Martin Scorsese’nin The Wolf of Wall Street’in (2013) ardından verdiği molayı bırakıp geri dönmesini müjdeleyen Silence (2016), Scorsese’nin The Last Temptation of Christ’ten (1988) sonra yeniden ve büyük bir cesaretle Hristiyanlık konusuna da dönüşünü simgeliyor. Silence‘ın büyük bir cesaret göstergesi olmasının sebebi, Scorsese’nin The Last Temptation of Christ‘te otosansürsüz ve fazlasıyla özgürce kullandığı dini ögelerden dili yanmasına rağmen, aynı şeylerin yeniden başına gelmesinden hiç de korkuyormuş gibi görünmemesi. Silence‘ta yaptığı eleştirinin dozunu fragmana bakarak tam olarak kestiremesek de bu kadar yıl boyunca filmi çekmeyi planlayıp bir türlü tamamlayamamasından, bu işin içinde bir iş olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Fragmanda, 1600’lü yıllarda yaşamış ve dünyaya Hristiyanlığı yaymayı görev edinmiş bir Cizvit olan Freira (Liam Neeson) ile dine ve Tanrı’ya karşı olumsuz sözler sarf ettiği için onu tarikattan dışlayan papaz Valignano (Ciaran Hinds) bizi karşılar. Freira’yı çok iyi tanıdıklarını ve Tanrı’ya karşı gelmeyeceğini, Freira’nın başının belada olabileceğini düşünen iki öğrenci olan Rodriguez (Andrew Garfield) ve Garrpe (Adam Driver), Japonya’ya giderek Freira’yı bulmaya karar verirler. Ancak tabii ki onu, elleriyle koymuş gibi bulamayacaklardır. Rahipler, orada kaldıkları süre boyunca bölgedeki otorite sahipleri ve Budistlerle sürekli çatışma hâlinde olmalarına karşın köydeki Hristiyan halk ile dayanışma içindedirler. Fragmanın verdiği izlenimler, Freira’yı bulma yolunda olan rahiplerin, gizli bir topluluk hâlinde yaşayan Hristiyanlarla birlikte maruz kaldıkları fiziksel işkencelerden çok, bize Tanrı’nın sessizliğinin verdiği işkence hissinden acı çektikleri düşüncesini veriyor.

Peki, “Silence” ne anlama geliyor? Tahmin edebileceğimiz üzere Rodriguez’in de deyimiyle “Dua ediyorum, ama kayboldum. Acaba yalnızca sessizliğe mi dua ediyorum.” dedirten bir karmaşayı ifade ediyor. Rodriguez’in zihninden geçenler de dine getirilebilecek eleştirinin, en azından bu film içerisinde doruk noktasına ulaşmasına neden oluyor. Acaba kendi kendimize dua etmemizin ardından, verdiğimiz kararlar Tanrı’nın verdiği değil, yine kendi kendimize verdiğimiz tavsiyeler mi? Bunu ve dolayısıyla Tanrı’nın sessizliğinin zamanla işkence hâlini aldığını fark eden birisinin inancının sarsılmaması mümkün müdür? Bu konu üzerine sorgulanabilecek hiçbir şeyin nötr duygularla sorgulanamayacağını ve hangi tarafın cevaba daha yakın olduğunu biliyoruz sanırım. Milyonlarca dua eden ve belki de Tanrı’dan aldığını düşündüğü tüm cevapları kendi kafasında kuran insana nasıl olur da “Siz aslında kendi kendinize konuşuyorsunuz.” denebilir! İnsanlara, kendinizin bile tereddütle baktığı bir şeye tamamen inanmalarını nasıl tavsiye edebilirsiniz?

Yüzeysel bakıldığında, Garrpe’ın sudaki yansımasına baktığında kendini değil, İsa’yı görmesi dikkat çeken ilginç anlardan biri oluyor. Aslında sadece yansımada değil, filmin genelinde Adam Driver’ın İsa ile olan benzerliği gözlerden kaçmıyor. Yine fragmanda birkaç saniyeliğine denizin ortasında çarmıha gerilmiş insanlar olduğunu da görüyoruz. Bu da bir diğer bol göndermeli öge oluyor. Silence‘ın misyonerlik üzerine kurulu bir eser olduğu kesin, ama önemli olan kısmı misyonerliğin neresinden tuttuğu. Daha önce de The Eyes of Asia (1996) ve Chinmoku (1971) gibi uyarlamaları yapılan Silence, aslında 1966 tarihli bir Shusaku Endo romanı; Endo’nun tabiriyle, Japonya’da yapılan dini ayrımcılığı konu edinen, ama bunun yanında politik rant elde etmek için kullanılan birçok dini ögeyi eleştirmeden geçmeyen bir roman.

 

Özlem Yenilmez
1994'ün Ağustos sıcaklarında, Ankara'da doğdu. Küçüklüğünden beri hep "Yaptığımın daha iyisini nasıl yapabilirim?" sorusuna cevaplar aradı. O sırada okudu, izledi ve önüne gelen yerde yazdı. Bunları yaparken bir baktı ki İstanbul Üniversitesi'nde Gazetecilik bölümüne düşmüş. Ama anladı ki gazetecilerle yolları ayrıydı. Arayışını sinemayla tamamladığını görünce de Fil'm Hafızası ile yollarını birleştirme kararı aldı.

1 Yorum

  1. Kıyamet (Apocalypse Now) filmini izleyenler bilir.Bu film; Albay Kurtz’u bulmak için görevlendirilen asker, film ilerledikçe nasıl sessizleştiğini ve bu sessizliğin hiç hayra alamet olmayan cehenneme doğru geçiş yaptığımızı hissettiren sıcaklığın asya ormanında küçük bir medeniyet kuran Albay Kurtz’un yerli kabileyi nasıl etkisi altına alıp delirttiğini göstererek derin bir emperyalizm eleştirisi yapar.Bu filmde “Karanlığın Kalbi” kitabının veya Kıyamet filminin hissini gördüm.Biri askeri faşizmin etkisini gösterirken diğeri de din üzerinden insanların sömürüldüğünü gösterecek sanırım.

Yorum yaz