Melek denilince aklınızda nasıl bir varlık canlanır? Tanrı tarafından çeşitli sebeplerle yaratılan, önceleri görünürken insanlar korktukları için görünmez hale geldiklerine inanılan, uçan, farklı güçlere sahip olan, ama tüm bu güçleri dünya düzenini sağlamak için kullanan varlıklar diye düşünürüz büyük ihtimalle. İnsanlardan çok daha önce yaratılmıştır melekler. O yüzden “İnsanlık” çok sonraki meseledir evren için. “Melek” kelimesinin kökeni de İbranice “Elçi”ye dayanır. Ama İslam’da Elçi genellikle peygamberler için kullanılan bir tabirdir. Aynı zamanda Hristiyanlıkta da melekler, Tanrı’nın elçisinin yardımcılarıdır. Ama hep yüzyıllar, binyıllar önce olmuş olanlardan bahsederiz. Peki ya günümüzde melek diye bir varlık yok mudur? İnsanların melek ve şeytan rolünü üstlenmesinden Tanrı evreni terk mi etmiştir? Tüm bunların varlığını ya da yokluğunu kanıtlamak etmek insanlık için imkansızdır. Kanıtın olmaması durumu bazı insanların Tanrı’yı sorgulamasına, bazılarının da her şeyden emin olmasına neden olur. Çünkü insanlığın doğasında bir şeylerden emin olmak vardır. Kanıt olmadığında da varmış gibi davranmak zorundadır. Pes ettiyse de o inancın yerini başka bir şeyle doldurmak zorundadır. Peki ya hiçbir şey bugüne kadar hayal ettiğimiz gibi değilse?

Macar Doktor Gaborn Stern’in (Merab Ninidze) artık hiçbir şeye inanacak gücü kalmamıştır, kendi paçasını kurtarmak dışında. Önce ameliyat masasında bir çocuğun ölümüne neden olmuştur, ardından oradan sürülerek ülkelerine gelen mültecilerin doktoru olarak atanmıştır. Borçları olan Gaborn, bunları kapatmak için de mültecilerin kamplardan kaçmasına para karşılığı yardımcı oluyordur. Bu sırada Aryan Dashni (Zsombor Jeger) ve babası Murat mülteci olarak diğer insanlarla birlikte Macaristan’a getirilmektedir. Ama işler istedikleri gibi gitmeyecektir. Önce botları batar, ardından birbirlerini kaybederler. Tabii Macar polisinin de mülteci akınından haberleri vardır. Polis şefi Lazslo (Györgi Cserhalmi), hiçbir şey yapmamasına rağmen genç mülteci Aryan’a defalarca ateş edecektir.

Hikaye burada bitiyor mu dersiniz? Hikaye burada başlıyor. Aryan, aldığı kurşunlar sonrası farklı yetenekler kazanacaktır. Artık yerçekimini kontrol edebiliyordur. Fizik kurallarını istediği gibi alt üst edebilen Aryan, şans eseri Gaborn ile karşılacak ve bir daha da yanından ayrılamayacaktır. Aryan, hasta ve zengin insanlara yardımcı olarak Gaborn’la birlikte para kazanmaya başlar. Bir yandan da Lazslo peşlerindedir.

İnsanlar Aryan’ın uçtuğunu gördükçe melek gördüğünü düşünecektir. Belki de gerçekten bir melektir; eğer öyleyse bile asıl büyük ironi, binlerce yıldır görülen tek meleğin insanların hor gördükleri mültecilerin arasından çıkmasındadır. Tamamen Tanrı inancından yoksun olan Gaborn’un bile içinde bir şeylerin başlamasını sağlamıştır Aryan. Asıl büyük kuşku Lazslo’dadır. Ya gerçekten bir meleği kurşunladıysa? Yanlış bir şey yapan biri yanlış yapmadığını kanıtlamak için, kanıtları ortadan kaldırmaya çalışacaktır, tıpkı Lazslo gibi. Ama ya gerçekten bir meleği kurşunladıysa? O zaman da bunun azabıyla yaşamak ve ölmek zorundadır.

Filmde her bir kişinin Aryan’a bakış açısının yanı sıra, Aryan’ın içinde bulunduğu durum vardır. Herkes ona farklı bir varlık gözüyle bakarken, o yalnızca kaçıyor ve yeni bir hayat kurmaya çalışıyordur. Bir yandan babasını arıyor, diğer yandan ilgisinin olmadığı intihar bombacılığıyla suçlanıyordur. Onun yalnızca varlığının bilinmesi dahi ülkede karmaşaya yol açmıştır. Onun bir şey yapmasına bile gerek yoktur. Savaştan kaçıp sefil zamanlar geçirdikten sonra biraz Tanrının yardımcısı rolünü oynamasından doğal bir şey de yoktur. Tanrıların isimlerinin gezegenlere ve yıldızlara verilmesi de göz önünde bulundurulursa Aryan gerçekten de bir “uydu”dur.

Kornel Mundruczo yönetmenliğindeki Jupiter’s Moon, eksikleri ve fazlalıkları olan bir film, tüm anlatmak istediklerine karşın. Sahne tekrarları ve fazlalıklarını kestiğimiz zaman ancak tam bir film olduğunu söyleyebiliriz. Cannes,  gibi festivallere aday olan ve ödüller alan Jupiter’s Moon‘un iyi ve kötü yanlarını bir terazide tartmaya çalışırsak, izlemeye değer bir film olduğu sonucu ortaya çıkıyor.

Özlem Yenilmez

Özlem Yenilmez

1994'ün Ağustos sıcaklarında, Ankara'da doğdu. Küçüklüğünden beri hep "Yaptığımın daha iyisini nasıl yapabilirim?" sorusuna cevaplar aradı. O sırada okudu, izledi ve önüne gelen yerde yazdı. Bunları yaparken bir baktı ki İstanbul Üniversitesi'nde Gazetecilik bölümüne düşmüş. Ama anladı ki gazetecilerle yolları ayrıydı. Arayışını sinemayla tamamladığını görünce de Fil'm Hafızası ile yollarını birleştirme kararı aldı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
Önceki yazı

Beykoz Kundura Film Günleri Karlar Altında Devam Ediyor!

Sonraki yazı

Pedro Almodóvar: 2017’nin En İyi Filmi Call Me By Your Name