Fransız Yeni Dalga akımının usta isimlerinden Godard’ın ilk dönem eserlerinden biri olan Vivre sa vie (1962), ruhunun yalnızlığında sürüklenen, Paris sokaklarının kaçamak bakışlı kaldırımları arasında tutsak kalmış olan Nana’nın (Anna Karina) kendini bulma yolculuğunu, on iki kısa parçadan oluşan, âdeta biçimsel bir yeniden inşa şeklinde beyaz perdeye taşıyor. Filmde klasik sinema anlatısının sınırlarında dolaşan ve çoğunlukla bu sınırları aşarak yeni bir dil geliştiren Godard, Vivre sa vie ile, takipçilerine ders niteliğinde bir film bırakmış oluyor. Montaigne’nin ‘’Her şeyini başkalarıyla paylaşsan da özünü kendine sakla.’’ sözü ile açılış yapan filmde yönetmen, Nana’nın kamera karşısında farklı açılarda konumlanan ifadeleri, bakışlarının; izleyiciyi hikâyeye dahil etme noktasındaki büyüleyici değişkenliği ile yabancılaştırma tekniğini hayranlık duyulası bir ustalıkla uyguluyor. Seyircinin gözetleme pratiğinin önüne çekilen bu sert duvar, özgürlüğünü arayan genç bir kadının başından geçen badireleri, hayatının tamamıyla değişen yönünü takip eden ve karakterle bir bütünleşme içerisine girme ihtimali taşıyan meraklı gözlerin takibini kameraya doğru kapanan perdeler, ansızın çevrilen dik bakışlar eşliğinde alaşağı ediyor. Bir yandan izleyiciye edebi bir eserin on iki ayrı bölümünden parçalar okuyormuş hissi yaşatan film, Brechtyen anlatı tekniği ile, her parçayı kendi içerisinde estetize eden on iki ayrı tablo hâline dönüştürüyor.

Filmde, ilk tablo olarak tabir edilen birinci sahnede, eşi Paul’den (André S. Labarthe) ayrılmak isteyen Nana’nın ayrılık konuşmasına şahit oluruz. Ayrılık sonrası, Montaigne’nin dediği gibi ‘’kendine saklayacağı özün’’ peşine düşen bu genç kadın, arayışının her yeni gününde bedenine, bilincine ve hazzına dair olanı biraz daha yitirecek ve dilemmalarının tedirgin edici yanıtsızlığı altında, Paris’in ara sokaklarında, yıkık dökük otellerinde, özgürlüğüne yabancı erkeklerin kolları arasında bitap düşmüş bir ince soluğa dönüşecektir. Vivre sa vie’yi, genç bir kadının kendini arama yolculuğu esnasında kötü yola düşerek fahişe olması bahtsızlığı ekseninde değerlendirmek, pek çok varoluşçu sorgulamayı beraberinde sürükleyen Godard için büyük bir haksızlık ve yüzeysel bir yanlış görü olacaktır. Zira döneminin politik ve sosyal çevresine değindirmeler yapmaktan geri durmayan Godard, arayışın eşiğindeki Nana karakteri ile kadının arzu nesnesine dönüşmesine dikkat çeker. Diğer yandan özgürlük kavramı filmde insanın sorumluluk alanları üzerinden irdeleniyor ve Nana bir konuşmasında şöyle diyor: ‘’ Bence yaptığımız her şey bizim sorumluluğumuzda, özgürüz çünkü. Elimi kaldırıyorum, ben sorumluyum. Başımı çeviriyorum, ben sorumluyum. Sigara içiyorum, ben sorumluyum. Üzgünüm; ben sorumluyum. Bazen sorumluluğu unutsam da hayat bu. Ve özgürlükten kaçış yok. Hayatın tadını çıkaracaksın bu durumda. Ne de olsa sonunda her şey olacağına varıyor. Mesaj mesajdır, tabak tabaktır, erkek erkektir. Ve hayat, hayattır.’’

Nana’nın özgür olma noktasında sahip olduğu bilinç, bizi bu noktada Sartre’ın konu hakkındaki düşüncelerini irdelemeye itiyor. Sartre’ın varoluşçu felsefesinde kötü niyet; bireyin kendisini, kendi dışındaki koşullar tarafından belirlenmiş ve özgürlükten yoksun biri olarak görmesi şeklinde tanımlanıyor. Bu noktada devreye giren kendini aldatma, Sartre için doğrudan bilinç tarafından seçilen bir olgu olarak ifade ediliyor. Burada ortaya çıkan inkâr mekanizması ve gerçeklerin üzerinin örtülmesi; hakikâtin bilincinde olunması sonucu ortaya çıkan bir karşıtlığı da içerisinde barındırmış oluyor. Kötü niyet ise işte böyle bir kendine yalan söyleme çabasının meyvesi olarak yeşermiş oluyor. Nitekim Sartre’a göre insan özgürdür ve belirli bir insan doğasından söz etmek mümkün değildir; çünkü insanî varoluş sonsuz imkânlar dizisinin ta kendisidir. Filmde son bölümden bir önceki planda, Nana’nın izin alarak masasına oturduğu bir adamla arasında geçen felsefî diyaloğa tanıklık ederiz. Masada oturan adam, Godard’ın felsefe hocası, dil felsefecisi Brice Parain’den başkası değildir. Parain’le; konuşmak, suskunluklar ve aşk üzerine geçen eşsiz tartışma, Nana’nın kameraya çevirdiği bakışları eşliğinde son bulur. Yönetmenin seyirci ile karakter arasında çizmekte olduğu sınır, filmin son sekanslarında daha da derinleşerek yerini inceden bir alaya bırakır âdeta.  Filmde yer alan paralel kurgu, iç ses, dış ses, ara plan gibi ögeler, Godard’ın, Fransız sinemasında beslendiği yenilikleri kullanma noktasındaki ustalığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Yer yer biyografik yer yer dramatik unsurların ön plana çıktığı Vivre sa vie, siyah beyaz bir akışın farklı parçalarını bir yapboz misali bir araya getirip yeniden dağıtmaktan çekinmeyen, cesurca kurgulanmış bir görsel deneyime dönüşüyor.

Filmin kapanışına ev sahipliği yapan on ikinci tabloda ise müziğin ön plana çıktığını görüyoruz. Nana’nın ölüm ile sonlanacak kısa hayat yolculuğunun, ölümün çağrısına eşlik etmesini bilincin en ufak köşelerine dahi incelikle işlemeyi başaran yönetmen, belki de en bariz göndermesini bu tablodan önceki bölümde, Nana’ya Edgar Allan Poe’nun Oeuvres Complétes’ini okuyan bir erkek üzerinden yapıyor. Poe’nun Ulalume, Annabel Lee ve Lenore isimli şiirlerinin ana temasını oluşturan ‘’güzel bir kadının zamansız ölümü’’, şair tarafından ‘’dünyadaki en şiirsel konu’’ olarak nitelendirilir. Filmde şairin The Oval Portrait isimli kısa öyküsünden okunan pasaj bizi Nana’nın ölümünün yaklaştığı fikrine gittikçe alıştırır, zihinlerimizi ürperten küçük şüphe kırıntılarını sert bir rüzgârla süpürerek, kulaklarımıza yaklaşmakta olan kaçınılmaz sonun ürkütücü esintilerini taşır. Tıpkı Poe’nun yaptığı gibi. Kısa öyküde, anlatıcı yerleştiği bir oda içerisindeki tabloları inceler ve tabloları eleştiren bir kitap keşfederek okumaya başlar. Sonrasında, odanın başka bir köşesinde ansızın fark ettiği, tüylerini ürpertici derecede gerçekçi bulduğu bir portreyi uzunca bir süre inceler. En nihayetinde, okumaya devam ettiği kitapta hikâye, bu portrenin yapılışına ilişkin bir açıklama hâline dönüşür ve anlatıcı, bir ‘’öykü içinde öykü’’ evrenine sürüklenir. Kitapta anlatılana göre, güzel ve genç eşinin portresini çizmek isteyen bir ressam, portreyi çizdikten sonra ortaya çıkan esere saplantılı bir bağlılık duymaya başlar ve karısını unutarak tablonun canlı olduğunu söyler fakat bir süre sonra unuttuğu eşine dönüp baktığında onun çoktan ölmüş olduğunu görür. İşte Vivre sa vie’de de, bu öykü içerisinde öykü evreni, Godard’ın sinema dilinde hayat buluyor ve filmin sonunda Nana silahlı  bir çatışma ortasında kalarak ölüyor. Yeni Dalga’nın kuralları baştan yazan yönetmeni Jean-Luc Godard’dan dünya sinemasına kazandırılmış bir hediye Vivre sa vie; hayatını yaşamaya çalışan genç bir kadının, bir kuş misali hafifletmeye çalıştığı ruhuna çöken derin karamsarlığın ağır kamçısı.

Elif Düşova

Elif Düşova

1996 yılında İstanbul’da doğdu. Sinemaya yıllardır tutkulu bir şekilde bağlı. İyi bir film izleyicisi olmanın yanı sıra amatör birtakım işlerde sanat yönetmenliği yaptı. Edebiyattan, klasik sanattan, tiyatrodan ve fotoğraftan da çok keyif alıyor. Şu sıralar farklı fotoğraf projeleri için fotoğraf üretiyor, ortak sergi hazırlıklarına devam ediyor.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir
Önceki yazı

Güvercin Eylül'de Kanatlanmaya Hazır

Sonraki yazı

Barbara, 5 Eylül'de Başka Çarşamba'da