Bi'Dünya

Bir New York Macerası III

Üçüncü Bölüm

Gün :4

Yine güzel bir NYC sabahına uyanıyorum ve Brooklyn’e doğru yola çıkıyorum. Manhattan elbette ki güzel, – özellikle East ve West Village, Chelsea ve SoHo – ancak Brooklyn bana göre yaşamak için çok daha ideal ve renkli bir yer. Öncelikle tabii ki Brooklyn Bridge’i geçiyorum ve kenara bir dahaki sefere bisikletle geçilecek notu düşüyorum. Sonraki durağım Brooklyn Flea Market oluyor; minik bit pazarını oldukça sevimli buluyorum. Genellikle takı ve kitap ağırlıklı pazarda oldukça ilginç ürünlere rastlamanız mümkün. Bir standda satılan, eldeki binlerce figürün parçaları değiştirilerek yapılmış lego figürlerini görünce oldukça etkileniyorum. Pazardan yalnızca bir bileklik alıyor, atıştırmalıklar satılan bölüme geçiyorum. Kendime büyükçe bir baharatlı patates kızartması alıyorum, ancak pesketeryan bünyemin sonucu olarak yandaki burritolara içleniyorum.

Brooklyn Bridge 2

Burada keyifli vakit geçirsem de pazar günleri açık olan Williamsburg Flea’nin çok daha büyük ve zengin bir pazar olduğunu söylemek gerek.

Daha sonra Williamsburg’a geçiyor, Bedford Avenue’yu arşınlıyorum. Burası için bir hipster cenneti denebilir; bir sürü vintage store, ilginç ve güzel tasarımlı cafeler ve bolca sokak sanatı semtin kimliğini oluşturan başlıca öğeler. Cadde ve sokakların güçlü bir ruhu ve hoş karakteristik özellikleri var.

Bedford Ave’deyken bir The Meatball Shop’a uğrayıp bir şeyler atıştırıyorum. Adından anlayacağınız üzere bu kendine özgü, hoş dekorasyonlu restoranda türlü türlü köfte servisleri var ve size soslu-sossuz, sandviçin içinde, sade gibi seçenekler sunuluyorlar. Ben soslu bir veggie yiyor, çok da hoşnut kalıyorum.

Ardından yolum Brooklyn Heights Promenade’a düşüyor. Burası enfes bir Manhattan manzarasına sahip uzun bir yürüyüş yolu ve muhakkak gidilmesi gereken yerlerden biri bana göre. İlerleyip Brooklyne Bridge Park’a varıyor, orada kendime Brooklyn Ice Cream Factory’den güzel, büyük bir dondurma alıyorum. Burası basitçe köprünün ayağında diye tarif edilebilir ve o meşhur Brooklyn Bridge’i oldukça güzel bir açıdan görüyor. Birkaç fotoğraf çekiyor ve Manhattan’ın yolunu tutuyorum.

Brooklyn Bridge Park

Bu seyahatimde gitmediğim ancak daha önce vakit geçirdiğim Prospect Park da bana göre Brooklyn’de vakit geçirilmesi gereken yerlerden.

Yorgun ve acıkmakta olduğumu fark edince, otelimde küçük bir araştırma yaparak birkaç blok ötedeki Tavola’da akşam yemeği yemeye karar veriyorum. Burası Hell’s Kitchen bölgesinde bir İtalyan restoranı. İçerisi tıka basa dolu ancak bir masa bulmayı başarıyorum. Kendime deniz mahsullü bir spagetti ve şarap söylüyorum. Hayatımda yediğim en güzel yemeklerden biri oluyor bu öğün. Onun hazzıyla otele dönüyor, çok geçmeden de uyuyakalıyorum.

 

Gün : 5

Bugünkü istikametim East Village. Burası Manhattan’ın diğer bölümlerine göre daha az parlak, ancak şehrin alternatif mekanları -gerçekten- her çeşit insanın, her türlü ülke restoranının ve ‘herhangi bir alt kültüre ait sayısız objenin bulunabileceği’ son derece niş mağazalarıyla son derece keyifli bir semt. Bu bölgeyi gerçekten çok seviyorum, öyle ki şayet Manhattan’da yaşayacak olsam burası yaşamak isteyeceğim ilk yer olurdu.

Önce Tompkins Square Bagels’dan bagel ve kahve alıyor, Tompkins Square Park’ta oturup köpek gezdirenleri izlerken kahvaltımı ediyorum. Sonra birkaç ikinci el mağazası (thrift shop) geziyorum. Bu bölgede ikinci el mağazaları oldukça yoğun ve uygun fiyata çok güzel parçalar satıyorlar. Cure ve Monk’ta güzel şeyler bulmanız mümkün.

Biraz dolaştıktan sonra yönümü St Mark’s Place’e çeviriyorum. Burası üniversite öğrencileri tarafından sevilen bir yer. Karaoke bardan, falcı dükkanlarına, korku mağazalarından, dövmecilere kadar aradığınız – ya da aramadığınız – her şeyi bulabilirsiniz. Burası için önerebileceğim mekanların başında Kenka gelir. Kenka inanılmaz kitsch dekorasyonlu ve lezzeti yemekleri olan bir Japon restoranı. Buranın önünde de her daim sıra olur ama aldırmayın ve muhakkak deneyin!

Brooklyn Bridge Park, Fotoğraf : Ekin Asar

Brooklyn Bridge Park, Fotoğraf : Ekin Asar

Bir başka muhakkak uğranması gereken yer Search and Destroy adlı mağaza; çoğunlukla kostüm ve gotik objeler satan ama içeride birçok tuhaf şey bulabileceğiniz sırf vitrinindeki -bazılarının kafası kopuk- onlarca bebek sebebiyle bile sevilesi bir St Marks demirbaşı. Muhakkak içeri göz atmalısınız. Bunun yanında  lezzetli ve bol çeşitli dumplingler için Dumplings Man’e uğranabilir.

Ben bu dediğim yerlere uğradıktan sonra NYC’de en sevdiğim kitapçılardan olan Strand’e doğru yürüyürum ve orada bir saati aşkın zaman geçiyorum. Burası oldukça büyük bir kitapçı ve hemen hemen her istediğinizi bulabiliyorsunuz. Kitaplar indirimde olduklarında oldukça uygun fiyatlara alınabiliyorlar. Bunun yanında kırtasiye ürünleri için de geniş bir yelpazesi var.

Artık yorgunluk ve açlıkla ayaklarım beni, bende çok özel bir yeri olan Benny’s Burritos’a götürüyor. Burası için hayatımda içtiğim en iyi margaritayı yapıyor desem abartmış olmam. Hem servisi, hem bir hayli uygun fiyatları – happy hour’da gitmeniz şiddetle tavsiye edilir – hem de lezzetli meksika yemekleriyle Benny’s Burritos Meksika restoranlarının bir numarası benim gözümde.

Tabii ki önce bir margarita söylüyor, vejeterjan burritomun gelmesini bekliyorum. Bu arada margaritayla beraber masaya sınırsız nacho geliyor ve aslında doymuş olsam da burritoyu da iştahla yiyorum. Vegansanız burada vegan yemek alternatifleri de mevcut. Her ne kadar quesadilla güzel bir seçenek olsa da ben burritoyu denemenizi tavsiye ederim.

Yakın çevreden bir diğer restoran önerimse Awash adlı Ethiyopya restoranı. Huzur verici loş ışığı, sade ve güzel dekorasyonu ve lezzetli yemekleriyle bana kalırsa muhakkak denenmeli.

Kaçıncı olduğunu sayamadığım son margaritamı da içip artık NYC seyahatimin sonuna geliyorum. Bu şehre her veda edişimde yaşadığım tatlı buruklukla otele dönüp hazırlanıyorum.

NYC size binlerce olanak sunan, dolu bir şehir. Yalnızca Times Square ve Özgürlük Heykeli’nden ibaret değil. Gitmeden yapılacak küçük bir araştırma size çok daha fazla kapı açarak doğru zamanda doğru yerde olmanızı sağlar. Her an bir sokak sergisi, konser, açıkhava gösterisi çıkabilir karşınıza. Umarım şehri tanımanızda ve sevmenizde yardımı olur yazdıklarımın, herkese keyifli seyahatler!

Ekin Asar

Ekin Asar

1991'de Ankara'da doğdu.Hayatının büyük bir bölümünü İzmir'de geçirdi. Galatasaray Üniversitesi'nde sinema öğrencisiyken -halen eğitimine devam etmektedir- New York Film Academy'de filmmaking eğitimi aldı. Kendi yazıp yönettiği kısa filmleri var. Kar kürelerini, kuzey ışıklarını, tarçın kokusunu, eylül ayını, ilginç yüzlere ve bulutlara bakmayı sever. Kahveye bayılır. Hep gitmek, keşfetmek ister. Zaman buldukça da seyahat eder. En büyük hayali hep yolda olmak. Bir de olası zombi apocalypseine tanıklık etmek.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Taşkışla Sinema Günleri’nde İran Etkisi!

Sonraki yazı

La Pointe Courte (1955)