Röportaj

Bir Serdar Orçin Röportajı

Hayatının yarısını oyunculukla geçirmiş, televizyon ve beyaz perdenin yanı sıra başarılı tiyatro performanslarıyla da izleme şansına eriştiğimiz Serdar Orçin ile tiyatro kulübünde tanıştığı oyunculuk serüvenini ilk anından son filmi Borç’a kadar bizlerle paylaştığı çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Sizin de aynı keyfi alarak okumanız dileğiyle.

Sohbetimize başlamadan önce seni yakından tanımak istiyoruz. Bize biraz kendinden bahseder misin?

1976 yılında Bayburt’ta doğdum. 4. Sınıfa kadar orada yaşadım ve sonra İstanbul’a geldik. Liseyi Mehmet Beyazıt Lisesi’nde okudum ve tiyatroya da orada başladım. Orası benim hayatımın dönüm noktası oldu. Liseden sonra da Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne girdim, 1999 yılında oradan mezun oldum. Mezun olduğum zamandan bu yana tam 20 yıldır Şehir Tiyatrosu’nda oyuncuyum. Şehir Tiyatro’su dışında da farklı sahnelerde oynadım ve oynamaya devam ediyorum.

Tiyatroyla Mehmet Beyazıt Lisesi’nde tanıştığını söyledin. Tanışma hikayeni merak ediyoruz, nasıl oldu?

Tanışma hikayem gerçekten çok ilginç. Lise 2. sınıftaydım ve o güne kadar hiç tiyatro oyunu seyretmemiştim. Bir gün, okul bizi bir tiyatro oyunu seyretmeye götürdü ve Orhan Pamuk’un romanındaki gibi ”Bir gün, bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti“ ben de o hesap bir gün bir oyun seyrettim ve bütün hayatım değişti. Gerçekten çok etkilendim ve oyuna hayran kaldım. Aslında o anda hangi oyunu seyrettiğimi de bilmiyordum. O kadar hayran kaldım ki, kendime “Seneye ben de burada olacağım” diye söz verdim. Sonradan öğrendim ki Brecht’in Fırın oyunuymuş. Tiyatro grubuna girdikten sonra da bizim lise tiyatrosunun aslında her yıl bir oyun çıkaran, yarışmalardan ödülle dönen, şu an sektörde bulunan birçok kişiyi yetiştirmiş küçük bir amatör grup olduğunu anladım.

Lisede seninle aynı tiyatro grubunda olan ve şu an sahnelerde seyrettiğimiz isimler var mı?

Var tabii ki; Yaşar Kurt, Cüneyt Uzunlar, Fırat Tanış, Arif Pişkin, Mustafa Turan, Feridun Koç, Bülent Düzgünoğlu yönetmen Murat Düzgünoğlu. Yani oyuncuların yanı sıra yönetmen, senarist, yapımcı, ışık, sanat işleri yapan ayrıca çalan, söyleyen, besteleyen müzisyenlerin de olduğu birçok insan yetiştirdi sektöre

20 yıllık bir oyunculuk deneyimi. Farklı tiyatro sahneleri, farklı oyuncular ve farklı yönetmenlerle çalışmak. Tüm bunlar senin oyunculuk kariyerine neler kattı ve oyunculuk hayalleri kuran gençlere tavsiyelerin neler olur?

Tiyatro okulundan mezun olan insanlar için sahne deneyimi en büyük amaçtır. Bundan 20 yıl önce özel tiyatrolar şimdiki kadar çok gelişmemişti ve insanlar şehir ya da devlet tiyatrosuna girmek durumundaydı. Fakat günümüzde artık onlarca özel tiyatro var, bunu İstanbul özelinde söylüyorum ve bu özel tiyatrolar sayesinde, bir şekilde insanlar artık sahneye çıkma deneyimini yaşayabiliyor. Fakat televizyon ve özellikle sinemada rol oynamak o alanda tecrübe kazanma fırsatı çok az oluyordu bizim zamanımızda. Çünkü çok az film çekiliyordu. Şimdilerde dizilerle birlikte orada en azından kamera önü tecrübesi kazanabiliyor insanlar. Bunun eğitimini de vermeye başladı bazı kuruluşlar. Bunlar önemli çünkü tecrübe çok önemli. İşte böyle bir ortamda özellikle sinemada farklı rollerde oynama fırsatı bulabilmek bana ve oyunculuğuma çok şey kattı tabii ki.

Mesela bir rol oynarsın, o sana yapışır ve sana hep aynı roller verilir; bu geçmişte bana da oldu bu arada. Oyunculuk meselesi bizde sonradan ön plana çıkmaya başladı. Yani, bu insan onu da oynar bunu da oynar, bir de şu rolde görelim gibi fikirler sonradan oluştu. Yönetmenler de bu riski geçmişte çok almıyordu ama şimdilerde artık alıyorlar. Yani dolayısıyla farklı roller oynamak, bana oyunculuk alanında kendimi geliştirme, kendime farklı pencerelerden bakabilme şansı verdi. Birbirinden çok farklı 6-7 tane karakter oynamışımdır ki; bu yaş skalasında kolay elde edilebilecek bir durum değil.

Gençlere tavsiye konusuna gelirsek, oyunculuğu meslek olarak seçmek istiyorlarsa, önce mutlaka okulunu okusunlar. Çünkü, işimiz ışıltılı ve çok kolay elde edilebilir bir şey gibi görünüyor. Birdenbire küçük bir işle çok meşhur olabiliyor insanlar. Şunu fark ettim, özellikle genç yaştaki arkadaşlarda oyunculuğun sürdürülebilir olma meselesi birincil öncelik olmuyor. Ben önce bir meşhur olayım sonrasına bakarız gibi bir düşünce olabiliyor ki onlar için durumun böyle olması bence doğal. Fakat, oyunculuğu meslek olarak seçmek istiyorlarsa okulunu okusunlar, eğitimini alsınlar işte o zaman yollarını belirleyebilirler. Meşhur mu olacağım yoksa ölene kadar oyunculuk mu yapmak istiyorum buna karar verebilirler.

Yaptığımız güzel işlerin karşılığını görmek hepimiz için çok değerli. Sen de oyunculuk performansınla hem tiyatro hem de sinema dalında birçok ödül kazandın. Ülkemizde verilen en prestijli tiyatro ödüllerinden biri olan Sadri Alışık Ödülleri’ni 3 kez kazandın. Sadri Alışık gibi bir ustanın adıyla verilen ödülü kazanmak sana nasıl hissettirdi? Bu arada ustayı da saygıyla analım.

Büyük saygıyla analım. Kendisi, ülkemizde gelmiş geçmiş en büyük ustalardan ve hepimizin hayran olduğu isimlerden biri. Onun ismiyle verilen bir ödülü kazanmak gerçekten onur verici. Bu seneyle birlikte ödülü üçüncü kez kazandım. İlki, 2002 yılında Yazgı filmiyle kazandığım Umut Veren Oyuncu Ödülü’ydü. Sonra, 2014 yılında Eve Dönüş: Sarıkamış 1915 filmiyle En İyi Erkek Oyuncu ve bu sene de Borç filmiyle En İyi Erkek Oyuncu ödüllerinin sahibi oldum. Müthiş oyuncuların arasında aday olarak yer almak ve üstüne ödül almak beni gururlandırdı. Ara ara, evde ödülleri görünce onlara selam veriyorum (Sadri Alışık selamı) ve önünden öyle geçiyorum.

Ödül törenlerinde ismin açıklandığı anda neler hissettin, nasıl bir duygu?

Çok ilginç bir duygu, mutluluk ve heyecan verici bir şey. Bir de ben çok heyecanlı biriyim, böyle sahneye çıktığımda, konuşma yaparken çok heyecanlanırım. Hani tiyatrocular çok rahat olur zannederler ama ben öyle değilim, sahnede elim ayağım titrer. Bir keresinde sahnede 27 Mart bildirisini benim okumamı istediler ama sahneye çıktığımda elimin titremesinden yazıyı okuyamıyordum. Dolayısıyla çok acayip, heyecan dolu ve çok gurur verici bir his benim için.

Tiyatro ve sinema deneyiminin dışında televizyon (dizi) deneyimlerin de oldu. Televizyon senin oyunculuk serüveninin neresinde yer alıyor? Bir de kişisel merakımdan sormak istiyorum: Gülbeyaz dizisinin setinde hiç Kazım Koyuncu’yla karşılaştın mı?

Son sorundan başlayalım, Kazım’la karşılaştık ve güzel de bir arkadaşlığımız oldu. Ara ara sete gelir bizi ziyaret ederdi çünkü onu çok severdik. Kazım’ı sette birkaç kez canlı da dinleme şansımız oldu. Sonra konserlerine gittik, birlikte yediğimiz içtiğimiz günlerimiz de oldu. Onu da buradan sevgiyle analım. Kazım, çok kıymetli bir insandı. Bu arada Gülbeyaz da başarılı bir diziydi. Mesela dizi 26 bölüm olmasına rağmen insanlar 100 bölüm falan zanneder.

Şimdi birinci soruna geçelim. Bundan 20 sene önce televizyonda iş yapan dizi meşhurları alternatif filmlerde çok fazla yer bulamazdı. Bir yanda film oyuncuları diğer yanda da televizyon oyuncuları vardı. Fakat televizyon hayatımıza öyle hızla girdi ki bu algı yıllar içinde zamanla değişti. İlk başlarda televizyonda oynayıp oynamama konusunda tereddütlerim vardı fakat dizilerde oynamaya başlayınca bu düşüncemin gereksiz olduğunu gördüm. Hatta dizi setlerinde çok değerli ekiplerle çalıştığım için kendimi şanslı hissediyorum. Televizyonda çok iş yapmadım ama yaptığım işlerin oyunculuk deneyimim açısından bana çok şey kattığını söyleyebilirim.

Kişisel tercihlerin dışında konuyu aslında çok da eğip bükmeye gerek yok. Yapılan başarılı dizilere baktığımızda televizyonun da çok değerli bir mecra olduğunu ve onunla da çok güzel işler yapılabileceğini düşünüyorum.

Hadi biraz sinema konuşalım. Zeki Demirkubuz’un 2001 yılında çektiği Yazgı filminde rol aldın. Bir röportajında, Yazgı’nın senin oyunculuk hayatında çok farklı bir yerinin olduğunu okumuştum. Zeki Demirkubuz’la nasıl tanıştınız ve Yazgı’nın sendeki yeri neden çok farklı?

Zeki abi Üçüncü Sayfa filmindeki rol için birini arıyormuş ama benim kendisiyle o zamanlar hiçbir bağlantım yok. Rıza Sönmez bizim asistanımızdı o sırada. Rıza’nın bir de barı vardı o dönemler; oyuncuların, yapımcıların, yönetmenlerin gittiği. Zeki abi de bara uğradığında, rol için henüz tanınmamış, temiz yüzlü birini aradığını söylemiş. Rıza da beni önerince, Zeki abi: “Gelsin bir göreyim”demiş. Daha sonra bir gün Rıza bizi bara çağırdı. Zeki abi beni orada görmüş ve olur demiş. O rolü bu şekilde almış oldum ve hiçbir şey yapmadım yani aslında.

Üçüncü Sayfa’da kendisiyle gayet güzel çalıştık, filmi bitirdik. Aradan iki sene geçti ve hiç beklemediğim bir anda Zeki abi bana bir senaryo gönderdi; Yazgı. Senaryoyu okumamı istedi ama başka bir şey söylemedi. Sence bu rolü kim oynayabilir gibi sorular sordu, senaryonun üzerine uzun uzun konuştuk. Birkaç buluşmanın ve sohbetin ardından Zeki abi: “Bu rolü sen oynayacaksın.” dedi. Dolayısıyla benim kamera önündeki ilk tecrübem Üçüncü Sayfa sonraki filmim ise Yazgı’ydı. Okuldan yeni mezun bir öğrenci olarak, Zeki Demirkubuz gibi kendi dili ve oyunculuk beklentisi olan bir ustanın filminde olmak çok değerliydi. O film boyunca öğrendiğim her şey bana hayatım boyunca referans oldu.

Bu filmden sonra 2005 yılında Bekleme Odası adlı filmde yine Zeki Demirkubuz’la birlikte çalıştın. Aynı yönetmenle farklı filmlerde çalışmak hangi açılardan öğretici oluyor?

Aynı yönetmenle farklı filmlerde çalışmanın çok iyi bir yanı var, çünkü artık bir dil oluşturmuş oluyorsunuz aranızda. Yani bazı şeyleri konuşmadan da halledebilir hale geliyorsunuz. Bir öneri getirdiğinizde, bu önerinin karşılık bulup bulmayacağını önceden kestirebiliyorsunuz ve artık yönetmenin bir sonraki adımda ne isteyebileceğini de tahmin edebiliyorsunuz. Yani sonuç olarak birbirini daha iyi tanımak daha verimli bir süreci de beraberinde getiriyor.

Seni son olarak 2018 yapımı, Vuslat Saraçoğlu’nun yönettiği Borç filminde Tufan rolünde seyrettik. Tufan karakterinde Serdar Orçin’den bir şeyler var mıydı?

Evet vardı. Bence Türkiye’deki erkek modeli içindeki birçok erkekten izler vardı Tufan’da. Çünkü Tufan, aile ve çevre tarafından öğretilmiş bilgilerle hayatına devam eden bir karakter. Bu anlamda birçoğumuz aslında Tufan’ız. Tufan, aynı zamanda toplumun belirlediği iyilik kavramlarına bağlı kalan ve onları önemseyen biri. Dolayısıyla Tufan’da Serdar Orçin’den bir şeyler vardı.

 

Tufan, hayatın her alanında karşımıza çıkabilecek, yaşayan bir karakter ve sen bu role muazzam bir şekilde hayat vermişsin. Borç filmindeki rolünün, senin oyunculuk serüvenin içinde zirve olduğunu söyleyebilir miyiz?

Şimdi o cümleyi kurmak (zirve) zor tabii. Ama şu anlamda iyi bir zamanıma geldiğini söyleyebilirim. Vuslat’la karşılaşmamız bence doğru zamanda, doğru yerde oldu. Biz, hem kişisel olarak hem de senaryo açısından çok iyi anlaştık. Filmin senaryosu çok iyi planlanmış ve karakterler çok iyi kurgulanmıştı. Böyle de iyi anlaşınca herkes cebinde biriktirdiklerini tüm egolardan uzak bir şekilde ortaya koydu. Ve ben de, bugüne kadarki tecrübemle elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Tufan’ı seyrettiğimde bütünlüklü bir karakter görüyorum ve bir oyuncunun kendini seyretmesi gerçekten çok zor bir şeydir. Aynı zamanda Tufan’ın hem değerlendirmeye alınabilecek hem de üç boyutlu bir karakter olduğunu düşünüyorum. Bu arada filmde muhteşem oyuncularla çalıştım. İpek Türktan Kaynak’la da oynamak şahaneydi. Ve tabii ki Rüçhan abla; Rüçhan Çalışkur da o büyük tecrübesiyle değer kattı bize.

Yani diyebilirim ki; Evet mutluyum, iyi ki bu filmi çekmişiz.

Borç filmi, yönetmeni Vuslat Saraçoğlu’nun ilk uzun metrajı. İlk filmini çeken bir yönetmenin heyecanını tahmin edebiliyorum. Vuslat Saraçoğlu’ndaki bu heyecan seni nasıl etkiledi?

Beni olumlu yönde etkiledi. Tabii çekim boyunca kaygı duyduğumuz anlar oldu fakat Vuslat bu güne kadar gördüğüm en çalışkan insanlardan biri. Dersine o kadar iyi çalışmış ve ondan sonraki sürecimizde de o kadar ikna ediciydi ki; bu hepimizi olumlu yönde etkiledi. Bu duruma bir örnek vereyim: İki ay önce konuştuğumuz bir konuyu not almış ve iki ay sonra o konuyla ilgili tekrar konuşurken not defterini açıp bunu bize söylemişti. Dolayısıyla çok iyi organize olmasaydı, filmi bu kadar kısa sürede ve bu kadar başarılı bir şekilde çekme şansımız olmayabilirdi.

Yakında seni yeni bir projede görecek miyiz?

Henüz yolculuğuna başlamamış ama bitmiş iki tane filmimiz var. Biri, yönetmeni Cihan Sağlam olan Uzun Zaman Önce adlı bir film. Diğeriyse Faysal Soysal’ın Ceviz Ağacı adlı filmi. İkisinin de çekimleri bitti ve her şeyiyle gösterime hazır.

Peki Serdar Orçin düzenli olarak beyaz perdede film seyreder mi? Mesela en son hangi filmi sinemada seyrettin?

Ben filmleri sinemada seyretmeyi çok severim. Ayrıca, oyunların bana izin verdiği sürece festivalleri de kaçırmam. En son sinemada seyrettiğim film, 2018 yapımı Border’dı. Filmden çok etkilendim, gördüğüm en birbirinin içine girmiş yeni işlerden biriydi.

Hiç sevdiğin fimler arasında rol almak istediğin oldu mu?

Ben soygun filmi çok severim, Ocean’s serisinden birinde oynamış olmayı isterdim mesela. Tarantino, Angelopoulos ve Kubrick’in filmlerinde oynamayı da isterdim fakat en çok yer almak istediğim film Otomatik Portakal’dır. Filmdeki Alex rolünde olmayı çok isterdim

Cemal Pampal
1983’te Giresun’da do­ğdu. Pamukkale Üniver­sitesi İşletme Bölümü­’nü bitirdikten sonra­ 2008'de başlayan kur­umsal hayatı, ülkenin­ önde gelen şirketler­inden birinde devam e­diyor. Fotoğraf, sine­ma, doğa gezisi ve fa­rklı tatlarda yemekle­r üretmeye meraklı. B­u aralar haftanın gün­ isimlerini, ay isiml­eriyle değiştirmiş bi­r kafayla; çok şey öğ­renmek, üretmek ve ço­k gezmek çabasında. C­ehov’un da dediği gib­i “İnsan İnandıklarıd­ır.”

Yorum yaz