Frida’nın büyüdüğü yerde başlayıp annesinin ölümüyle İspanya’da bir kasabada süren hikayesinin bir yazına tanıklık ettiğimiz Estiu 1993 (2017), yönetmeni Carla Simón’un ilk uzun metraj filmi. Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yaparak En İyi İlk Film ödülüne ve ardından 36. İstanbul Film Festivali’nde Jüri Özel ödülüne layık görüldü.
’93 Yazı bir büyüme hikâyesi. Büyürken anlamanın, anladıkça acımanın, acıdıkça değişmenin ve bir şekilde devam etmenin her bir aşamasının hakkını vererek yansıtıyor izleyicisine. Bizler oturduğumuz yerden yönetmenin kurduğu enerjisi yüksek ama çoğunlukla kederli dünyaya, başta Frida ‘nın (Laia Artigas) bir çocuk oyuncu olarak muazzam performansıyla katılıyoruz. Aslında filmin tamamını da bir yaz boyunca onları uzaktan görüp hiç konuşmayan komşuları gibi izliyoruz. Sürekli gözlüyor ve çok sık empati kuruyoruz çünkü Frida’nın yaşadığı özünde bir alışma ve kendini kabul ettirme süreci. Öyle ki; buna benzer bir hissi hayatının herhangi bir anında yaşamış biri, film boyunca altı yaşındaki küçücük bir kız çocuğu ile sık sık empati kurarken bulacaktır kendisini.

Frida, annesinin kaybından sonra amcası ve yengesi tarafından evlatlık olarak alınıyor. Evinden ayrılıyor, onun için yepyeni olan bir İspanyol kasabasına taşınıyor. Küçük kızları Anna (Paula Robles) ile birlikte doğanın içinde kurdukları sevgi dolu ortamda yaşayan Marga (Bruna Cusí) ve Esteve (David Verdaguer) bu aileye Frida’nın dahil olmasını yine sevgiyle karşılıyorlar. Durumu normalleştirme girişimleri ve Frida zaten hep oradaymış hissi uyandıran davranışları Frida tarafından beklenen tepkiyi vermiyor. Henüz altı yaşındayken yüzleşmek zorunda kaldığı gerçeklerle baş edebiliyor gibi gözükse de zamanla iyileşmediğini göstermek istercesine hırçınlaşıyor. Marga ve Esteve’e anne-baba demeye alışıyor belki ama hep daha fazla sevgi görmek istiyor. Kaybını örtmek istercesine sevgi bekliyor. Kendisinden küçük olan ve daha gelir gelmez Frida’yı kardeşi olarak benimseyen Anna’yı kıskanıyor. Bazen bu kıskançlığı ona zarar verecek boyuta bile gelebiliyor ancak günün sonunda aradığı şeyin kabullenilmek ve sevilmek olduğunun ipuçlarını veriyor.

Frida yeni hayatına alışmakla, daha da hırçınlaşmak arasında sık sık gidip geliyor. Çocukluğunun verdiği pervasızca açık olma hali bazen kendini ele veriyor, yeni ailesi ona zaman zaman şımarıklığı sebebiyle kızdığında daha da arsızlaşıyor çünkü bu bile kendisini sevgiden yoksun hissetmesine sebep oluyor. Bu kısır döngü etrafında, hem kendi içinde hem de ilişkilerinde olan iniş çıkışları izliyoruz. Daha çok sevgi görmek için hırçınlaştığında ve bu yüzden ona kızdıklarında evi terk etmeyi bile deniyor. Gidemeyeceğini anlayınca eve dönüp kendisi için ne kadar endişelendiklerini izliyor. Bu bile onun duygularını onarabiliyor. “Yeni” annesini uyurken kontrol ediyor, nefesini dinliyor ve yaşayıp yaşamadığına bakıyor. Annesinin kaybından sonra bir kayıptan daha çok korktuğunu ama bunu dışarı yansıtmakta zorlandığını böylece görüyoruz. Bu konu hakkındaki sessizliğini bir gün Marga ile “eski” annesinin ölümü hakkında konuşarak bozuyor. Neden öldüğünü sormasının ardından Marga’nın da hastalanıp hastalanmayacağını öğrenmek istiyor. Bunun gibi ipuçları, onun bütün hırçınlıklarını makûl karşılatıyor. Gelgitlerini izlemek, bir yetişkin olarak bile üstesinden gelmenin zor olduğu bir durumla kendince baş etmeye çalışan bu küçük çocuğu anlamamıza sebep oluyor.

Aslında sadece Frida’nın öyküsünü değil; aynı zamanda taşrada geçen bir yazı da izliyoruz. Kendi kuralları ve işleyişi içinde küçücük bir yerde geçen yaza, yönetmenin tercihiyle kendi akışı içinde tanıklık ediyoruz. Bir olay örgüsünden çok, o yaza misafir oluyoruz. Eğlencesiyle, bahçeden toplanan sebzeleri ve yaz ritüelleriyle geçen süreci izlerken; yeni bir yere alışmanın zorluğu, erken yaşta yaşanan travmalar ve çocuk olmak üzerine de düşünme fırsatı buluyoruz. Simón bizi yazın keyfine de hüznüne de ortak ediyor.

Filmin daha ilk sahnesinde kendisine annesinin ölümünü kastederek “Sen hiç ağlamayacak mısın Frida?” diye soran arkadaşına cevabını filmin son sahnesinde keyifle yatakta zıplarken bir anda ağlamaya başlayarak veriyor Frida. O an, o sahnede Frida’nın biriktirdiği acısına dokunmamak imkansız oluveriyor. Yönetmenin filmin sonunu, bu ağlama sahnesiyle getirmesi de hayatın bu düşüşlerle devam edeceğine ama bir şekilde ilerlediğine de göz kırpıyor gibi.

İlgi Özdikmenli

İlgi Özdikmenli

1995 yılının Ağustos ayında doğdu. Yaz mevsimine aidiyeti belki de bu yüzden çok fazla. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İletişim okudu, bu sırada Studio Oyuncuları’nda tiyatro eğitimini tamamladı. Uzun zamandır “ne yapmak istiyorsun?” sorusuna “insan hikayeleri anlatmak istiyorum” cevabını veriyor. Bu isteğinden ve sinemanın yeni bir dünya kurabilmesine olan hayranlığından yola çıkarak oyunculukla birlikte yönetmen olma idealini birleştirdi. Yine kendi üniversitesinde sinema yüksek lisansına başlamak üzere. Heykel yapıyor. Tatlıları, kamp yapmayı ve yolda olmayı çok seviyor.

1
Kimler Neler Demiş?

avatar
1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
1 Comment authors
hamza Recent comment authors
  Subscribe  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
hamza
Ziyaretçi

kız çocuğu varsa insanın bu filmi muhakkak izlemeli

Önceki yazı

Downton Abbey Beyazperdeyle Buluşuyor

Sonraki yazı

20 Temmuz'da Vizyonda!