AnalizSinema Yazıları

HER NOTA İÇİNDE ŞİDDETLİ BİR ACI BARINDIRIR: VIER MINUTEN (2006)

Müzik hayatın içerisinde var olan, gittiğimiz her yere bizimle birlikte gelen, kulaklarımızı melodilerle doldurduğumuz sanatsal bir formdur. Herkesin sezgisel anladığı bir şey olduğu için sadece dünya dili değildir. Müzik bize kelimelerin eksik veya yerinde olmadığı durumlarda sesli bir ifade imkânı sunar. Sinemanın içindeki müzik ise; görüntüleri sağlam bir tutkalla birleştiren ve onlara sanatsal biçim veren bir gerekliliktir. İşte ses sinemaya bu gerekliliğe ihtiyaç duyulduğu zamanda girer. Sinemanın ilk yıllarında tek bir makaraya kayıt yapılmasından dolayı filmler sessiz olarak çekiliyor, gösterim sırasında da filme canlı olarak genellikle piyano eşlik ediyordu. Ancak biz 1920’leri bir hayli geride bırakmış durumdayız. 20’lerden sonraki tarihlerde sinemada sesin gelişimini hızlı bir film şeridiyle geçirip, 2006 yılına geldiğimizde Vier Minuten (2006) isimli yapımda görüyoruz ki bu kez piyano filme canlı olarak eşlik etmiyor, aksine filmin tamamen içerisinde ve karakterlerin tam kalbinde yer alıyor.

Yönetmenliğini Chris Kraus’un yaptığı Vier Minuten, yönetmenin piyanoyu, kendi kendine keşif için büyüleyici bir arenaya dönüştürdüğü bir film olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmenin başarısı ise tesadüfî değil. İkinci uzun metrajlı filmiyle karşımıza çıkan, otobiyografik nüveler taşıyan I Love Dick (2017) romanıyla dünyada ses getirmiş Amerikalı yazar, film yapımcısı, avangart ve aynı zamanda feminist sanatçı Chris Kraus’un birçok başarılı kitabı bulunuyor. Ülkemizde “Sanat Nereye Aittir” isimli çevrilmiş bir teorik kitabıyla birlikte, yazarın romanları arasında Aliens and Anorexia, Torpor ve Video Green de bulunuyor. Yönetmenin diziye uyarlanmış olan kitabı I love Dick bir ayrışma/ayrışamama hikâyesini anlatırken, Vier Minuten filmi ise belli bir hapishane ve genç-yaşlı dramı üzerinden giderek, dört duvara sığmayan ve sıra dışılığına rağmen hapse girmiş bir “içerideki” ile, geçmişine ait trajik bir dönemeç sonrası koskoca dünyaya hapsolmuş bir “dışarıdaki”nin zıt kutuplarıyla birlikte aşamalı olarak aynı kutupları yakalamaya başlamalarını konu ediniyor. Bu da zıt kutuplardan yola çıkılarak ilerleyen hikâyelerin Chris Kraus’un kendine ait imzasını oluşturduğunu gösteriyor diyebiliriz.

Kraus, toplam 22 ödüle sahip ve Gertrud ‘Traude’ Krüger isminin yaşanmış bir olaydan alıntılandığı Vier Minuten adlı filmiyle bir hapishanenin büyük ölçüde yalıtılmış dünyasında, ortak iki noktaya sahip olan iki kadının bir araya gelmesini sağlar. Bu kadınların ortak özelliklerinden bir tanesi kendileri ve dünyayla ilgili yaşadıkları zorluklar ve travmalar, ikincisi ise müziğe olan neredeyse fanatik bir biçimde bağlılıklarıdır.

Filmin detaylarına gelecek olursak; eski faşist Nazi hemşiresi olan Gertrud Krüger (Monica Bleibtreu) yaşı ilerlemiş bir piyano öğretmenidir. Nazi subayları karşısında sevgilisini ve sevgisini can korkusuyla inkâr edip onlara arkasını dönmüş olsa da sevgilisine bir açıdan ihanet etmiş, bunun acısını hayatı boyunca her an yaşamış ve sevgilisini hiç unutmamıştır. Onun için sevgilisi, sevginin olduğu kadar nefretin de ne olduğunu bilen bir kadındır. 60 yıldan fazla bir süredir tutuklulara eğitim veren Mrs. Krüger’in bitmek tükenmek bilmeyen kuralları ve kompleksleri vardır. Karanlık ve yorgun geçmişi ile sevgilisinden ona kalan tek şey müzik tutkusudur. Bu tutkuyu hapishanede geçirdiği zamanlarda mahkumları eğiterek diri tutmaya çalışıyordur.

Jenny karakterine gelecek olursak; Jenny’nin kötü bir çocukluk geçirmiş olmasına rağmen kolay kolay kimsede olmayan bir piyano çalma yeteneği vardır. İçindeki müzik yeteneği geçmişinden gelen sesleri bastırmak için ona bahşedilmiş bir şey gibidir sanki ve bu yüzden çalmaya ihtiyacı vardır. İşte bu noktada ise karakterlerin buluştuğu alan hapishane, ortak tutkuları ise müzik olur. Mrs. Krüger, Jenny ile karşılaştığında onun müzik yeteneğinin kendisine verilen bir hediye olduğunu keşfeder. Krüger ve Jenny’nin iç çelişkileri, geçmişleri ve acıları sık sık birbirleriyle ve çevrelerindekilerle çatışmalarına neden olur. Bu durum iki farklı kuşaktan kadının ortak tutkuları müzik sayesinde birbirlerine yakınlaşmasına olanak sağlar. Ancak geçmişin gölgelerinden bir türlü kurtulamayan bu iki kadının insanlarla ve kendileriyle aralarında oluşan iletişim, kendini korumak amacıyla dışı sert bir kabuğa dönüşüp katılaşmış kaplumbağa gibidir.

Film, yoğun karşılaşmalar ve şiddetli yüzleşmelerden oluşan bir kolaj sunuyor izleyiciye. Bayan Krüger’in Nazi egemen geçmişine ve mahkûm birisiyle olan ilişkisine dair hatıralar, yaşadığı travmatik geçmişinden dolayı kendi deyimiyle zenci müziği (Negro müziği) çalmaya mahkûm olan öğrencisi ile etkileşime girdiğinde yeniden ortaya çıkıyor. Bu sırada da Krüger’in savaş anında büyük aşkı ile yaşadıklarına yapılan geri dönüşler, hayatı üçüncü sayfa hikâyeleriyle dolu Jenny’nin yakasından düşmeyen koğuş hanım ağası ve gardiyanlar filmin durağanlaşmasına izin vermiyor.

Yönetmenin anlatımı ve karakterleri işlediği biçim ise akıllara bir soru getiriyor. Filmde feminen bir anlatım söz konusu diyebilir miyiz? Yönetmenin bilinçli anlatımı olan ve aslında hayat biçimini yansıtan sinemadaki feminen yaklaşıma bir göz atmamızda fayda var. Bugüne kadar cinsiyet kimliği, nesneleştirme, heteroseksizm gibi kavramları ve kadınlar üzerindeki kalıplaşmış yargıları yıkan, feminist bir bakış açısına sahip çokça film çekildi. Vier Minuten de Avrupa sinemasında karşımıza çıkan ve bu bakış açısına sahip bir filmdir diyebiliriz rahatça. Filmdeki anlatım, kadın bedenini erkek bakış açısının nesnesi olarak kılmadan, özne-nesne ilişkisinin ötesinde yeniden anlamlandırarak, şiirsel olduğu kadar sorgulayıcı bir anlatım sunuyor. Hollywood soslu hikâyesiyle ana akıma yakın bir anlatımı olsa da lezbiyenlik, ensest gibi uç noktalara da gidebilen bir senaryosu var. Yine de bu kavramları marjinal hale getirip yapmacık olabilecekken film, kadın olmayı odak noktasına alıyor.

Popüler Film Anlatısı Ve Gizemin Taşıyıcısı Kadın:

Filmsel anlatıda kadınlar genellikle edilgen bir pozisyonda yer alırken; erkekler edimleriyle anlatıya yön verirler. Shohini Chaudhuri’nin de belirttiği gibi pek çok film çoğunlukla bir yolculuğa atılan erkek kahramanı tasvir eden Oedipal bir yörünge izler. Erkek arzusu tarafından düzenlenen bu Oedipal yörüngede kadın, anlatının gizemini temsil eder. Kadınlar, erkeklerin fantezilerinin bir aracı, endişeleriyle korkularının günah keçisi ve kolektif eril bilinçaltının “anima”sı olarak sunulurlar. Vier Minuten ise asıl olarak filmlerde kadının rolüyle ilgilenip, mimetik gerçekçilik olarak anlaşılan temsile odaklanarak baskıya uğramaktan tecavüze uzanan bir aralıkta kadınların betimlenmesi üzerine etkili bir inceleme ortaya koymuştur.

Feminist film eleştirileri filmsel anlatıyı eril ve dişil biçimler olarak ikiye ayırır: “Eril” çoğunlukla çevrelerine “hükmeden”, eril karakterlerle özdeşleşmeyi destekleyen doğrusal, heyecanlı anlatılardır. “Dişil” pasif, acı çeken kadın kahramanlarla özdeşleşmeyi destekleyen daha az doğrusal anlatılardır. Geleneksel sinemanın anlatı yapısı erkek karakteri aktif ve güçlü olarak belirler. Anlatıdaki olaylar erkek karakter etrafında gelişir.  Film bu noktada geleneksel yapıya karşı olarak karakterleri dişil aktif konumda anlatmayı sürdürür. Öyle ki pasif olan karakterler kadınların aksine erkeklerdir. Anlatı yapıları erkeklerin kadınlar üzerindeki hâkimiyeti ve öznelliğin cinsel kaynağını vurgulayan yollardan biri olarak anlaşılabilecek Oedipal arzu ile tanımlanır.

Feminist anlatılarda kadının bilinmezliği anlatı için itici güç sağlar. Erkek kahramanın görevi kadın hakkındaki gerçeği keşfetmektir. Öyle ki filmde de iki kadın karakterin geçmişini yavaş yavaş erkek karakterlerin ağzından duyarız. Mrs. Krüger’in geçmişinden görüntülere döndüğümüz sırada sorgulandığı sahnede erkek karakter tarafından “akranları arasında en iyi Alman piyanist, ideolojisi sağlam ama zihinsel olarak hipertansif” birisi olarak tanımlanır. Jenny’nin geçmişini ise üvey babasından öğreniriz. Gençliğinde babasının tacize uğradığını, sevgilisi uğruna bir cinayeti üstlendiğini ve bu nedenle hapse girdiğini anlarız. Ve film ilerledikçe de filmin içindeki klasik bir müzik parçası gibi, eser de (senaryo) gerginlik ve rahatlama değişiminden, duyguların şişmesi ve azalmasından oluşarak karakterleri bize açmaya başlar. Sahneler beklenmedik bir şekilde bir patlama gibi gelip şüphe uyandırırken, buradaki içerik mantığının dramatürjik ritmine tabi olduğu ortaya çıkar.

Vier Minuten bana kalırsa sanatın desteklediği son kaynak olarak görülen, insanın yıkımı karşısında şu anki bürokrasinin ve güvenlik ve cezaevi ideolojisinin tek kurtuluş biçimini garanti eden, özgürlüğe adanmış eksiksiz bir filmdir. Senaryosu dikkat çekici ve özgünken, iskeletini oluşturan Nazizm ile de arasında akıllıca bir bağıntı kurulmuştur. Üstelik film, sanatın ve onun klasik müzikle uyumlu bir çevre tarafından yapılan sersemletici sürüklenmelerin görkemli eleştirel analizidir adeta. Benim düşünceme göre iki tür film vardır: İlki, kitleleri sersemletmeye yönelik filmler, ikincisi ise amacın baskın ideolojinin klişelerine ve önyargılarına rağmen akıllıca işlenen yapıda gelişen ve eğiten filmler. Chris Kraus’un filmi kesinlikle ikinci anlayışı taşıyan filmin bir parçasıdır.

Film müziğindeki melodi ve ritimle armoninin nasıl ve hangi biçimde kullanıldığı seyircilerin duygusal tepkilerini güçlü biçimde etkilemektedir. Bir filmde müzik kullanımının en temel nedeni; belirli sahnelerde seyirci algısının yönlendirilmesi üzerinedir. Bu nedenledir ki sinema için müzik ayrılmaz bir parça gibidir. Müzik, sinemada genel olarak sahnenin dramatik boyutuna paralel olarak, bir duyguyu artırmak veya görselliğe yeni bir duygusal bağlam yaratmak (Çoğu durumda, aşk, üzüntü, heyecan vb. gibi duyguların yansıması müzikle sağlanmaktadır.) ya da görsel görüntülerin tonu ile kontrast şekilde anlam yaratmak için kullanılabilir.

Bu noktada da zaten müziği temel alan Vier Minuten’deki anlatım oldukça başarılıdır. Bu duruma filmin en başında Mrs. Krüger’in karakter işlenişinin tam aksi şekilde eski mahkumlarla kamyonette yol boyunca ilerlediği sahne örnek verilebilir. Metal müzikle başlayan sahne, karakterin kendisini belli etmesi ve radyoyu bir anda klasik müziğe çevirmesiyle biter. Bu anlarda yaratılmak istenilen komiklik duyumsanması, benzer müzik cümleleriyle yinelenerek elde edilmeye çalışılır. Müzik, bu anlamda leitmotiv özelliği taşıyor gibidir. Bir başka sahnede ise karakterlerin hareketleri müziğin ritmiyle birlikte hızlanır ve seyirciye dinamatik bir görünüm sağlar. Bu kullanımda seslerin görüntüler ile uyumlu olarak eşleştirilmesi sağlanmakta ve anlatının gerçeklik yanılsamasının güçlenmesi istenmektedir. Bu yanılsamanın kasıtlı olarak kırıldığı sahne ise saldırı sonrasında yaralı ve bağırıp çağıran insanların sesinin piyano sesiyle kamufle edildiği sahnedir. Öyle ki piyano sesi durduğu anda biz gerçekle baş başa kalırız.

Filmin atmosferi ise genel olarak buz mavisi ve kasvetli gri arasındaki soluk renk paleti ile çevrilidir. Bu ise geçmiş ve gelecek arasında büyük bir çekim gücü yaratmaktadır. Filmin fotoğraf yönetmeni olan Judith Kaufmann, imge tasarımında karakterlere çok yaklaşan anlamlı bir ayrıntı hissini rahatsız edici olmadan sunar. Ayrıca film boyunca kullandığı düşük ışık ile şaşırtıcı derecede uyarıcı bir etki yaratır. Parmaklıklar ardındaki savaş, akan duyguların Jenny ve Krüger’in iç huzursuzluğunu dinleyicilere aktarması ve iletmesi için bu kullanımla birlikte seyirciye çok az yer bırakır.

Ayrıca filmde kostüm kullanımı da belirgin bir anlam taşır. Örneğin, bazı sahnelerde Jenny’nin beyaz, Krüger’in kırmızı giymesi saflığa karşı bir tezat oluşturur. Ancak bu erkekler tarafından kaybettirilen bir tezatlıkken, farklılık olarak da anlaşılabilir. Krüger ve Jenny’nin göründüğü bazı sahnelerde giysilerinin anlatımları izleyicinin dünyasında iki sonucu doğurur: Bunlardan ilki, görsel olarak da sürekli asi görünen ve acı çekmiş bir kadın izlenimi verilen Jenny’nin, bu “yırtıcı” aynı zamanda “masum” olma durumunun giysilerinin rengiyle de pekiştirilmesidir. İkincisi ise kırmızı rengin cazibesi, hırçınlığı ve özelliği çağrıştırmasıdır. Beyaz saflık, masumlukken çoğu sahnelerde filmin atmosferiyle eşleşen, karakterlerin gri tonlarda kıyafetler giymesi ise iç dünyaları ve hayatlarıyla ilgili bir olumsuzluktur. Aynı şekilde filmin başından beri o tezatlığın verilmeye çalışıldığı gri ve beyaz görüntülerin içinde açığa çıkan mavi renkli kamyonettir. Kamyonetin içinde piyano taşınması da tesadüf olamaz. Piyano, filmde farklılığı ve özgürlüğü getirici bir nesne olarak betimlenir. Kasvetli atmosferi, ateşli ve yırtıcı karakteri ile duygusal olarak yorucu bir anlatımı olan Vier Minuten (Dört Dakika), psikolojik hasarın cazibesini şaşırtıcı bir anlatımla izleyiciye sunar. Bunu yaparken iki kadın oyuncunun çok başarılı oyunlarına rağmen soğuk yaradılışları bazı kuvvetli sahnelerin şiddetini etkiliyor diyebiliriz. Mesela ikilinin dans ettiği sahne bana göre en belirgin olanıdır. Yine de birbirlerine açıldıkları ve tartıştıkları bölümler bu soğukluğu fazla yüzeye çıkarmaz. Genç oyuncu Hannah Herzsprung, Jenny’nin gizemini kendi gizemi ile sürüklemede sorun yaşamamıştır muhtemelen. Keza Krüger rolündeki Monica Bleibtreu da canlandırdığı karakterin tüm özelliklerine hâkim denebilir. Tüm bunlarla birlikte film harika bir oyunculuk için bile seyredilir. Film, iki şaşırtıcı oyuncunun performansıyla hareketli bir görsel şölen haline dönüşür. Monika Bleisbeur ve Hannah Herzsprung’un müthiş performanslarıyla tüm iyi sinemada olduğu gibi karakterleri tüm çıplaklığıyla birlikte inandırıcı kılar.

Bir dizi uluslararası festivalde sunulan “Vier Minuten“, en son Berlin Film Festivali’nde Halk veya Toronto, Şangay ve Reykjavik’teki “En İyi Film” gibi halk arasında iyi bir sebepten dolayı birçok önemli ödül kazanmıştır. Film yapımcısı, gerçekçilikle bu iki yalnız kadının ve bir öncülün çok farklı birleşiminin muhteşem kombinasyonunu göstermektedir. Genç ve ümit vaat eden besteci Annette Focks tarafından yeniden yorumlanan Mozart, Bach, Schumann ve Schubert’in parçaları, filmin sınırlarını ve sıkıntılarını yansıtmaktadır. Ayrıca filmi özel kılan detaylar da vardır. Jenny rolünü canlandıracak oyuncu 1200 kişinin arasından seçilmiştir. Filmin çekimlerine başlamadan önce oyuncu piyano virtüözlerinden yoğun bir eğitim ve vücudunu rolün gereklerine hazırlamak için 3 aylık boks eğitimi almıştır. Ayrıca yönetmen filmin hiçbir yerinde dublör kullanmamıştır.

Filmin o meşhur son dört dakikasına gelecek olursak; filmin ismine hakkını veren Vier Minuten -dört dakika- Jenny ve piyano performansı ile birlikte izleyici için bir şölen haline dönüşür. Ve son dört dakikada Jenny’nin piyanoyla bir bütün olarak o meşhur zenci müziğini çalması seyirciyi sarsar. Piyano Jenny için sadece notalardan ibaret olmaktan ziyade bütünüyle gösterisine eşlik edeceği bir kavalyedir ancak. Onunla bütünleşen ve vücudunun her hücresini kımıldatan, sızlatan bir şeydir; tıpkı Kruger’in müziğe olan aşkı gibi. Jenny’nin hırçın tarafı bu kez piyanoyla savaşıyor gibidir ve seyirciye vahşet tiyatrosu izliyor izlenimi verir. Ve son sahnede Jenny, Krüger’e doğru sarsıntının ardında ne bıraktığını görmek ister gibi yaklaşır sanki ve selamını verirken dört dakikalık özgürlüğü sona erer. Film de harika bir dört dakikayla final yapar.

Göksu Ertüren
1992 yılında Uşak’ta doğdu. Yazmaya olan merakı onu, yazdıklarını görselle buluşturabileceği sinema okumaya yönlendirdi. Uşak Üniversitesi'nde Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünde okuduktan sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nde Sinema ve Televizyon bölümünü bitirdi. Şimdilerde ufkunu, farklı dünyaları arayıp, bulduklarını kendi dünyasına katarak genişletmeye devam ediyor.

Yorum yaz