RöportajSinema Yazıları

Ömür Atay’la Kardeşler (2019) Hakkında: Anadolu’da Çocuklar, Ataerki ve Suç

Film yapımıyla ilgili daha önceki deyimleriniz kısa metraj çalışmalarından oluşuyor. Kardeşler filmi sizin ilk uzun metraj denemeniz. Bu bağlamda uzun metraj çalışmanız kısa metraj deneyimlerinizden nasıl ve ne yönde farklı oldu? Hikâye anlatımı anlamında ifadenizi nasıl değiştirdi?

Sinemasal hikâyecilik açısından filmlerin metrajının çok önemi yok benim açımdan. Hikâyeler kendi dilleri ve uzunluklarıyla gelirler. Kısa filmde daha çok bir âna ve bir kavrama yoğunlaşırsınız. Uzun metraj filmler ise daha çok katmanı ve yapısal olarak yoğun bir hikâye örgüsünü içinde barındırır. Hikâye anlatımı açısından uzun metraj filmler, alternatif bakış açısıyla baksanız bile izleyici algısını temel alan bir formülle biçimlenmiş dram türünün zorunluluklarını da beraberinde getiriyor. Kardeşler aynı zamanda bir karakter filmi: İki ana karakterin iç duyguları ve değişimleri hikâyenin ilerlemesini sağlıyor. Kardeşler filmi üzerinden bakarsak, karakter takibi birçok plastik unsurun da karakter hâline gelmesine yol açıyor… Bildiğiniz gibi Anlat İstanbul filmi gibi birbirin i tamamlayan beş hikâyeden oluşan ancak sonuçta tek bir filme dönüşen bir yapıdaydı. Bu nedenle her birimiz kendi kısa hikâyelerimizi çeksek de sonuçta tek bir uzun metraj filmin hazırlığını yapmıştık. Yani uzun metraja geçiş için bu güzel bir deneyim oldu.

Kısa metraj çalışmalarınızın yanında Bir İstanbul Masalı (2004), Kapalıçarşı (2009), Aşk (2013) gibi dizilerin de yönetmenliğini üstlendiniz. Her ne kadar iki çalışma alanı birbirinden hayli farklı olsa da, bu iki türü sanatçı kişiliğinizin ifadeselliği anlamında nasıl karşılaştırıyorsunuz?

Hikâyeci bir bakış açısıyla baktığımda benim açımdan çok önemli bir fakı yok aslında. Seyircinin izleme yaptığı mekân açısından bir fark oluşuyor. Yönetmen olarak bunun farkında olmak zorundasınız sadece. Sinemada film izlemek, izleyicinin belirli bir zamanını ayırarak filminize konsantre olduğu, perdenin karşısına oturduğu bir süreç. Birebir bir etkileşim süreci. Günümüzde bu fark hızla kapanıyor. Filmler artık televizyon ekranlarının da ötesinde küçük ekranlarda ve dijital platformlarda daha yoğun izleniyor. Tam tersine bu mecralar için çekilen birçok film de festival salonlarında kendilerine yer buluyor.

Filminiz Kardeşler, en basit haliyle namus cinayeti hikâyesi üzerinden yaratılan bir Anadolu draması özelliği taşıyor. Derinden kökleşmiş tabuların, o tabularla örülü sınırların içinde yaşayan insanları girift ilişkiler ağında karşılıklı olarak nasıl etkilediği üzerine sorgulamalara girişiyor. İlk uzun metraj denemenizde neden böylesi bir konuyu tercih ettiniz?

Kardeşler bir namus cinayeti filmi değil.  Hikâyesinin alt bilincinde bir kadın cinayeti var.  Kardeşler, filmsel zaman olarak cinayetten dört yıl sonrasına,  kurbanlara değil katillere, suçlulara ve onları birer suçluya dönüştüren toplumsal gerçekliğe odaklanıyor.  Suç, ceza ve adalet kavramlarına yeniden kendi topraklarının gerçekliği üzerinden özgün bir şekilde bakıyor. Çocukları, kavramsal olarak masumları birer suçluya hatta katile dönüştürebilen bir coğrafyanın kaderini dert olarak görüyor olmam böyle bir hikâyeyi seçmeme neden oldu.

Her ne kadar Filminiz Kardeşler konu bağlamında sosyal gerçekçi bir sinema geleneğine hitap etse de, karakterlerin başta vicdan olmak üzere masumiyet, suç vb. kavramlar üzerinden psikolojik portlerini de çiziyor. Siz böylesi ağır, ağır olduğu kadar da gerçek bir tabuyu karakterlerin psikolojik dönüşümlerini gölgelemeden yansıtmakla neyi başarmayı amaçladınız?

Bu çocuklar zaman zaman kadın cinayetlerinde, zaman zaman siyasi cinayetlerde, bazen de mafyanın tetikçisi olarak karşımıza çıkıyorlar ve değişmez bir şekilde erkin, iktidarın ahlakıyla motive edildiklerine şahitlik ediyoruz. Masumların birer suçluya dönüştürüldükleri bu karanlık alanı anlamamız gerekiyor. Cesurca içine girip oradan bakmamız gerekiyor. Filmin yazım ve hazırlık sürecinde ıslahevlerine ziyaretler yaptık. Çocuk mahkumların koğuşlarına kadar girdim ki muhtemelen bu alanlar bizim ziyaretimiz için kurumlar tarafından özel olarak seçilmişti. Her şeyi yeterince gördüğümüzün garantisini veremem ama gördüklerim çok sarsıcıydı. Hepsi toplum ve erk tarafından suça itilmiş, kullanılmış çocuklardı. Bu da karanlık, çok konuşulmayan bu alanı gün ışığına çıkarmak ve bu filmi yapmak konusundaki motivasyonumuzu arttırdı.

Variety dergisine verdiğiniz bir röportajda ahlâki inançların, değerlerin ve geleneklerin genç erkekleri nasıl acımasız katillere dönüştürdüklerinden bahsediyorsunuz. Ancak Yusuf, işlediği bir cinayetten değil, öldürmek ve katil olmak fikirleri üzerinden vicdani hesaplaşmalara girişen birini temsil ediyor gibi görünüyor. Bu bağlamda siz Yusuf’u, bir anlamda katile dönüşmekte direnen karşıt bir karakter olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Variety röportajını biraz daha açarsak; Yusuf’un cinayetin işlendiği dönemde çocuk olduğu gerçeğini bir kenara koyarak suçlu olduğunu gözden kaçırmamamız gerekiyor. En azından vicdanen suçlu ve Yusuf bu vicdan yükünü zaman içerisinde anlamış. Cinayet planlanırken kurulan tuzağın oyuncularından biri Yusuf. Ablası Cennet; Ramazan’a değil, Yusuf’a duyduğu güvenin kurbanı oluyor. Yusuf’un söylediği gibi Allah’ın andıyla yemin ediyor ablasına, yalnız olduğuna dair. Kardeşler Ramazan ve Yusuf, motive ediliyorlar suça itilirken. Yusuf’un ailesinden ayrı geçirdiği bir dört yıl var. Orada bir değişim yaşıyor içinde, Ramazan ise aile tarafından erki kutsanarak ödüllendiriliyor. Yusuf içinde geliştirdiği vicdan meselesi dışında ağabeyinin kaderini de yaşamak zorunda kalıyor. Yusuf‘un bir karşıt karakter haline geldiği ve dışarının gerçek bir hapishane olduğunu anladığı yer ve an da tam olarak Kardeşler‘in hikayesini oluşturuyor diyebilirim.

Filminiz İran Yolu üzerinde, ücra bir sınırda geçiyor. Bu durum karakterlerinizi dış dünyadan izole etmiş gözüküyor. Karakterlerin birbirlerine yakın, insanlardan uzak bu durumunun etik sorgulamalara girişen karakterlerin birbirleriyle ilintili iç dünyalarını yansıtmak anlamında nasıl yardımcı olduğunu düşünüyorsunuz?

İran yolu üzerindeki TIR Parkı; karakterlerin, ülkenin ‘’Araf’taki‘’ halini ve erkek egemen dünyasını sembolize etmesi açısından özel olarak tasarladığımız bir mekân.  Anadolu coğrafyasının iç kesimlerinde, uçsuz bucaksız uzayıp giden boşluğun ortasında Ramazan ve Yusuf’a odaklanmamızı sağlıyor. Öte yandan iki kardeşin zorunlu kader birlikteliğini de fiziki bir zorunluluğa dönüştürüyor. TIR parkı gelip geçenlerin, uğrayıp gidenlerin, yani kısaca kök salamayanların mekânı. Tır parkının yanı başında Doğu-Batı istikametinde uzayıp giden uluslararası yol gitmek, kaçmak, değiştirmek ve değişmek fikrini hep taze tutuyor. Ama bu seçeneği kimin fark ettiği ve kullandığı da filmin meselelerinden biri.

Filmin birçok sahnesinde karakterleri çevrelerinden soyutlayan ve onları ekrana bir anlamda mıhlayan seçici alan derinliğini kullanıyorsunuz. Karakterlerin psikolojik dönüşümlerini sosyal gerçekçi bir temelde ifade ettiğini iddia ettiğimiz Kardeşler’de bu teknik, filminizi daha çok birey dramaları üzerinden kurgulamak istediğinize yönelik bir işaret olarak yorumlanabilir mi?

Bilinçli bir tercih olarak söylediğiniz şey geçerli.  Özgürlük hissini artıran coğrafi boşluklar aslında gerçekle zıtlık oluşturuyor. Yusuf’un ıslah evinden şartlı tahliyeyle serbest bırakılmasından sonra özgürlük vaat eden coğrafyanın aslında bir çoğumuz için bir hapishane olduğuna dair bir fikri açığa çıkartsın ve seyirciye geçen bir bilinçaltı izlek oluştursun istedik. Karakter ve mekân ilişkisi açısından, filmin bir sahnesinde hatırlarsanız Yusuf bile fiziki olarak özgür olduğunu cep telefonun ekranından geri döndüğü memleketine bakarken bir anda fark ediyor.  Gerçek özgürlüğün içsel olduğuna dair yönelimi daha sonra bilinç düzeyine çıkıyor.

Filminizin 2010’lu yıllarla sayısı ve çeşitliliği bazında büyümekte olan ve bir biçimde Türkiye’nin ve insanlarının sosyo-ekonomik, politik gerçekleriyle ilişkilenen Türk Sinemasında nasıl bir yerde konumlandığını düşünüyorsunuz?

Kardeşler filminde aynı zamanda 2010 yıllarda şekillenen Yeni Türkiye’ye dair bir panoramayı da fonuna alıyor. Bunu yaparken de kültürel ve dinsel olarak çoğunluğun egemen olduğu bir atmosferde iktidar ve onun yarattığı rant sonucu ortaya çıkan yeni nesil bir ekonomi üzerinde hikâyesini kurma amacı taşıyordum. İhaleyle alınmış bir aile işletmesi olan TIR parkı bize cinayetin geleneksel kültürel ve dinsel nedenlerini göstermenin yanı sıra ailenin de bir şirket gibi yönetildiğini gösterdi. En önemlisi de kabul gören genel ahlâkın bir ekonomi oluşturduğuna dair şüphe götürmez bir alanı görmemize ve deşifre etmemize olanak sağladı.

Filminiz Dünya Prömiyeri’ni 53. Karlovy Film Festivali’nde 700 kişilik bir kalabalığın önünde yaptı. Yakında 38. İstanbul Film Festivali’nde de yer alacak Kardeşler için beklentileriniz nedir?

Kardeşler’in festival yolculuğu devam ediyor. 53. Karlovy Vary Film festivalinde dünya prömiyeri yapmak beni de ekibimizi de gururlandırıyor açıkçası. Filmimiz Asya’dan Avrupa’ya çok geniş bir coğrafyada birçok önemli festivalde seyirciyle buluşma şansı oldu. Kardeşler İstanbul Film Festivali’nde ilk defa İstanbul seyircisiyle buluşacak ve 12 Nisan‘da da vizyona girerek Türkiye seyircisinin karşısına çıkacak. Bu nedenle heyecanlıyız. Tahmin edersiniz ki bir film yaptığınızda mümkün olduğunca çok insan görsün istiyorsunuz.

İlk uzun metraj filminizi çektikten sonra kariyerinizi bu türde işler üretmeye yönelik dönüştürmek gibi bir planınız var mı? Yoksa gelecekte sizi yine kısa filmlerinizle ve dizilerinizle mi izleyeceğiz?

Film yapmaya devam edeceğim. Yapmak istediğim projeler oldukça dizi üretimi içinde de olacağım ama farklı olarak bundan sonra dizi sektöründe kendi hikâyelerimle de üretim içerisinde olmayı umuyorum. Ben her şeyden önce profesyonel bir yönetmenim. Mesleğim ve eğitimim bu.

 

 

Koray Soylu
1996 yılının Mayıs ayında anneler gününde doğdu. İdealize ettiği üniversite bölümünün getirdiği gelecek kaygısıyla cebelleşmekte. Çok konuşur. Zıpzıp karakteristiğin altında suratı asık bir gotik bulunuyor. Şair olmaktan korkan tutkulu bir araştırmacı yazar, müzik ineği, amatör bir senaryo yazarı, yönetmen ve tasarımcı. Sinemayı en çok tutkularını yüceltmek, korkularını yatıştırmak için kullanıyor. Bu yüzden takıntılı bir kişiselci. Şu sıralar hayalleri arasında en sevdiği şarkıyı ölünceye kadar sıkılmadan dinleyebilmek öne çıkıyor. Şimdilik buna en yakını bir gün kedi olarak uyanması. İkisi bir araya gelirse ne âlâ.

Yorum yaz