Müstakbel göçebeler, dinleyin lütfen
Ya bu kapıdan geçeceksiniz
Ya da bekleyeceksiniz

Kapının kendisi değildir bir şey vadeden
Kapı, kapıdır yalnızca.
-Adrienne Rich

Kuşkusuz, Rich’in seslendiği göçebeler, dünya topraklarında bir memleketten diğerine doğru yol hâlinde olan kimseler değil; kararlar arasında gelip giden, ancak zihni hiçbir düşünceye kararlıca demir atamayan, yahut bir kararın eşiğine varıp da ne bir adım ilerisine cesaret edebilen ne de geriye dönmeyi kabul eden yolculardır. Oysa her biri yalnızca iki taraflı olan bu eşiklerde seçenekler; ölümle yaşam, geceyle gündüz, var ile yok gibi ağızdan tek seferde dökülecek kadar az, kısa, özdür: kapıdan geçmek veya geride kalmak. Ne var ki, hayatımızın hangi politik duruşu sergileyeceği, hangi renkleri geçirip hangilerine karşı opak olacağı da bunun gibi bir çırpıda verilen nice kararın iki dudağı arasındadır. Kapı, kapıdır yalnızca; bir hayata can verirken bir başka ihtimali toprağa gömen, bir an sonra yere konmak üzere havaya kalkmış tek bir adımın kararıdır.


Yetişkinlik ile çocukluk arasındaki kararlar eşiğini perdeye taşıyan 2002 yapımlı About a Boy da, John Donne’ın dizesiyle açılır: “Kimse bir ada değildir.” Nitekim kurgu boyunca ana karakterlerin, başta birer “ıssız ada” hâlindeyken yalnızlık eşiğini geçip anakara ile nasıl bir bütün oluşturduğu anlatılır. Bu anlamda About a Boy, yalnızca bir çocuk hakkında yazılmamış, aynı zamanda yıllar yılı değişmez ilkelerle örülen kabukları kırarak evrensel bir anlayışa kucak açmayı başaran herkes adına dile getirilmiş bir öyküdür.

Başrolde Hugh Grant’ın canlandırdığı Will Freeman karakteri, henüz en başta adıyla bile kendisini tanımlayan kavramlar çerçevesini çizmiş olur: irade, özgürlük, erkeklik. O, özgür iradesini, dört tarafını uçsuz bucaksız ve fütursuz kararlar deniziyle çevirmede kullanarak kendini hayatın merkezine almayı seçmiştir. Bu merkezde sadece kendi çıkarını gözeten, insani ilişkilerini de bu faydacı yaklaşım üzerine inşa eden bir ada kurmuştur. Adasına yaklaşan her tekneyi kabul etmez; hayatına girip çıkan her kişinin, Will’in arzusu tarafından biçilen bir ömrü vardır. Kurduğu her cümlenin yegâne öznesi olmaktan çekinmeyen, hatta tüm yaşamı kendine atfedip “Will dünyası” olarak adlandıran genç adam, yansıttığı bu karakter üzerinden de hedonizmin, yani hazcılığın tanımını sergilemektedir aslında. Buna bir de egoizmi ekleyerek, benmerkezci (egocentric) tutum üzerine kurulu bir yaşantıyı da tanıtmış olur. Özgürlük, onun iradesi doğrultusunda genişleyen ve ancak ona hizmet eden bir haktır. Will’in böyle bir hak iddia etmesinde etkili olan unsurlardan biri de, karakterini tanımlayan kavramlar arasında değindiğimiz üzere, erkekliktir. Nitekim Will’in kurduğu ada ve insanlara yaklaşma amacı, bu son kavramın hedonist arzularına hizmet etmektedir. Sözde arkadaş çevresi, özellikle cinsel yakınlık kurabileceği kadınlardan oluşmaktadır. Kurduğu her yeni arkadaşlıkta sıkça “dokunma” ihtiyacından, tensel temas kurması gerektiğinden bahseder. Bunun için gerekirse hoşlanmadığı durumlara bile tahammül ederek, üstelik bundan gizli bir haz da duyarak hedonizmi, bu kez mazoşizme çevirir. Filmde kahramanı yolculuğa çıkaran, yani Will’i pek çok kadınla tanışabileceği bekâr ebeveyn kulübüne götüren de yine erkeklik dürtüsüdür. Tüm bunların yanı sıra, Will karakterini daha derin bir anlam katmanıyla sarmalayan en önemli özelliklerden biri de, Will’in “doğruluk” kavramı üzerindeki hükmüdür. Bu hüküm, Will’i tanımlayan diğer üç kavramı çatısı altında toplayarak, karakteri tanrılaşma noktasında idealize eder. Zira Will, elde etmek istediği kadınlara kendini farklı kimliklerle ustaca tanıtır, bir terslikle karşılaştığında kolaylıkla yalan söyleyerek durumu istediği hâle getirir. Burada özgür, irade sahibi ve erkek karakter, bu vasıfları bir üstünlük olarak kullanmış ve gerçekliği kendi düşünce diliyle yeniden tanımlamış olur. Zor durumdan kurtulmak veya kendini tatmin etmek için görünürde önemsenmeyecek beyaz yalanlarını, oldukça rahat tavırlarla ve bir çırpıda söyleyen Will, aslında bu sahnelerde tanrısal güce, kendi doğası gereği haiz olduğunu, benmerkezci adasında gerçekliğin, yalnızca ona hizmet ettiğini gösterir.


Bu noktaya kadar Will karakterini oluşturan üç unsurun, aynı zamanda birer “ilkeler duvarı” da örmüş olduğunu görürüz. Bu duvarların her biri; Will’in kabullenmediği, yüzleşmekten, eşiğine varmaktan çekindiği, “asla” sınırlarıyla çizili kabuklardır. Bu kabukların her birini kırdıkça Will, aslında bizzat kendi isminden de ileri gelen varoluşsal bir dönüşüm gerçekleştirmiş olur. Ancak her şeyden önce tüm bu süreç, gerçek anlamda bir eşik sahnesiyle başlar. Marcus (Nicholas Hoult), ömrü boyunca Will’in adasında hiçbir zaman yeri olmamış, hatta bilerek uzak durmaya çalıştığı bir kavramı temsil eder: aile. Babasını hiç tanımadan büyüyen, bir yandan da ağır bir depresyon sürecindeki annesinin psikolojik travmasına tanıklık eden Marcus, filmde Will karakterinin değişmez ilkelerini kırmak üzere kurgulanmış bir başka ana karakterdir. Ummadıkları bir noktada hayatları kesişen bu iki karakter, ikinci karşılaşmalarında kendilerini bir eşikte bulur. Eşik, Will’in evinin kapısıdır; Marcus, bir okul çıkışı ansızın Will’in kapısına dayanmış, hiçbir açıklama yapmadan içeri buyur edilmeyi beklemektedir. Will’e düşense iki şey vardır: kapı önünde engel oluşturarak Marcus’u eşikten geri çevirmek ya da kenara çekilerek küçük çocuğu hayatına, mahrem alanına, yani adasına kabul etmek.

Yönetmen koltuğundaki Chris ve Paul Weitz, kapı eşiğini burada filmin kemik kurgusunu oluşturan bir metafor olarak kullanmıştır. Karakterleri birer arketip olarak değerlendirdiğimiz zaman bu sahnede egoizmin kapısı, hayatındaki baba figürünün yoksunluğu dolayısıyla yetişkin erkeklerle yakın ilişki kurmaya çalışan, ancak bir noktada ödipal olan bir psikoloji tarafından çalınmıştır. Egoizm, şayet bu psikolojiyi kendi mahremiyet eşiğinden içeri buyur ederse, kendisi dışında farklı bir benliğin duygusal bağını ve beraberinde getirebileceği aile kavramını da kabul etmiş olacaktır. Öte yandan onu dışarıda tutarsa, kabuğunun dışındaki dünyayı hiçbir zaman tanıyamayacaktır. Bu kararın eşiğinde bir müddet Marcus’un gözlerinin içine bakar Will, kapıda oyalanır. Başta her zaman yaptığı gibi mahremiyetinin güvenli bölgesine sığınarak “meşgul olduğunu” söylese de Marcus, Will’in işsiz olduğunu bildiği için buna inanmaz. Will’in onu uzaklaştırma imalarına aldırmadan kapıdan içeriye doğru kararlı adımlarla ilerler ve Will, hayatında ilk defa istemediği ve müdahale edebileceği bir duruma göz yumar. Marcus’un bu sahnede eşikten içeri attığı ilk adım, “Will adası”nı insani bağlarla toplumsal anakaraya bağlamış, Will’in egoizm kabuğunu kıracak olan ilk çatlağı oluşturmuştur. Kapı eşiğinde verilen her karar, bir sonraki kapının ardındaki yolu da tayin eder; nitekim Will’in kendi adasından çıkıp hümanizme yelken açması da bu noktadan sonra çorap söküğü gibi gelir. Marcus’u ilk defa evine kabul ettiğinde yüz ifadelerinden neredeyse bir tiksinti okunan Will, Marcus’un daha sonraki her yeni ziyaretinde biraz daha yumuşar, hatta bir süre sonra tebessüm etmeye başlar. Zamanla “özgür”lüğünü başka insanlarla paylaşmayı deneyimler. İradesini de ilk defa kendisinden önce onları mutlu etmek için kullanır. Artık kadınlarla başlıca tanışma amacı erkekliğini cinsel yönden tatmin etmek değil, iki insan olarak arkadaşça vakit geçirmektir. Son olarak, o güne değin söylediği yalanlardan ve kurguladığı sahte kimliklerden ötürü pişmanlık duyar; yani benmerkezci dünyanın temelinde yer alan ve bunun üzerinden gerçekliğe hükmetme hakkını kendinde gördüğü “tanrılık” sıfatından vazgeçmiş olur. Will karakterini tanımlayan son kabuk da böylece kırılmış olur ve Will, bir zamanlar bile isteye kapattığı kapılarını teker teker açarak her birinin eşiğinden geçme, özgür iradesiyle yeniden doğma cesaretini gösterir.

Artık kimse bir ada değildir eşiği geçtikten sonra.

M.Ö. 300’lerde Atinalı filozof, mağarasının eşiğinde durup gün ışığıyla ilk defa tanışırken ardında neyin durduğunu biliyordu kuşkusuz. Ancak gözü, aşina olduğu karanlığa ve bu yaşantıda onu zincirli tutan her şeye olduğu gibi, önünde uzanan uçsuz bucaksız aydınlığa, sıkı sıkıya kapalı kabuğunun ardında o güne değin hiç tanımadığı gerçeklerin ışık seline de bir o kadar kördü.

Kapı, kapıydı yalnızca, günler de karanlık bir vakitten ibaret; eşiğin ötesine bir adım atmasaydı.

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir
Önceki yazı

25. Uluslararası Adana Film Festivali Başvuru Tarihi Değişikliği

Sonraki yazı

George Clooney Yönetmenliğinde Psikolojik Bir Bilim-Kurgu: Echo