Fil’m Hafızası platformunun emekle yıllanmış, Yazı İşleri ekibininse yeni yüzlerinden, her daim taze kalan heyecanı, cıvıl cıvıl neşesiyle Hande Sönmez’e tutuyoruz bu kez mikrofonumuzu. Hikâye şöyle başlıyor: Platformun kuruluşunun ardından ilk olarak Marcom ekibinde görev alıyor Hande. Ancak tıpkı kıpır kıpır mizacı gibi içindeki kelimeleri durduramıyor. Ve bu süreçte zaman zaman eline aldığı kalemi 2016 yılından itibaren artık bir daha bırakmama kararı alıyor, çok da iyi yapıyor. Ekibimize katılan bu değerli kalemin öncesini ve sonrasını bir de kendisinden dinleyelim şimdi.

 

Fil’m Hafızası’na katıldığın güne dönelim Hande. İlk tercihin neden Marcom oldu?

Öncelikle ben bu yukarıda yazdığın betimleme için çok teşekkür ederim. Çok mutlu oldum güzel sözlerin / düşüncelerin için. Sorunun cevabına da gelecek olursak; aslında on yıldır bu yana iş hayatında da masanın iki tarafında da yer alıyordum. İşim de iletişim olduğu için Marcom ekibine katıldım. Çok da güzel işler yaptık o ekipte. Ama ben zaten Marcom’dayken de festivaller zamanında izlenim yazıları göndermeyi, listeler yapmayı ihmal etmiyordum. Yani yazı işlerine hep göz kırpıyordum. Galiba beni tanımlayan doğru kelime yazınsal anlamda “üretim”. Üretebildiğim sürece mutluyum. Tamamen yazı işlerine geçerek de çok daha derinlere inebilmek, daha çok araştırma yapma fırsatı yakalıyorum ve bu beni inanılmaz besliyor.

Bu süreç senin için nasıl geçti, neler kazandın?

Sinemaya dair her çalışma beni mutlu ediyor. O yüzden hem Marcom hem de yazı işlerinde kendime dair çok şey fark ettim ve çok şey kazandım. İkisi ayrı disiplinler ama aynı tutkuya yani sinemaya hizmet ediyorlar. Platformumuzun amacı ortak; bağımsız sinema algısını geliştirmek ve ben de bunun için kendimi iyi ifade ettiğimi düşündüğüm iki alanda da çok severek çalışıyorum. Aslında çalışmak yanlış kelime; çalışmıyorum, tutkumun peşinden koşuyorum.

Ne güzel tarif ettin Hande, “…çalışmıyorum, tutkumun peşinden koşuyorum.” Ve bu tutkuyla da ekibin her alanına elinden geldiğince destek oldun. Sonunda da kaleminin çağrısına kulak vererek Yazı İşleri ekibinin kapısını çaldın. Hemen her yazında benim gözüme ilk çarpan, yazmaktan öte, içindeki her şeyi kendini katarak anlatman, bunu yaparken de okuyucuya aynı heyecanı hissettirmen. Peki yazmak, senin için ne ifade ediyor?

Ben iç sesi çok kalabalık olan biriyim. O yüzden bazen o seslerden ne istediğimi gerçekten ne hissettiğimi bulmak ve odaklanmakta çok zorlanıyorum. Ama yazınca gerçekler su yüzüne çıkıyor ve onlardan kaçış olmuyor. O yüzden yazmak benim için gerçek beni yansıtmak demek.

Ne zamandan beri yazıyorsun? Yazın süreci sende nasıl gelişti?

Ortaokuldaydım sanırım. Annemle her yazı Ordu’da geçirirdik. Bir yaz biz gittikten sonra yengem orada yazdığım günlüğü bulmuş. Ve yazdıklarıma bayılmış. İstanbul’u arayıp “Hande ne güzel yazmış bu alanda geliştirse keşke kendini” demişti. Yazmayı sevmekle ilgili hatırladığım ilk anı bu. Ama bizim okuldaki edebiyat dersleri o kadar basmakalıp derslerdi ki ben o kalıplara uymaya çalışmaktan kendimi yazdıklarıma hiç katamıyordum. Sonra bir kırılma anı gerçekleşti ve blog açtım. Orada daha kendimdim ve zamanla hayatımda da kendi hissettiklerime odaklanmayı becerince bu yazılarıma da yansıdı.

Mizacından da ileri gelen bir özellik olarak, yaptığın işe karşı o kadar heyecanlı ve isteklisin ki en çok merak ettiğim noktalardan biri, tüm bu koşuşturmaya nasıl yetişebildiğin 🙂 Hande ne izleyeceğine nasıl karar verir? Günlük yaşantısında sanatsal etkinliklere, film izlemeye ve yazmaya nasıl, ne kadar vakit ayırır?

Eskiden pazartesiden cumaya ve hafta sonuna kadar ne yapacağını planlayan biriydim ama o beni yordu. Şimdi son derece spontanım ama program yapıyorum tabii ki. İstediğim bir film nerede, görmek istediğim oyun nerede ne zaman oynuyor bakıp bazen spontan bazen de planlı genelde tek başıma gidiyorum. Eşlik etmek isteyenlere de hayır demeden 🙂 Genelde hafta içi bir oyuna, hafta sonu da sinemaya gidiyorum. İstanbul Modern’de ve Sabancı Müzesi’nde yeni açılan sergileri kaçırmamaya gayret ediyorum. Edebiyatla ilişkim ise biraz daha dengesiz, yazın on kitap okuyup kışın iki kitabı ancak bitiriyorum. Hepsinden ayrı ayrı besleniyorum ve çok seviyorum.

Demek ki insanın yaşama temposuyla karakteri bir yerde muhakkak uyuşuyor; uyuşmadığında da keyif alınmıyor. Peki, “Hande’nin en’leri” listesi yapacak olsak bu izlediklerin ve okudukların arasında seni en çok etkileyen(ler) nedir? Ve hangi yönlerinden etkilendin?

En’leri ben de çok severim 🙂 Güzeldir insanının en’lerini bilmesi. Hele benim gibi griye değil siyah ve beyaza alışmış insanlar için. Edebiyattan başlarsam; beni Goethe’nin Genç Werther’in Acıları kitabı çok etkilemiştir. Bir de Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı. Türk Edebiyatı’ndansa Barış Bıçakçı’ya bayılıyorum. O naifliğini basit ama anlamlı sözlerle öyle güzel yansıtıyor ki… Sinemada ise en’lerim; en yenilikçi bulduğum Kanadalı Xavier Dolan, hikâye anlatımına ve hikâyelerinin gerçekçiliğine bayıldığım yönetmen de İranlı Asghar Farhadi. Almodovar benim için duyguları en yoğun verebilen. Türklerden de Yeşim Ustaoğlu’nu çok severim. Zeki Demirkubuz’un ilk filmlerine bayılırım. Bir de oyunlarını çok sevdiğim arada diziler de yazan Berkun Oya’nın insan ruhunun derinliklerinde kalanları ortaya en iyi çıkaran yazarlardan biri olduğunu düşünüyorum. Son olarak kişisel tarihimdeki en sevdiğim filmlere gelecek olursak; Fried Green Tomatoes, Im Juli, Laurence Anyways, Cashback, A Seperation, Grand Budapest Hotel, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, Araf, Yazgı ve Köksüz.

 

Liste çok güzel Hande ve notlarımız arasına ekleniyor hemen 🙂 Bir de sinema ve yayın gündemine değinelim. Kendin de bu işin içinde çalışan biri Türkiye’de medya yayıncılığının artı ve eksileri için neler söyleyebilirsin?

Ne yazık ki olumlu şeyler söyleyemeyeceğim; her ne kadar online mecralarda çok kaliteli içerikler okumaya başladıysak ve herkes kendi medyasını yarattıysa da eskiden basılı yayın çok daha çeşitli ve doyurucuydu. Alan daraldıkça, yeni yazarlar, araştırmacı gazeteciler ve yeni yayınlar çıkmadı, çıkmıyor. Çıkanların etkisi sınırlı. Okumayı sevmeyen bir millet için olası sonuçlar aslında. Ama tabii hala daha okunabilir, vizyon açan işler yapmaya çalışan yayınlar var. Onlara sıkı sıkı tutunmak lazım galiba.

Son olarak, önümüzdeki aylarda Hande’nin listesinde hangi filmler var?

Indiewire’ın 2016 için top 50’sinde yer alan filmlere bakacağım, Manchester By The Sea’yi ve Moonlight’ı merak ediyorum. Kim Ki Duk’un son filmini merak ediyorum. !f İstanbul ve film festivali programlarını da bekliyorum.

 

Neşemize neşe kattın Hande, tüm ekip olarak röportaj için çok teşekkür ederiz J Biz de her zaman böyle dolu dolu, cıvıl cıvıl nice yazılara diyelim…

 

 

 

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Metroland (1997)

Sonraki yazı

Moral Bozukluğu ve 31 (2010)