kıyıda köşede kalmış gibi görünen janr için kült sayılabilecek filmleri izlerken, bir yandan da The Road (2009), Book of Eli (2010), Tigers Are Not Afraid (2017) gibi günümüze yakın filmlerden esinlenmelerine devam ediyor.

Son filmi Peri: Ağzı Olmayan Kız’da da geleneği biraz esneterek farklı bir denemeye girişiyor. Cem Özüduru’nun Perihan adlı öyküsünün serbest bir uyarlamasını yapan başarılı yönetmen, hikâyeyi masalsı bir dünyanın içinde, post-apokaliptik bir evrende işliyor. Bilinmeyen bir yerde Santral adlı bir şirketin devletleşerek, her türlü suç işleme özgürlüğünü kendinde bulmasının yıkıcı sonuçlarını izliyoruz. Film, başta bilindik, Amerikan çocuk hikâyeleri gibi dururken post-apokaliptiklik devreye girince farklı bir boyut kazanıyor ve arthouse bir yapıya evriliyor.

Türk sinemasında pek fazla denenmemiş janr olan Peri filmi, Türkiye’nin yakın döneminde kendini gösteren nükleer santral reklamlarına küçük bir ‘selam’ gönderiyor… Çok yakın bir zamanda Enerji Bakanlığı’nın yürütümünde boy boy Akkuyu Nükleer santralini öven pankartlar, Peri ve arkadaşlarının noksan doğmasına sebep olan Santral’le bir bakıma özdeşleşiyor. Bu billboard, geleceğin Santral ile güzelleşeceğini söylese de gelecek gelmiştir ve fazlasıyla umutsuz, karanlık ve belirsizdir.

Filmin belki de en büyük başarısı da buradan geliyor. Yanı başımızda, çok yakın bir zamanda büyük tartışmalar çıkaran tesisin olası tehdit ihtimalini ve tahribat boyutunu gözler önüne sermeye çalışıyor. Bunu da kaslı kaslı adamlar, çok güzel kadınlarla yapmıyor. Henüz oyun çağında olan, masallar dinleyecek çocuklar vasıtasıyla yapıyor. Bu yönüyle dönüp tekrar tekrar bakılacak bir yapımlardan.

Şimdiye kadar sürekli yönetmenin sinema yolculuğunu, anlatısını ve filmin başarılı taraflarını anlattığım yazımda, biraz da başarılı olamamış, eksik kalmış yerlerini anlatmak istiyorum. Bütün senaryo kitaplarında karakterlerin önüne belli engeller konulmasını ve karakterlerin bu engelleri aşarak geliştikleri anlatılır. Buna ek olarak da “engeller ne kadar büyük ve karakter engeli ne kadar zor aşarsa senaryo o ölçüde değerlenir “ denilir.

Tam bu noktada Peri: Ağzı Olmayan Kız, karakterlerinin önüne pek fazla engel koymuyor. Koyduğu engelleri de gökten zembil inmişçesine savuşturuyor. Filmin açılması, gelişmesi sağlanmıyor. Bu yüzden de seyirciye bazı olaylar geçmiyor. Sözgelimi; Peri’nin varil yakıp saldırı planları yapması veya motosiklet tamir etmesi yavan kalıyor. Bu, onun kahraman olduğunun altını kalın çizgilerle çizip, onunla özdeşlik kurmamız için ucuz numaralarmış gibi duruyor.

Ayrıca, ormandaki yaşlı kadının zorlama bir şekilde dâhil olup hikâyenin seyrini değiştirmesi de eğreti kalmış durumda. Santral’in adamlarını bir anda devre dışı bırakıp musmutlu denizlere açılmaları da senaryonun başka bir kusurlu tarafı. Olaylar hikâyeye tam olarak yedirilmeden hızlı bir şekilde gelişiyor.  Dolayısıyla senaryoda bazı şeylerin nedenselleştirilmemesi ve temellendirilmemesi, filmi aşağı çekiyor.

Sonuç olarak Peri: Ağzı Olmayan Kız, Can Evrenol’un korku-gerilim türünden bir nebze uzaklaşarak, post-apokaliptik evrende geçen, Türk sinemasında farklı bir deneme olarak hafızalarımızda yer ediyor. Senaryosunda bazı eksikler olsa da anlattığı çocuksu masal dünyası ve post-apokaliptik atmosfer keyifli bir izlek sunuyor.

Ayrıca Türk Sineması’nda olmayan teknikleri ve anlatım yöntemleriyle biraz Amerikanvari gelen Can Evrenol’un anlatım dili farklı bir nüans yaratıyor. Ancak geçtiğimiz günlerde yaptığımız röportajda kendisi bunu Amerikanvariden ziyade evrensellik olarak yorumluyor.

 

 

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz