Fil'm Hafızası
Özel DosyaSinema Yazıları

Biraz Islak Biraz Yorgun: Şehir Filmleri

Biraz Islak Biraz Yorgun: Şehir Filmleri

Last Exit to Brooklyn: Bir Şehrin Öteki Yüzü (1989)

 

Hubert Selby Jr.’ın 1964 yılında yayımlanan aynı adlı romanında uyarlanan Last Exit to Brooklyn (1989), sinemanın en uğrak yerlerinden biri olan New York City’de, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, Kore Savaşı’nın ortasında bir zamanda geçiyor. Film, Amerika’nın, özellikle yüzyılın başından itibaren katlanarak artan göçmen dalgasının yoğunca hissedildiği Brooklyn bölgesinde ilerliyor ve çeşitli etnik kökenden insanların şehirle olan deneyimlerini herhangi bir karakteri öncelemeden yansıtmayı dert ediniyor.

NYC, modern göç dalgalarıyla karşı karşıya kalan ilk şehirlerden biri olarak metropol şehir deneyiminin yarattığı insan dramalarının ilk örneklerinden birçoğunu da barındırıyordu. Özellikle Avrupa’dan gelen -önemli bir kısmı İtalya’dan olan- göçmenlerin kurduğu varoş diyebileceğimiz mahalleler, şehri neredeyse küçük eyaletlere ayırıyor, idari birimlerin görece “yokluğu” da bu bölgelerde denetimsiz bir yaşamı mümkün kılıyordu.Yaptırıcı bir otoriteden yoksun, şehrin yukarı Manhattan’ından uzak Brooklyn, hem göçmen nüfusunun yoğunluğuyla hem de neredeyse özerk varoluşuyla bu idari denetimsizlikten nasibini alıyor ve kendini sakinlerine yaşamak için savaşmak gerektiren bir yer olarak sunuyordu.

İşte böyle bir konjonktürde ve demografik fenomen altında büyüyen Last Exit to Brooklyn, temel olarak biri kadın (Tralala) diğeri erkek (Harry) iki şehirli insan üzerinden ilerler. Film, bu iki karakteri çevreleriyle bir arada geliştirir ve şehrin diğer insan fraksiyonlarına da onların aracılığıyla göz atmaya çalışır. Bu durum, fahişeliği hırsızlığı için paravan olarak kullanan Tralala ve lokal bir işçi sendikasının grev yöneticisi olan Harry’nin meslekleri ile mümkün hâle gelir. Zira NYC evlere çekilmiş insanlardan ibaret bir yer olmaktan ziyade, herkesin hayatta kalmak için dışarıda olmak zorunda olduğu bir yerdir. Öyle ki Tralala soyduğu adamları oral seks için evine değil -ki evi yoktur-, izbe bir araba mezarlığına götürür ve Harry parasını -bir nevi- fabrika önünündeki işçi direnişini örgütlemesiyle kazanabilir. Bu anlamda filmin dışarıdaki varoluşu, şehre dair hem sosyokültürel hem de ekonomik bir gözlem imkânı sunar ve odağını zaman zaman iki ana karakterinden diğer daha yan rollere kaydırarak şehirli birey kavramının içini daha çok insan ve hikâyeyle doldurur. Öte taraftan şehir, savaşmayı somut düşmanların -fabrika sahipleri, tecavüzcüler, serseriler, üçkağıtçılar- varlığına atfen kullandığı kadar insanın kendisini ve kimliğini de düşman olarak niteler ve kendisiyle barışamayan insanın yalnızca materyal şartlarla değil, mental ve duygusal zorluklarla nasıl mücadele ettiği de vurgulanır.

Bir sokak fahişesinden fazlası olmak için yana yakıla mücadele eden, “para”yı bularak Brooklyn’den kurtulmak için cebi dolu askerleri kafalamaya çalışan Tralala, ilgiye ve saygınlığa da kontrolsüzce açtır. Kore Savaşı’na gitmeden önce NYC’ye uğrayan Steve adında bir subayı kandırmayı başaran Tralala, bu askerle ilk defa Manhattan’a gider ve Steve Kore Savaş’ına yollanıncaya dek zengin bir şehirli kadının ne demek olduğunu deneyimleme fırsatı bulur.Steve’in NYC’den ayrılışını takiben Brooklyn “çöplüğüne” geri dönen Tralala, yaşadığı asıl gerçekliğiyle barışamaz ve herhangi bir kadından farklı olduğunu kabul edemediği noktada histerikleşerek bir bardaki her adamla yatmaya kalkışır ve onlarcasının tecavüzüne uğrar. Öte taraftan bir çocuk babası ve görece saygın bir meslek sahibi olan Harry, eşcinsel kimliğini keşfeder ve hayli erkek egemen bir komün olan İtalyan-Amerikanlarla ailesi arasında bir yerde var olmaya çalışır. Drag queenlerin düzenlediği lokal bir partide tanıştığı Regina adında bir adamla birlikte olmaya başlayan Harry, bu ilişkinin içine fazlasıyla gömülerek, istismar ettiği ve kaytardığı işinden atılarak Brooklyn sokaklarında biçare dolaşmaya başlar ve yok oluşa sürüklenir.

Film; ana karakterlerine katılan işçileri, cross-dresser eşcinselleri, yetişkinlerin gölgesi altında kalan çocuklarıyla da birlikte çöküş ve yok oluş dramaları yaratmaya devam eder. Last Exit to Brooklyn, acılarına baktığı kahramanlarıyla özdeşleşme imkânı yaratsa da, birer birer hayal kırıklığına ve çeşitli kayıplara tanıştırdığı karakterlerini ne tam olarak kurbanlaştırır ne de zalimleştirir. Zira, hayatta kalmanın ve -bir nevi- güçlü veyahut ayrıcalıklı olanın yaşamaya tutunabildiği bir ortamda suçun ve masumiyetin kendisi de tartışmalı hâle gelir. Ancak film, çeşitli öyküleri bir araya getirmesi ve çeşitli toplumsal ve cinsel arka plandan insanları gündeme getirmesi anlamında sosyokültürel ve ekonomik şartların o zamanki durumuna da bir iç bakış getirir ve tabularla felce uğratılan bir toplumun hâlini göstermeye çalışır.

Last Exit to Brooklyn; Brooklyn’nin toplumsal ve onun sakinlerinin kişisel deneyimlerini bir araya getiriyor. Kişinin özelinin toplumsalla iç içe olduğu bir atmosferde, sokaklarda yaşamın tüm acımasızlığını vulgar bir gerçekçilikle yansıtmayı başarıyor. Birçok farklı insan manzarasını ve onların hikâyelerini geniş bir oyuncu kitlesi ve yarattığı başarı tiplemeriyle harmanlayan film, şehirli olma deneyiminin daha çok fiziksel mücadele ve dayanıklılık üzerinden yaşandığı bir yerde, mental ve duygusal sorunları da es geçmiyor. Bir şehir tarihi ve panaroması sunan, dönem dokümantasyonu sayılabilecek olan Last Exit to Brooklyn, karakter çeşitlemeleri ve gelişimleriyle bir dokümantasyondan da fazlası olmayı başarıyor.

Koray Soylu

 

 

 

Yorum yaz