Paolo Sorrentino’nun La Grazia’sı (2025), yönetmenin yıllardır etrafında dolaştığı güzellik, iktidar, suçluluk ve inanç temalarının bu kez gösteriden arındırılmış, neredeyse çıplak bir hâliyle karşımıza çıktığı bir film. Sorrentino burada ne The Great Beauty’nin (2013) estetik sarhoşluğunu ne de Youth’un (2015) bilge nostaljisini tekrar eder. La Grazia, daha çok bir geri çekilme filmi gibidir. Kelimelerin azaldığı, estetiğin bilinçli olarak sadeleştiği, anlamın ise ağırlaştığı bir alan açar. Yönetmen, bu filmde izleyiciyi etkilemekten çok, onu zor bir sorunun karşısında yalnız bırakmayı tercih eder.
Film, görev süresi sona ermiş, ülkenin en yüksek siyasi makamlarından birinde, İtalya cumhurbaşkanı olan yaşlı bir adamın, iktidarın ardından gelen sessizliğe çekilişini konu alır. Sorrentino, karakterin geçmişte hangi kararları aldığına, hangi politik hamleleri yaptığına ya da kimi incittiğine dair ayrıntılara özellikle girmez. Film, gücün aktif hâlini değil; gücün çekilip geriye bıraktığı boşluğu izler. Bu boşluk, yalnızca kamusal bir statü kaybı değil, aynı zamanda bedensel yorgunluk, âhlakî bulanıklık ve varoluşsal bir yönsüzlük hâlidir. Karakter artık kimse adına karar vermemektedir ama tam da bu noktada, kendisi hakkında vereceği en ağır kararla yüz yüzedir. Zira iktidar, doğası gereği kişiyi sürekli bir “başkası” olmaya, başkaları için bir irade sergilemeye zorlarken; iktidarın kaybı kişiyi kendi ham çıplaklığıyla, o güne kadar ertelediği o en ilkel özüyle baş başa bırakır. Bu adam için artık ne emir verecek bir bürokrasi ne de alkışlayacak bir kitle vardır. Geriye kalan tek şey, kendi nefes alışının ritmi ve o ritmin ne zaman duracağına karar verme sancısıdır.
La Grazia’nın dramatik merkezinde yer alan ötenazi meselesi, filmin neredeyse tüm yapısını belirler. Ancak Sorrentino bu konuyu bir etik tartışma, politik polemik ya da dramatik kriz anı olarak ele almaz. Ötenazi, burada bir “hak” ya da “yasak” meselesi olmaktan çok, karakterin geçmişte verdiği sayısız kararın ardından, artık yalnızca kendisi için vereceği son karar olarak belirir. Film, ölümü değil; bu kararın ağırlığını, ertelenişini ve çevresinde biriken sessizliği anlatır. Karakterin bedenine sinen yorgunluk, doğayla kurduğu mesafeli ilişki, çevresindeki insanların temkinli suskunluğu ve yarım kalan konuşmalar, bu kararı dramatize etmek yerine onu ağırlaştırır. Zaman filmde lineer bir akıştan ziyade, bir havuzun dibine çöken tortu gibi durağanlaşır ve her saniye, verilmesi beklenen kararın gölgesiyle daha da kararır.
Bu noktada La Grazia, Sorrentino’nun önceki filmleriyle hem güçlü bir bağ kurar hem de onlardan bilinçli bir kopuş yaşar. The Great Beauty’de Jep Gambardella, hayatın boşluğunu estetikle doldurabilen bir figürdür. Güzellik onun için hem sığınak hem de savunma mekanizmasıydı. La Grazia’da ise güzellik artık kurtarıcı değildir. Kamera hâlâ kusursuz kompozisyonlar kurar, mekânlar hâlâ büyüleyicidir. Ancak bu estetik ihtişam karakteri yüceltmek yerine onu daha da küçük, daha da yalnız gösterir. Mekân genişledikçe karakter silikleşir. Sorrentino sanki kendi sinemasına şu soruyu yöneltir: Güzellik gerçekten yeterli mi? Yoksa güzellik, insanın kendi sonuna bakarken gözlerini kamaştırıp hakikati ıskalamasına neden olan bir illüzyon mudur? Youth ile karşılaştırıldığında ise fark daha da keskinleşir çünkü Youth, geçmişe bakarak anlam üretmeye çalışan, anılar ve müzik aracılığıyla bir bilgelik arayışına giren bir filmdi. La Grazia’da geçmiş neredeyse hiç konuşulmaz. Burada mesele hatırlamak değil, unutamamak; ileriye bakmak değil, ilerleyememektir. Zaman film boyunca akmaz, adeta karakterle birlikte askıda kalır. Bu da La Grazia’yı nostaljik değil, klostrofobik bir deneyime dönüştürür.
Sorrentino’nun iktidar teması da bu filmde daha içselleştirilmiş bir hâl alır. Il Divo’daki (2008) gibi açık bir politik figür ya da doğrudan bir güç temsili yoktur. Ancak iktidarın yarattığı âhlakî körlük hâlâ merkezdedir. La Grazia, gücün insanı nasıl yozlaştırdığını anlatmaktan çok, gücün ardından gelen boşluğun nasıl taşınamaz bir yük hâline geldiğini gösterir. İktidar kaybolduğunda geriye kalan şey bir özgürlük değil, yönsüzlük ve anlam kaybıdır. Ve Sorrentino bu yönsüzlüğü dramatik patlamalarla değil, sessizliklerle ve tekrarlarla inşa eder. Karakter analizinde en dikkat çekici unsur, suçluluk duygusunun film boyunca somut bir olay ya da açık bir günah üzerinden kurulmamış olmasıdır. Suçluluk burada bir eylemden çok bir hâl, bir bilinç durumudur. Karakter ne tam anlamıyla suçludur ne de masum; o, daha çok sorumluluğunu artık tanımlayamayan biridir. Bu durum, onu büyük bir yüzleşmeden ziyade, sürekli ertelenen bir hesaplaşmaya mahkûm eder. Sorrentino’nun Katolik arka planı filmde hissedilir; ancak klasik günah–kefaret anlatısı yerini modern insanın âhlakî belirsizliğine bırakır. Tanrı burada bir yargıç değil, karakterin aynadaki yansıması kadar sessiz ve ulaşılmazdır.
Sorrentino’nun sinematografik dilini tamamlayan en güçlü unsur olan müzik kullanımı, La Grazia’da yönetmenin önceki işlerindeki o eklektik mirası sürdürürken bu kez daha tekinsiz bir gerilim hattına yerleşir. The Great Beauty’deki partilerin hedonist ritmi ya da The Young Pope’un (2016) geleneği sarsan elektronik tınıları, burada yerini karakterin içsel çöküşüyle senkronize olan daha agresif bir tekno estetiğine bırakır.
Ancak bu filmde müzik, sadece ruhun boşluğunu maskelemek için değil, o boşluğu daha da görünür kılan şiddetli bir kontrast yaratmak için kullanılır. Tekno müziğin mekanik ve durdurulamaz ritmi, karakterin zihnindeki kaosu yükseltirken müziğin aniden kesildiği o çıplak sessizlik anları, izleyiciyi karakterin ötenazi kararıyla baş başa bırakır. Yönetmen, müziği bir ‘eşik’ olarak konumlandırır: Yüksek desibelli elektronik pasajlar ile nota bittiğinde başlayan o sağır edici sessizlik arasındaki uçurum, tam da lütuf ve ölüm arasındaki o ince çizgidir. Bu tercihiyle Sorrentino, müziği bir süsleme aracı olmaktan çıkarıp, lütuf ile son nefes arasında gidip gelen hem dünyevi bir isyan hem de ilahi bir dua haline getirir.
Filmin anlatı yapısı da bu belirsizliği yansıtır. La Grazia, izleyiciye net cevaplar sunmaz ve motivasyonları açıkça deşifre etmez. Bu bilinçli eksiklik, filmi sabırsız bir seyirci için zorlayıcı kılabilir. Ancak filmi kabul eden izleyici için güçlü bir içsel yankı yaratır. Çünkü Sorrentino burada seyirciyi ikna etmeye ya da yönlendirmeye çalışmaz; onu, karakterle birlikte aynı boşluğun içine bakmaya davet eder. Finale yaklaşıldığında “lütuf” kavramı, filmin en çarpıcı biçimde yeniden tanımlandığı noktaya dönüşür. Buradaki lütuf, ne bağışlanma ne de kurtuluştur. Sorrentino, karakterine kesin bir arınma sunmaz. Ötenazi kararı da bir çözüm olarak yüceltilmez. Aksine film, bu kararın kendisini bir eşik olarak bırakır. Lütuf, belki de yalnızca insanın kendisiyle baş başa kalmaya razı olması, hiçbir estetik, hiçbir iktidar ve hiçbir gerekçenin ardına saklanmadan bu kararı düşünmeye cesaret edebilmesidir. Belki de asıl lütuf, hikâyenin bitişini başkalarının elinden alıp kendi avucuna koyabilmektir; bu seçimin kendisi bir trajedi olsa bile.
Sonuç olarak La Grazia, Paolo Sorrentino’nun sinemasında bir zirveden çok, açık bir kırılma noktasıdır. Gösterişin geri çekildiği, güzelliğin sorgulandığı, karakterlerin artık konuşmaktan çok susarak var olduğu bir film. La Grazia’yı izlemek, bir hikâye tüketmekten ziyade zor bir soruyla yaşamak anlamına gelir: İnsan, yaşamayı sürdürmenin anlamını yitirdiğini düşündüğü bir noktada, bu kararı gerçekten özgürce verebilir mi? Sorrentino bu soruya cevap vermez. Ve belki de filmin en büyük gücü tam olarak buradadır. Bizi o uçurum kenarında, cevapların değil, rüzgârın sesini dinlemeye mahkûm etmesinde. Bu sessizlik, yönetmenin geçmişteki o çok dilli ve çok renkli sinemasının bir inkârı değil, o sinemanın ulaştığı nihai duraktır. Sorrentino, kamerayı bir süsleme aracı olmaktan çıkarıp bir cerrah neşteri gibi karakterin ruhundaki en derin boşluklara daldırırken, aslında hepimize “lütuf” denilen şeyin bazen sadece bitişin dinginliğini kabullenmek olduğunu fısıldar. Film bittiğinde izleyiciyi terk etmeyen o ağır tortu, karakterin değil, kendi varoluşumuzun kırılganlığıdır. La Grazia, estetik bir veda mektubu değil, anlamın bittiği yerde başlayan, o her şeye rağmen devam eden ya da sona ermeyi bekleyen nefesin, yani en saf hâliyle insanın kendisinin hikayesidir.
























