Röportaj

Ercan Kesal ile Söyleşi

Ercan Kesal, sinemamızın son dönemlerine damgasını vuran isimlerin başında geliyor. Kendisini ilk kez Uzak (2002) filminde kısacık bir rolle gördük. Ardından Üç Maymun (2008) ve Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) filmlerinin senaryolarına imzasını atıp yan rollerdeki çizdiği gerçekçi karakterlerle dikkatleri üzerine çekti. Sonrasında ise Küf (2012), Yozgat Blues (2013), Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013), Hükümet Kadın 1- 2 (2012-3), Ben de Özledim (2013) ve Ben O Değilim (2013) filmlerinde sergilediği birbirinden başarılı performanslarıyla Kesal, birçok ödül ve takdir topladı. Senaryocu kimliğinin yanı sıra çok iyi bir oyuncu olduğunu da kanıtladı. Edebiyattan beslendiğini her fırsatta dile getiren Kesal’ın geçtiğimiz yıl yayınlanan Peri Gazozu (2013) adlı bir de öykü kitabı var. Öte yandan enerjisi hiç tükenmeksizin köşe yazıları yazmakta ve hekimlik görevini sürdürmekte. Fil’m Hafızası ekibi olarak Ercan Kesal’ı ziyaret edip kendisiyle ilk kez yönetmen koltuğuna oturacağı ‘Aday’ filmi hakkında, çok yakında raflardaki yerini bulacak olan yeni kitapları hakkında, sinema ve edebiyat hakkında çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

1

Çok aktif birisiniz ve ürettiklerinizin hepsi de çok değerli. Böyle enerjik olmanın sırrı nedir?

Asıl maharet iyi planlama yapmak ve zamanı iyi değerlendirmek. Üstelik ben öyle birbiriyle alakasız işler de yapmıyorum. Mekansal ve zamansal olarak çok ayrı yerlerde olmuyorum. Köşe yazılarımı yazmak için hazırlanırken birçok kitap okumak durumundayım mesela. Okurken de kenara küçük küçük senaryo notları alıyorum. Aynı durum oyunculuk için de geçerli. Bir karakteri tasarlarken bir sonraki filmin kahramanının yan okumalarını da yapmış oluyorum. Sette bulunduğumda, yaşadığım oyunculuk ya da senaristlik serüvenim bana yazacağım öykünün ipuçlarını da vermeye başlıyor. Diğer yandan ben bir doktorum. Mesleğim gereği birçok hikâye gelip bana yapışıyor zaten. Bu hikâyelerin hepsi yazdığım metinlere ışık tutuyor. Özetle, ben biraz zamanı iyi kullanıyorum ve daha çok da birbiriyle ilintili uğraşların içerisindeyim diyebilirim. Bütün bunları birbirine teğelleyen şey ise edebiyattan besleniyor oluşum.

 

“Edebiyattan besleniyorum.” dediniz. Anılarınızdan yola çıkarak yazdığınız Peri Gazozu adlı bir öykü kitabınız var. Bir dönem şiir de yazmıştınız. Yakın zamanda şiir, roman veya başka bir edebi türde kaleme alacağınız projeleriniz var mı?

Beni besleyen şey; okumalar. İlkokul, ortaokul ve lise yıllarım sürekli okumakla geçti. Üniversitede ise daha çok tıp kitaplarıyla hemhâl oldum. Ama okul sonrası bu yoğun ve farklı okumalarım devam etti. Geriye dönüp hatırladığınız şeyler, aynı zamanda hafızanın seçtiği, değiştirdiği, bozduğu şeylerdir. Hatırlamak biraz da unutmaktır bu yüzden. Bunun yanı sıra, yazarken illa ki kurgusal bir yapı kendiliğinden oluşuyor. Ama görsel hafızamın güçlü olduğuna ben de katılıyorum. Yani bazı detayların hafızamda bu kadar güçlü yer etmesi daha sonra metni yazarken çok işime yarıyor.

Peri Gazozu’nda ısrarla yapabileceğim halde yapmadığım, uzak durduğum bir şey söz konusu; edebiyat yapmaktan özellikle imtina ettim. “Edebiyat yapmak”tan kastım, kelimelere takla attırmak, anlatımı süslemek, tumturaklı bir eda ile yazmak, imgelerin peşinden koşmak, tuhaf tasvirlerde bulunmak… Bütün bunlardan özellikle kaçınmaya çalıştım. Galiba burada senarist tarafım öne çıktı ve bir film seyreder gibi, yazının okuyucuyla buluşmasını düşündüm. Yani, aradan çekilmek ve gördüğümü okuyucunun da görmesini sağlamak istedim. “Okuyucu kitaptaki öyküleri okumasın, seyretsin!” dedim…

Yazma eylemim devam ediyor. Hiç bitmeyecek bir eylem o. Çünkü senarist olarak da yazmak zorundayım zaten. Yakın zamanda birkaç kitabım birden çıkacak. Ve bu böyle devam edip gidecek umarım. Ama roman biraz gözümü korkutuyor desem yalan olmaz. Daha çok “novella” denilen, uzun hikâyeye kendimi yakın görüyorum. Adına kısa roman da diyebilirsiniz bunun belki. Fakat ben, Peri Gazozu sonrasında bir uzun hikâyeyle devam etmek niyetindeyim.

 

Hem öykü yazıyorsunuz, hem de senaryo. Bu anlamda kafanızda bir fikir oluştuğu zaman bunun bir öyküye mi yoksa bir filme mi evrilmesi gerektiğine nasıl karar veriyorsunuz?

Çok güçlü bir fikir ya da ilginç bir konu yakaladığını düşünürsen onu film için senaryolaştırmak üzere kenara alıyorsun. Bunun dışında Peri Gazozu’ndaki ve gazetedeki öykülerim genellikle bir metaforun etrafına kümelenmiş kısa öyküler. Benim ilk gençlik, hekimlik ve sonraki yıllarıma dair göndermelerde bulunan, oradaki olaylarla buluşan ve biraz daha özet, beş altı sayfalık bir hacme sahip öyküler… Senaryonun kendine ait bir matematiği, olmazsa olmazları vardır. Aynı zamanda bütün filme ruhunu veren, oldukça güçlü, öncesinde kimsenin fark etmediği detayları öne çıkartan bir yapıda olması da lazım. “Bu ancak bir filme yakışır.” veya “Bundan bir film çıkar.” demelisin. Şimdi baktığımda Peri Gazozu’nun içerisindeki birçok hikâyeden de film çalışması çıkartılabilir. Ancak detaylı ve ince bir yerinden yakalanabilirse tabii. Ben öyküsel bir sinemadan çok daha farklı bir sinemaya inanıyorum. Öyküden çok duygunun önde olduğu bir sinemanın peşindeyim. Bir örnek vereyim: Bir Zamanlar Anadolu’da’ nın öyküsü neydi mesela? Öyle çok karmaşık, entrika dolu bir öyküsü yok. “Bir gece, sabaha kadar bir grup adam ceset arar.” İşte bu cümle Bir Zamanlar Anadolu’da’yı film yapan cümle. Ama onu bir öykü yapmaz. Bürokratların sabaha kadar kendileriyle boğuşarak, hesaplaşarak, cinayet derdinde olmadan bir ceset peşinde koşmaları bir sinema fikridir. Ancak edebi anlamda bir öykü değildir. Öykünün kendine ait entrikaları, giriş çıkışları vardır, malum. İkisini birbirinden ayırt ettiğim nokta tam da bu.

 

Ercan Kesal’ı ilk kez yönetmen olarak göreceğimiz ‘Aday’ isimli projenizden bahsedelim biraz da.

‘Aday’, araya benim oyunculuk yaptığım filmler girdiğinden sürekli ertelendi. 2014 senesinin sonlarına doğru çekmeyi düşündüğüm bir proje. İçeriğinden şimdilik bahsetmeyeyim. Şu an son çalışmalarını, rötuşlarını yapıyorum. Sinema bir yönetmenlik sanatıdır. Yani oyuncu olursunuz, senarist olursunuz ama sinema yapmak demek aslında yönetmenlik yapmak demektir. Benim de olmak istediğim, bulunmak istediğim yer sonuçta, kameranın arkası.

2

Gerek senaryolarınızda yarattığınız, gerekse diğer yönetmenlerin filmlerinde oynadığınız karakterlere baktığımızda bu karakterlerin jön, tip, mutlak iyi veya mutlak kötü olmadığını görüyoruz. Trajik, acısı olan ya da kaybeden karakterleri canlandırdınız hep. Bununla ilgili nasıl bir değerlendirme yapmak istersiniz?

Ben 54 yaşındayım ve 48 yaşında sinemaya girdim. Yani benden klasik anlamda bir jön zaten olmaz. İkincisi; ben sinemaya oyuncu değil senarist olarak girdim. Benim güçlü yanım, bildiğim taraf “edebiyat.” Bu yüzden de kahramanların karakterlerine daha vâkıf olabiliyorum. Aldığım eğitim, tıp ve klinik psikoloji eğitimi. Daha sonra gördüğüm antropoloji eğitimi de bana hikâyedeki kahramanları derinleştirme, onların hesaplaşmalarını anlama ve içselleştirme şansı verdi. Benim

oyunculuğumu ortaya çıkaran da bu oldu. Çünkü ben oyunculuk eğitimi almadım. Klasik anlamda, “oyunculuk” nedir bilmiyorum. Ben hikâyelerden, yaşadıklarımdan ve gözlemlerimden yola çıkarak el yordamıyla bulduğum bir oyunculuğu icra ediyorum. Yaşayan, hayatın içinden, sahici bir kahramanın peşine düşüyorum hep. Sette oynarken gerçekten de kameranın farkında değilim, onu unutarak oynuyorum. O kahramanı yazmışsam zaten daha sorunsuz, başkasının yazdığı bir karakterse de ona hızla vâkıf olarak canlandırıyorum. O kahraman “oluyorum” ben. Ancak o zaman dediğin gibi bir jön ya da tip olmayan, sahici, ‘evet böyle birisi var’ duygusu veren kahramanlar çıkıyor ortaya. Birisi şöyle bir şey yazmıştı: “Ya film bitip sokağa çıktıktan sonra, köşeyi dönünce Yozgat Blues’daki Yavuz’la karşılaşacakmışım gibi geldi bana.” Bu gerçekten hoşuma gitti. Doğru bir yerden yürüdüğümüzü gösteriyor. İddia etmiyorum ama oyunculuğun böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Benim meşrebim bu.

 

Bu kişisel bir düşünce elbette; sizin senarist ve oyuncu oluşunuz İhsan Yüce’yi çağrıştırıyor bende. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Şimdi sen söyleyince düşünmeye başladım. İhsan Yüce üzerine çok konuşulmayan birisi, ne yazık. Onu tanıyan, onunla çok yakın olan birkaç kişiyi biliyorum. Müthiş bir kalemi varmış, çok da mütevazıymış. Hiç öne çıkmaya çalışmamış birisi. Bence sinemayla çok doğru bir ilişki kurmuş. Hem eğlendiren, aynı zamanda da eleştiren birisi. Dediğin doğru, katılıyorum buna. Teşekkür ederim.

 

Eşiniz Nazan Kesal’la birlikte yer alacağınız bir proje olacak mı?

Kayıp Şehir dizisinde bir sahnede onun kocası rolünde oynamıştım, bir bölümlük bir roldü. İlk ve son, başka da olmadı… Eşimi düşünerek bir şey yazmıyorum. Herhangi bir ismi, bir oyuncuyu hedefleyerek senaryo yazmam. Ancak yazdığım bir şeyde Nazan’a denk gelecek bir rol olursa hemen isterim. Çünkü Nazan çok iyi bir oyuncu. Kamera önü oyunculuğunu da çok önceden keşfetmiş birisi. Sinemada Uzak’la başlayan minimal oyunculuğunu devam ettirdi. En son Atıl İnaç’ın Daire (2014) isimli filminde rol aldı. Çok fazla üzerine konuşulmadı belki ama Daire çok iyi bir film. Özellikle Nazan’ın oyunculuğunu diğer filmlerinin de fevkinde buldum. Tiyatro yönetmeniyken işsiz kalıp gasilhanede gassal (ölü yıkayıcı) olan bir kadını canlandırıyor… Nazan’la çalışırım tabii, umarım öyle bir senaryo denk gelir.

 

Uzak’taki küçük rolünüzü saymazsak, Üç Maymun ve Bir Zamanlar Anadolu’da filmlerinde Nuri Bilge Ceylan’la birlikte çalıştınız. Yönetmenin son filmi Kış Uykusu (2014)’nda ise yer almadınız. Ceylan’la yine bir araya gelip gerçekleştireceğiniz bir proje var mı?

Hayır, yok. Yakın zamanda sadece ‘Aday’ isimli projemin peşinden koşacağım. Daha sonrasını bilemem.

4

CHP’den bir aday adayı olma deneyiminiz var. ‘Aday’ projeniz de bununla ilgili değil mi?

Evet. ‘Aday’ olmak isteyen birisini anlatacağım. Bu çok tuhaf bir şey. Adaylık bir seçim çalışmasıdır. Aday olduğunuzda kendinizi sokaktaki insana beğendirmek, tercih ettirmek zorundasınız. Aday adaylığı ise bambaşkadır. Ben asıl trajedinin orada olduğunu biliyorum. Benim yazdığım senaryo da bu konu hakkında. Çünkü aday adayıysanız kendinizi partiye, partinin içindeki oligarşiye, hiyerarşiye beğendirmek zorundasınız. Sokakla hiçbir ilgisi yok, inanılmaz bir şey gerçekten de. Siyasetin başka bir tarafı bu. Önümüzde seçimler var, biliyorsunuz. Yakın zamanda adayların açıklanışını ibretle ve gülerek izledim. Aday adaylarının hâlini, çabalarını, çaresizliklerini çok iyi biliyorum çünkü.

 

Siyasete uzak bir insan değilsiniz. Peki, bundan sonraki projelerinizde politik bir sinema söz konusu olacak mı?

Hayır. Hiç öyle bir derdim yok. İnsanın filmini yapmak isterim ben. Zaten politika orada kendiliğinden açığa çıkar. Sinemaya atfedilen kimi misyonlara çok uzağım. Sinemanın öğretme misyonu yoktur. Öğretmek, psikologların, din adamlarının, politikacıların, öğretmenlerin işidir. Sinema, insanın duygularını harekete geçiren bir şeydir. Filmler dünyayı değiştirmez, filmleri seyreden insanlar dünyayı değiştirir. O yüzden siz seyircinin duygularını harekete geçireceksiniz ki, o gidip değişimi başlatabilsin. Bu da bir şeyleri dikte ederek, anlatarak yapılmaz. İyi sinema da bu çizgi üzerinde yürür zaten. Ingmar Bergman “Kapıyı açıp içeri girmelisiniz. Andrei Tarkovsky bu kapıdan bir kuş gibi süzülüp geçti. Bense ömrüm boyunca kapıları yumrukladım ama sadece birkaç defa girebildim içeriye.” der mesela. Hâlbuki onun da çok defa geçtiğini biliyoruz. Mütevazı olduğu için böyle söylüyor.  İşte, kapıyı yumruklayan değil, kapıdan içeriye süzülüp giren bir sinema olması lazım… Tarkovsky’nin politik olduğu asla söylenemez. Ki bence o bir sinema filozofudur. Benim hayata ve sanata bakışımı değiştiren birisidir. Tarkovsky’le birlikte hayata başka bir gözle bakmaya başladım ben. Bu nasıl oldu peki? Nasıl benim bakışımı, zaviyemi değiştirdi bu yönetmen? Çünkü o, filmleriyle benim duygularımı değiştirdi. Sonrasında ben kendimi değiştirdim. Zaten dünyayı da değiştireceksem, buradan, yani kendimden başlamam gerekir diye düşünüyorum.

 

Günümüzdeki birçok önemli ve başarılı yönetmenle çalıştınız. Aynı zamanda Metin Erksan’la da yakın bir dostluğunuz vardı. Yeşilçam’dan hangi yönetmenle çalışmak isterdiniz?

Metin Abi’yle 15 yıllık bir dostluğumuz oldu. Yani 1992’de, İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda tanıştım. Rahmetli oluncaya kadar da yanındaydım. Ölmeden birkaç gün önce de benim hastanemdeydi. Benim nikâh şahidimdir Metin Erksan. Babam sayılır. Ama biz onunla sinemayı çok az konuştuk. Daha çok siyaseti, hayatı, Türkiye’yi, İstanbul’u, Anadolu’yu, edebiyatı konuştuk. Sinemaya biraz küskün gitti. Soruna cevap verecek olursam; Ömer Lütfi Akad’la çalışmak isterdim. Onun projesinde yer almak, kamerasının arkasında da durabilmek isterdim. Lütfi Bey bir sinema geleneğinden gelmiyor. Esas mesleği muhasebecilik. Zaten ilk deneyimini, film yarıda kalmasın diye iştirak ederek yaşıyor. Batmak üzere film, yapımcı da diyor

ki; “Aman Lütfi, gel sen bitir.” Metin Abi’nin girişi de buna çok benzer. Sanat tarihi mezunu birisi aslında. Sinema eleştirileri yazarmış gerçi ama sinemayla pratik anlamda bir yakınlığı yokmuş. Esas onun abisi sinemacıdır; Çetin Karamanbey. Diyeceksiniz ki soyadları niye farklı? O zamanlar ailenin bir kısmı başka, bir kısmı başka soyadı alabiliyormuş. Kimse pek bilmez ama Metin Erksan’ın abisi Çetin Karamanbey sinemamızın iyi yönetmenlerinden birisidir… Bu insanlar 1960’larda el yordamıyla filmler yapıyorlar ama inanılmaz bir edebiyat tutkusuna sahipler. Siyaseti çok seviyorlar ama sinemayı siyasi bir misyon olarak düşünmemişler hiç. Sinemamızın köşe taşlarıdır bu insanlar. Lütfi Bey’in bir özelliği de Yılmaz Güney’i sinemamıza kazandıran kişi olmasıdır. Yani, Yılmaz Güney’i alıp Hudutların Kanunu (1966)’yla Yılmaz Güney yapan adamdır. Bu filmden önce Güney, vurdulu kırdılı filmler çeken, sadece Adana ve Antep’te seyredilen birisiydi. Hudutların Kanunu’ndan sonra ‘Çirkin Kral’ oldu. Dolayısyla Lütfi Akad’la Yılmaz Güney’in ilişkisi çok önemlidir. Lütfi Bey’in Işıkla Karanlık Arasında (2004) adında bir kitabı vardır, İş Bankası Yayınları’ndan çıkmış. Mutlaka okunmalı. Ben o kitabı okuduktan sonra çok hayıflandım. Lütfi Bey yaşarken ben de İstanbul’daydım. Keşke tanışabilseydim kendisiyle. Son dönemlerinde evinden çıkmıyordu gerçi. Belki sinemaya dair bir şey yapmayabilirdik ama kendisiyle sohbet etmeyi çok isterdim. Onun sinemasında yer almak, sinemasının bir parçası olmak isterdim. Lütfi Bey’in sinemamızda çok önemli bir köşe taşı olduğunu düşünüyorum.

 

Sizin çok sevdiğiniz fakat dikkatlerden kaçan, sözü edilmeyen ve kesinlikle göz önünde olması gerektiğini düşündüğünüz filmler hangileri?

Film değil de yönetmen adı verebilirim. Tayfun Pirselimoğlu’nun sinemasının daha çok konuşulmasını isterim.Yani, gerçek manada bağımsız sinema yapan, bu alanda özgün ve önde gelen bir isimdir bana göre. Edebiyatçı kimliğiyle de çok önemli biridir…Tayfun’un filmleri yeniden ve daha dikkatlice değerlendirilmelidir. Yine Lütfi Bey’in birçok filmi var gerçi ama özellikle bazı filmlerinin bizim için yol gösterici olduğunu düşünüyorum. Gelin (1973), Düğün (1974) ve Diyet (1975) üçlemesi bilhassa çok önemli. İç göçü, Anadolu’yu, bu toprakları, bizim ruhumuzu çok iyi yansıtan ve sanki “Evet, kendi sinemamıza buradan devam edebiliriz!” dedirten filmler. Son dönem İran Sineması’na bakın. Kendi hayatlarını, kültürlerini, açmazlarını o kadar iyi yansıtıyorlar ki sinemalarında. Bir yandan da çok evrensel bir dilleri var. Filme baktığında sadece İran’a ait bir mesele olmadığını hemen anlayabiliyorsun. Lütfi Bey’de de var bu özellik… Yine bir başka isim verecek olursam ben Krzysztof Kieslowski hayranıyım. O daha çok konuşulsa, onun filmlerini, özellikle Dekaloglar’ını seyretsek, konuşsak keşke. Kieslowski’nin sinemayla kurduğu ilişki, sinema dünyasındaki yeri, sinemanın onun hayatındaki yeri bana çok öğretici geliyor. Ama hep kenarda duran bir insan, bu yönüyle Lütfi Bey’e de çok benziyor. Sinemayı, kendilerini taçlandıracakları bir şey olarak düşünmemişler. Buna hiç ihtiyaç duymamışlar.  Bu da bana çok doğru ve insani geliyor.

İnsani demişken; Sait Faik Abasıyanık, hikâyeciliğimizin en zirve noktalarından birisi. Öte yandan Yeşilçam’a baktığımızda iyimserliği, sıcaklığı ile göreceli de olsa bir Sait Faik tadını alabiliyoruz. Siz de duyguyu, insanı anlatmak istediğinizi belirttiniz az önce. İster istemez bende serbest bir çağrışım oluştu. Sanki bu ilerleyişin günümüzdeki noktalarından birisi de sizin sinemanızda yer alıyor.

Hikâyede de kendimi öyle bir yerde hissediyorum. Dediğin çok doğru. Sait Faik’in Hişt! diye bir hikâyesi vardır. Ne anlatır o hikâye? Her Burgazada’ya gidişimde eşime anlatırım o hikâyeyi. Kalpazan Kaya’ya giden yolu, yorulsam da, sıcak da olsa mutlaka yürürüm ve mutlaka Hişt! gelir aklıma. Sanki ağaçların arasından Sait Faik’in kuşu “Hişt!” diye ötecekmiş gibi. Bütün bir hikâye sadece bunu anlatır; bir kuşun “Hişt!” diye ötmesini. Sinema da bence burada. Bana devasa bir şey anlatmana gerek yok ki. Zaten sinema 100 küsur yıllık bir sanat. Her yıl 250 bin tane senaryo yazılıyormuş. Daha aklımıza yazılmamış hangi entrika gelebilir ki? Ben sinemada, Sait Faik’in anlattığı o ‘Hişt!’in peşindeyim.

 

En son Tayfun Pirselimoğlu’nun Ben O Değilim adlı filminde rol aldınız. Nasıl bir deneyim oldu sizin için?

Benim Tayfun’a olan inancımı ve hayranlığımı açığa çıkartan bir film Ben O Değilim. Çok iyi bir deneyim oldu benim için. Enteresandı da aynı zamanda. Çünkü iki ayrı karakteri canlandırdım filmde. Nihat ve Necip diye birbirine çok benzeyen iki adamı oynadım. Birisi hastanede temizlik elemanı, öbürüyse katil. Bir adamın güçlü bir kişiliği elde edebilmek için işlemediği suça razı olmasını anlatan bir hikâye. İtalyanlar çok sevdiler, en iyi senaryo ödülünü verdiler Roma Film Fesitvali’nde. Kadın oyuncumuz Maryam Zaree idi, İran asıllı Almanya’da yaşayan bir oyuncu. Çok iyi bir performans sergiledi. Görüntü yönetmenimiz Andreas Sinanos’tu; Theo Angelopoulos’un görüntü yönetmeniydi, biliyorsunuz. Andreas dün akşama kadar buradaydı, birlikteydik, bu sabah Atina’ya gitti. Andreas büyük bir ihtimalle haziranda Özcan Alper’in yeni projesinde görüntü yönetmeni olacak. Bu da benden duyduğunuz bir haber olsun. Gerçekten çok iyi bir görüntü yönetmeni.

 

Andreas Sinanos’la çalışmayı düşünüyor musunuz?

Herkesin kendine has bir üslubu vardır. Yönetmenin de, kameramanın da… Her film Andreas’la çekilir mi? Bilemiyorum. Filmin üslubu, hareketi, ruhu da seçeceğin görüntü yönetmenini baştan belirliyor. Tanıdığım ve çalıştığım en iyi görüntü yönetmenlerinden biridir Andreas, onunla mutlaka çalışacağım, ancak ‘Aday’da değil galiba.

 

Senarist ve yönetmen işbirlikleri olduğu gibi, daha bireysel filmlere, yani senaristi ve yönetmeni aynı kişi olan filmlere de rastlıyoruz. Böyle bireysel hareket etmenin ne tür etkileri oluyor sinemamıza?

Bir süre sonra tıkanabileceklerini düşünüyorum. İş birliğini öneriyorum. Kendi içinde olduğum filmlerde, Üç Maymun olsun, Bir Zamanlar Anadolu’da olsun bizzat yönetmenin içinde olduğu senaryo çalışmalarının çok verimli olduğunu biliyorum. Ben işi daha da öteye taşıyıp edebiyatımızın da sinemanın içinde olmasını, omuz vermesini, katkı sağlamasını istiyorum. Tıpkı 1960’larda Merin Erksan’ın, Ömer Lütfi Akad’ın yaptığı gibi bugün de aynı şeyin gerçekleşmesini diliyorum. Çünkü doğrusunun bu olduğunu düşünüyorum. Bunu daha önce birkaç yerde belirttim zaten. Yani Nobel Ödülü kazanmış bir yazarın yaşadığı bir ülkede yaşıyoruz. Peki neden bu yazarın ismini bir film afişinde göremiyoruz? Niye yok? Sizce de tuhaf değil mi? Ama 1960’lara, 70’lere baktığınızda; Orhan Kemal var, Yaşar Kemal, Onat Kutlar’ı zaten sinemacı sayıyorum ben, Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Peyami Safa, Necati Cumalı, Fakir Baykurt… Bu isimlerin hepsi aynı zamanda sinemacı ve senarist.  Bildiğimiz tüm bu edebiyat camiası sinemayla el ele yürümüş. Şu an niye yok? Birbiriyle alakasızmış gibi. Mesela Nuri Bilge Ceylan’la Cemil Kavukçu aralarındaki işbirliğini Uzak’tan sonra da keşke sürdürselerdi. Bence Uzak’a çok büyük katkısı olmuştur Cemil Bey’in… Ayrıca senaryonun, edebiyatçılığın da ötesinde bir ekip çalışması olduğunu düşünenlerdenim. Senaryonun daha verimli olabilmesi için yanınızdakiyle çatışmanız, birisinin sizin fikrinize karşı çıkması çok güzel bir şey. Mesela Yozgat Blues’dan sonra, Mahmut Fazıl Coşkun’la buna benzer bir şey yaşamaktayız. Mahmut da Tarık (Tufan)’la çalıştı. Tarık bir edebiyatçıdır, kitapları var. Demek ki bahsettiğim bu işbirliğinin faydası hemen belli oluyor. Biz şimdi Mahmut’la bir şeyler çalışıyoruz. Çok mutluyum, gayet verimli geçiyor.

3

Yozgat Blues’da peki senaryo ya da karakter için önerileriniz olmuş muydu?

Senaristlerinden birisi değildim. Ama, oyunculuğum için Yavuz karakteriyle ilgili senaryo dışında çok yan okuma yaptım. Kendi önerilerim oldu, Mahmut da doğaçlama yapmama müsaade etti ve ortaya daha iyi şeyler çıktı böylece. Çünkü setin başka bir ilhamı vardır. Önereceğim şeyleri mutlaka usturuplu bir şekilde yönetmene aktarırım. “Paçamı kurtarayım, bana verilen metni okuyayım, işim bitsin de kaybolayım.” diyemem ki. Meseleye bir bütün olarak bakıyorum ben her seferinde. İyi bir film olursa ben de performans olarak gösterebilirim kendimi. Yani, ben iyi oynadım ama film kötüydü demek çok saçma. Ben şanslıyım bu konularda. İyi adamlarla, iyi yönetmenlerle ve iyi senaryolarla buluştum hep.

 

Son sorum; Fil’m Hafızası hakkında ne düşünüyorsunuz?

İşini heyecanla ve inançla yapan insanları çok severim. Mutlaka kalıcı ve etkileyici işler çıkarırlar. Fil’m Hafızası da böyle bir ruha sahip. Heyecanınızı hiç kaybetmezsiniz inşallah…

 

(Söyleşiyi gerçekleştirenler: Soner Yıldırım ve Emrah Öztürk)

Emrah Öztürk

Emrah Öztürk

1986 yılında Lefkoşa’da doğdu. Sinema eğitimini tamamladıktan sonra film ve televizyon alanında çalışmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Despicable Me 2 (2013)

Sonraki yazı

MAMUT ART PROJECT, 3-6 Nisan Tarihleri Arasında KüçükÇiftlik Park’ta