Doğu Hampton’un eski ailelerinden Beale’ların hikâyesine bizi davet eden Grey Gardens (1975), Maysles kardeşlerin kendi oluşturdukları direct cinema akımının tekniklerini kendi anlatım dilinde barındırıyor. Anne kızın dış dünyadan tamamen soyutlanmış hayatlarına sızan çekim ekibi, onların günlük yaşamlarının bir parçası hâline gelerek Beale’ları en doğal hallerinde yakalamaya çalışmış. Grey Gardens adına tezat oluşturacak şekilde parlak yeşil bir arka planda jeneriğini başlatan film, devamında da bu çizgisinden sapmıyor. Aristokratik ruhlara sahip anne-kızı, kişilikleri ile yaşam biçimlerinin zıtlığına odaklanarak tanıtıyor. Oldukça ilginç karakterle sahip Beale’lar Amerika’nın en zengin semtlerinden birinde, çöplük denebilecek bir evde yaşıyorlar. Bu ikilik her ne kadar ilgi çekici olsa da karakterlerimizin birbirleriyle ve kamera ile olan ilişkisinin gölgesinde kalıyor. Kameraya karşı bütün yeteneklerini sergileyen kadınlar kendileri hakkındaki bu belgeseli neredeyse bir tiyatro oyununa çeviriyorlar. Kameraya karşı olan bu samimiyetlerinin temelinde, objektifin arkasındaki bakış olan Maysles kardeşler ile aralarındaki güçlü güven duygusunun olduğu açık. Film boyunca Little Edith’in bütün çabalarına rağmen sessiz kalmayı başaran yönetmenler bir film boyunca gözlemci pozisyonlarını koruyarak Beale’lar üzerindeki etkilerini sıfıra indirmeye çalışmışlar. Onların bu tutumu filmin pek çok noktasında kendini açık ediyor.

Filmin ilk karesi olan dış kapı görüntüsü ile kameranın halihazırda evin içinde olduğu anlaşılıyor. Maysles tarzının imzalarından biri olan el kamerası ise üst katta oturan Big Edith’e ve duvardaki çatlaklara yaklaşarak odaklanıyor. Bütün çekimlerin el kamerası ile yapıldığı film en başından itibaren sarsıntılı görüntüleri ve doğal ışık kullanımı ile gerçekçilik akımını sinematografisinde vurguluyor. Filmdeki ilk repliklerden birinin kamera arkasından gelen bir sese – muhtemelen Maysles kardeşlere- ait “Ana salonu filme çekiyoruz.” olması da şaşırtıcı değil. Seyirciye izlediği görüntülerin çekim olduğu hatırlatılarak kişilerin ve mekanın gerçekliğine vurgu yapılmış. İlk görüntülerin hemen arkasından gelen, Beale’ların seslerinin Hamptons görüntülerinin üzerine düştüğü sekans ise filmde yönetmenlerin öne çıktığı ender anlardan biri. Kısa çekimlerden oluşan bu görüntüler Grey Gardens’ın imajı ile sonlanıyor. Evin donan görüntüsünün yerini alan gazete kupüründeki fotoğraf ile seyirci anne-kızın basında çıkan haberleri ile baş başa bırakılmış. Seslerin görüntülerin üzerine düştüğü montaj Grey Gardens’ı Hamptons’un geri kalanından ayrıştırma işlevini üstleniyor. Gazete kupürleri de seyirciye izleyeceği film hakkında üçüncü bir şahıs olan dönem gazetelerinden bilgi veriyor. Yönetmenlerin tanıtım aşamasına kendi yorumlarını katmamak için başvurdukları bu kurgu Maysles kardeşlerin kendi fotoğrafları ile sonlanıyor. Böylece filmin üçüncü dakikasında ailenin geçmişine, eve ve yönetmenlerimize dair gerekli bilgiler izleyiciye verilmiş oluyor.

Giriş sekansından sonra ikilinin Grey Gardens’daki günlük hayatlarına dahil oluyoruz. Üzerine giydiği kıyafetleri kamera arkasındaki ekibe anlatan Little Edith, kamera arkasındaki David Maysles ile konuşmaya başlıyor. Diğer belgesellerde sıkça göremeyeceğimiz bu durum Edith’in kamera ile yakın ilişkisini net bir şekilde ilk defa gösteriyor. Kamera karşısında olmaktan büyük bir keyif aldığı belli olan karakterimiz film boyunca bu tutumunu sürdürerek annesinden çok daha fazla kamera arkası ile direkt olarak konuşuyor. Kamera ise Edith’in bu yakınlığını genellikle ona yaklaşarak ve takip ederek cevaplıyor. Karakterler ile diyaloga olabildiğince az giren çekim ekibi, anne kızın günlük düzenine de olabildiğince az karışmaya özen göstermiş.

Fotoğraflar ile gençlik günlerini bizlerle paylaşan Beale’ların aralarındaki çekişmeli ilişki filmi seyircinin sıkılmadan izlemesinin en önemli sebeplerinden biri. Mekân veya karakter değişimi nadiren yaparak devam eden film, uzun sekanslarını anne kızın diyalogları ile ilerletiyor. Günlük konuşmaların yanında kendi geçmişlerini, evi terk eden babalarını ve kendi hayallerini kamera ile paylaşan anne-kızın diyaloglarının yanında filmde ekstradan bir röportaj yapılmasına gerek kalmıyor. Bu durum Maysles kardeşlerin bir diğer filmi Salesman’i (1969) akla getiriyor. İşlerini halihazırda konuşarak yapan satıcıların çekimleri ile ortaya çıkan anlatım yapısı Grey Gardens’a oldukça benziyor. İki filmdeki bu ortak nokta kardeşlerin konu seçimindense karakter seçimlerine daha çok önem verdiklerini gösteriyor.

Kahvaltı, öğle yemeği, kediler, dans ve şarkı sekansları ile geçen günler sürekli birbirini takip ederken kamera, anne kızın doğal mimiklerine ve tavırlarına yöneliyor. Little Edith’in film ekibi için giyinip kuşandığı ve dans ettiği belli bile olsa, bu ritüeller onların gündelik hayatlarının bir parçası haline geliyor. Film ilerledikçe kamera tekrar eden olaylardan çok küçük detaylara odaklanmaya başlıyor. Little Edith evden ilk ayrılmak istediğini söylerken geniş açıda Big Edith’i de kadraja almaya çalışan kamera, ilerleyen dakikalarda Little Edith’e iyice yaklaşarak onun fısıltılarını bile kayıt ediyor. Odağın bozulmasına aldırmadan karakterlere yaklaşan yönetmenler sayesinde seyirci de karakterler ile daha da yakınlaşıyor.

Maysles kardeşler ise bu denklemde aile birlikte evde yaşayan, olaylara karışmadan akışına bırakan karakterler olarak kameranın arkasındaki yerlerini almışlar. Anne kız şarkı söylerken, yemek yerken ya da kavga ederken her zaman sessizce onları gözlemliyorlar. Filmin en ilgi çeken tarafı olan Beale’ların kamera ile olan ilişkisi, onların Maysles kardeşler ile olan ilişkilerini yansıtıyor. Karakterler kameraya değil onun arkasındaki arkadaşlarına bakıp, onlarla konuşuyorlar aslında. Little Edith çoğu zaman kameranın varlığını bile unutup çekim ekibi ile dertleşmeye başlıyor. Kamera ve çekim ekibi Beale’ların günlük hayatlarında o denli normal bir hale geliyorlar ki en şiddetli kavgalar sırasında kamera kendi varlığını ancak aynadaki yansımasını çekerek kanıtlayabiliyor.

Uzun sekanslar boyunca kameranın sadece bir gölgeye odaklandığı ya da ağaçların arasında gezindiği görüntüler Grey Gardens içinde oldukça sık yer alıyor. Olayları takip etmek ya da bir problemin altını kazımak yerine kamera günlük hayatı olabildiğince sıradan bir şekilde kayıt etmeye çalışmış. Filmin bütün kurgusu da günlük hayatın tekrarlarını seyirciye göstermek üzerine kurulu. Tabloların arkasından çıkan kediler, tavan arasındaki rakunlar ve Little Edith’in küçük şovlarının hepsi birlikte Beale’ların trajikomik dünyasını oluşturuyorlar. Anne kızın dış dünyadan tamamen bağımsız kurdukları bu dünyada başrol tabii ki onların. Özellikle Little Edith’in hayallerinin bir bakıma gerçekleşmesi demek olan bu film bir çöp ev hikayesi olarak çekilebilecekken, kendi geçmişleri ile şimdileri arasında gidip gelen iki çok eğlenceli kadının hikayesine dönüşmüş. Bu Maysles kardeşlerin seçimi olduğu kadar karakterlerin de seçimi. Yirmi beş yıl boyunca, hiç sevmediği Hamptons’da annesine bakan Little Edith eğer yönetmenlere güvenmeseydi onlara bu kadar açılamazdı. Aynı şekilde neredeyse çıplak şekilde kamera karşısına çıkmaktan gocunmayan Big Edith otoriter bir tavırla kızına şan dersi vermeye çalışırken kameraya karşı bu denli kayıtsız olamayacaktı. Maysles kardeşler aile ile aralarında güçlü bir güven duygusu kurarak kamerayı hem onlar hem de bizim için görünmez kılıyorlar. Böylece Beale’lara da kendi hikâyelerini anlatmalarına izin vererek onlar için akan film şeridini doldurmalarını sağlıyorlar. Film boyunca hiçbir yerde özellikle hazırlanmış bir set ya da klasik soru-cevap sekansı görmüyoruz. Kamera Grey Gardens’a girildiği an çekim yapmaya başlıyor ve günlük hayat sürdükçe kayıt da devam ediyor. Karakterler çekimin başlaması için hazırlanmak yerine kendilerini sürekli çekim halinde bulunan bir kameranın karşısında buluyorlar. Kadınların tüm doğallığını ve filmin gerçekçiliğini veren de bu ayrıntı.

Tasarlanmış bir final yapmadan biten film, Beale’ları Grey Gardens’daki hayatlarında bırakıyor. Açık uçla biterken karakterlerin bu film çekilirken gerçekten var oldukları, film bittikten sonra da yaşamaya devam edeceklerini vurguluyor. Grey Gardens’a hem gözlemci hem de bir arkadaş olarak misafir olan Maysles kardeşlerin anne kızın hayatlarından aldıkları görüntüler, Beale’ların farklı görüş açılarından hayatı görmemizi sağlıyor.

 

 

 

Çisel Bozar

Çisel Bozar

1993 doğumlu ve Kadıköylü. Kimya ile geçen lisans hayatını diplomayı aldığı an terk etti. Şu an Kadir Has Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon yüksek lisans yapıyor. Yazar ve çeker. Angelopoulos'u çok sever.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Sinemada Bir Karikatür: On Filmde Federico Fellini

Sonraki yazı

Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’nin Kazananları Belli Oldu!