AnalizSinema Yazıları

Bir Sahne: İhtiyar Bir Hikâye, Shal (2012)

Toprağa yaslanmış uzun, upuzun Kazakistan sırtları. Kara kışın tam ortasına kondurulmuş bembeyaz bir nokta; ama bir başına, ama uzak, ama zor.

Toprağa kavuşabilmek için önce soğuk beyazı delmek gerekiyor bu ıssızlıkta. Âdem ile cennet arasında dünya gireli beri öfke, beyaz bir örtüye bürünüp bütün çıplaklığıyla yere uzanıyor. Beyaz, huzurun timsali olmaktan çıkıyor; insan ile toprak arasına serilen acımasız kavganın, mücadelenin ve kimi zaman sessiz sedasız gelen bir ölümün rengi oluyor.

Ve ölümsüzlük, beyazın bittiği yerde başlıyor.

Yeryüzünde ve gökyüzünde nefes alan her hikâye, her inanış, her din, aslında Hemingway’in İhtiyar Adam ve Deniz’ini yeniden kaleme alır. Çünkü ihtiyarlık, her varlığın alın yazısıdır ve her kader, denizin ortasında terk edilmiş bir hikâyedir. Kazak yönetmen Ermek Tursunov da insanın ayağı, toprağa dokunduğundan bu yana nesillerdir anlatılan bu hikâyeyi, Shal (2012) ile bu kez beyazperde üzerine yazar: İhtiyar bir adam (Erbulat Toguzakov), üzeri masal gibi bembeyaz karla örtülü uçsuz bucaksız topraklar ve amansız bir kış. Gerisi herkesten habersiz, yalnızca ıssızlık.

shal2

Satır aralarından Aytmatov’un o sert kışlarına aşina olanlar, açılış sahnesinden itibaren göz önüne serilen uzak ve yabancı toprakları hemen tanıdık bulacaklardır. Bu özelliğiyle Aytmatov’un tasvirlerini kelimelerden avuçlayıp gerçek renklere taşıyan film, en az bir belgesel kadar doğal ve gerçek görüntülere, bir edebiyat eseri kadar da masalsı bir kurguya sahip. Bu kurguda anlatılan ise, Kazakistan’ın bir köyünde çobanlık yapan ihtiyar bir adamın, koyun sürüsünü otlatmaya çıkardığı bir gün yakalandığı şiddetli kar fırtınasında dişleri bilenmiş kurtlar, iliklere işleyen soğuk ve her yanı örten sisle girdiği ölüm kalım mücadelesidir. Yani insan ile doğa arasındaki ölümsüzlük savaşı. Tıpkı Hemingway’in sandalında kader yolculuğuna çıkan Santiago gibi, ihtiyar adam da bu mücadelede alabildiğine yalnız, ıssız ve çıplaktır. İhtiyar adama soğuk beyazın ortasında yalnızca, kâh bir kurt sürüsü, kâh açlık ve susuzluk olarak bir vücuda bürünen korkular eşlik eder. Doğa koşulları zorlaştıkça ihtiyar adam sürüsünü feda etmeye başlar; mücadelenin gerilimi artar ve gelinen son noktada ihtiyar adam, sürüsünün tamamını kaybetmiş, üstelik yorgun, aç ve susuz bir hâlde, yolculuğunun başından beri onu takip eden ve zaman zaman koyunlarına saldıran öfkeli kurt sürüsünün saldırısına uğrar. Kendini savunabilmesi için elinde bir tek baltası vardır. İhtiyar adam, zayıf düşmüş bedeninde kalan son gücünü toplayarak baltasına sarılır ve üstüne gelen kurtlarla canı pahasına dövüşür. Bu dövüş, Santiago’nun kılıçbalığı ve hırçın denizle beş gün süren mücadelesi, ölümsüzlük peşindeki kral Gılgamış’ın yıllarca süren zorlu yolculuğu, cennetten toprağa indirilen Âdem’in çilesi ve ardından onun soyundan gelen Habil ile Kabil’in öfkesidir. Bu dövüşte, yalnızca bu tek sahnede insanlığın alın yazısına düşen bütün hikâye, tüyler ürperten bir gerçeklikle gözler önüne serilir: bütün doğanın ve eylemlerin özünde yer alan, hayatta kalış mücadelesinin hikâyesi.

shal3

 

Kelin (2009), Zhat (2014) gibi filmleriyle, anlatmaktan çok göstermeye dayalı özgün üslubunu ortay koyan Tursunov, burada da görsel ögeleri ustalıkla kullanır, özellikle de bakışların dilini. Bir anda doğanın haşin tarafıyla yüzleşmek zorunda kalan insanın, hayatta kalma dürtüsüyle ne kadar vahşi bir kimliğe bürünebileceği, yaşama tutunabilmek için gözünü ne derece karartabileceği, ihtiyar adamın ana kurtla baş başa kaldıkları sahnede tüm ayrıntısıyla anlatılır. Söz konusu doğa olunca artık ne kelimelerin dili geçerlidir ne de insan eliyle kurulmuş uygarlıkların bir hükmü vardır. Her şey alabildiğine çıplak ve “ilkel”dir. Dolayısıyla ancak bakışların diline sığınabilir ihtiyar adam. Ana kurdun gözlerine kenetler tüm varlığını; içinde bulunduğu çaresizliği, yorgunluğu, elleriyle aldığı canların, yüreğine saplanan vicdan borcunu bir bakışta anlatır. O an her şey durulur, sakinleşir. Karların hapsettiği derince bir sessizliğin içinde bir ana kurt duyar, bir de biz işitiriz ihtiyar adamın gözlerini; söylenecek ne varsa söylenir:

“Kavgamızla bir başımıza kaldık işte; sen de ben de soluksuz. Tüm bedeli ödendi artık bu insanlık hikâyesinin.”

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Sinemayı Dansla Buluşturan Festival: Ankara Dans Filmleri Festivali

Sonraki yazı

Koyaanisqatsi: Life Out of Balance (1982)