Görünen yüzü ile nefes alır insan, fakat gerideki kimliğiyle yaşar. Bu kimlik bölünür, değişir, paylaşılır, yitirilir, eksilir… Ve sonra çoğalır, kucaklar, kırılır, yeniden doğar.

Bir göz, ömür boyu ne kadar bakışın içinde kendi yansımasını bulmuşsa o kadar farklı renge bürünür. Ve gözle birlikte görüntü, ses, koku, his de aynı rengin tonlarında konuşur. Karşıdaki bakış, gözlerinin önündekini kendi nazarının renginde boyayarak adeta yeniden yaratır. Bu yaratı, “yargı”nın da doğumudur aynı zamanda. Bir adım ilerisinde ön yargı, berisinde ise küçük görme vardır. Dolayısıyla baktığı her şeyi doğru ve güzel görmek isteyen insanın imtihanı, kader nehrinin akıntıları içinde uygun bakış üslubunu bulup adımlarının ölçüsünü tartabilmesindedir. Bu ölçüyü bir defa keşfeden insan, belki on yıllardır baktığı ufacık bir noktanın ne kadar da “mucize” olduğunu işte o an görür.

Bakmak, görmek, gördüğünü yeniden yaratmak, sinema sanatının en temel ilkeleridir. Steve Conrad da bakışın, karşıdaki algının ötesinde çok daha soyut bir alanı görebildiğini, bu alanın da ancak kalp ve his diliyle anlaşılabildiğini kamera merceğine taşımak üzere, hikâyenin romanını beyazperdeye uyarlamak için kalemini kâğıdıyla buluşturur. 2017 yılında tamamlanan senaryonun ardından kamera, dünyanın bilemeyeceğimiz köşelerinde, sayısı belki yüzlerce olan bir öyküye bakmak, onu yeniden yaratmak, bu sırada görüntünün dili olmak ve en sonunda da onu görmek üzere Stephen Chobsky’nin maharetli ellerine dokunur. Sonrasında ortaya hayranlığın, mucizenin, sevginin öyküsü, Wonder çıkar.

Doğmak, yapmadığımız ilk tercihtir. Bunun hemen ardından da seçmediğimiz cinsiyetimiz, ten rengimiz, ebeveynimiz ve biçimimiz gelir. Herkesle aynı özü paylaştığımız insanî ruh, farklı bedenlere pay edilir. Ve tıpkı yaşam özümüzü oluşturan su gibi bulunduğumuz beden kalıbının şekline göre bir hayat inşa ederiz. Ancak bir seçenek daha sunulmuştur insana, o da kalıbının görünüşünü değiştirme kabiliyetine hitap eder. Küçük Auggie de elbette milyonlarca genin içinden anne ve babasının taşıdığı, vücudunu deformasyona uğratan o iki genin bir araya gelmesini tercih etmemişti. Onun ruhunu taşıyan kalıp, “normal” ölçülere sahip yüz hatlarının çok ötesinde biçimlenmişti. Bu nedenle anormal yüzünü, yaşıtlarınınkine benzetebilmek için ebeveyni, Nate ve Isabel çifti, bir anda tüm hayatlarının, hayallerinin, isteklerinin, çabalarının yönünü Auggie’ye çevirdi. Ancak kurguda ayrıntıyla yer edinen her karakterle birlikte yeniden dile getirildiği gibi; her hikâye, iki taraflıydı.

Genç baba Nate’in tarafında sessiz bekleyiş kuruludur. Bebek adımlarıyla ilerler her şey. Öyle kırılgan, hassas bir dokusu vardır ki kucağındaki dünyanın, baba olmakla olamamak arasındaki tereddütle her gün yeniden sarsılır. Nate için geceler uzun yargı mahkemeleridir. Gün içinde söylediği her sözcük, okşadığı her bakış, başını yastığa koyduğu vakit karşısına gelir. Acaba’lar zihninin köşelerinde tıngırdar, öte yandan endişe zilleri çalar… Kaçamadığı bu kalabalık kakofonide Nate, bir de anlayışlı ve destekleyici bir eş kimliğini sırtlanmak zorundadır. Her ne kadar ona biçilen her kimliği üstlenmede tereddütleri olsa da o, sessiz bekleyişini sonuna dek sürdürür. Yıllarca beklediği tohumlar, yeşil başlarını topraktan uzatıncaya, Auggie ile karşılıklı iletişim ve güvene dayalı, tam bir baba oğul ilişkisi kuruncaya ve bir süreliğine diğer tüm kimliklerini bir kenara bırakıp çok sevdiği karısı Isabel’le baş başa kalana kadar… Nate’in koca yürekliliği, çaresiz bir durumda herkese çare olmaya çalışması, diğer ucunda ateş yanan bir hikâyenin sessiz tarafı olarak kalır.

Isabel akademik heyecanları olan, tutkulu, azimli, güçlü bir kadındır. Doktora tezini yazma aşamasındayken Auggie’yi dünyaya getirir. Gerçekleştirdiği bu zorlu doğum, aynı zamanda Isabel’in cümlelerindeki her özenin ölümü olur. Çünkü o, artık Isabel kimliğini bir tarafa kaldırıp Auggie’nin annesi sıfatına bürünmüştür. Artık kalem tutan eli, Auggie’nin tüm bakımına adanmış, geceleri çekildiği uyku, Auggie’nin düşleriyle donanmış, geleceğe ve kariyerine ilişkin tüm hayaller Auggie’nin önceliği altında bir köşeye sinmiştir. Isabel, oğluna kendini o kadar çok adar ki onu normalleştirmeye çalışırken tüm bu talihsiz durumu gözünde büyüterek zihnini ve hayatını kaplayan devasa bir endişe hâline getirir. Bu sırada kendisi kadar unuttuğu başka bir parçası daha vardır, o da Auggie’den önceki çocuğu, kızları Via’dır.

Via hem bir abla, hem kendi kendinin ebeveyni hem de tek bir çocuktur. Dördüncü yaş gününde, çocukluğunu paylaşacağı bir erkek kardeş diler. Ancak gerçek olan dileği, Via’nın hayatındaki tek gündem, gözetilmesi gereken tek durum, korunması ve desteklenmesi gereken tek savunmasız kişi oluverir. Via kaybolur bu tek özneli hayatın içinde. Kardeşine ve ailesine öyle kıymet verir ki kaybolmayı göze alır bir yandan da. Kendi sesinin dostu olmayı öğrenir. Yalnızlığın, sözde özne olduğu cümleler kurar kendisiyle. Ancak henüz lise çağlarına yeni adım atmış genç bir kız olarak, ailesinin ilgisine en muhtaç olduğu anda eli boşluğa gider. İçi kırılır Via’nın, ketum bir maskenin içinde kalır. Yıllar içinde ailesindeki bu duruma alışmışken, onu hiç bırakmayacağını düşündüğü en yakın arkadaşı Charlotte neden ondan adım adım uzaklaşmaya başlamıştır peki?

Yaz kampında tüm gençler, kendilerini en güzel kimlikleriyle tanıtacak fırsat bulur. İlk defa adım atılan bir ortamda gerçekleri gizlemek ve yeni gerçeklikler yaratmak kolaydır. Charlotte da yaşının verdiği kafa karışıklığıyla kendine hâkim olamaz ve ilgi çekmek için en yakın arkadaşının ailesini, yaşadıkları ev, sürdükleri hayatla birlikte kendi ailesi, talihsiz kardeşi Auggie’yi de kendi zavallı kardeşi olarak tanıtır herkese. Charlotte’un planı nitekim işe yaramıştır, herkesin merak ettiği, kampın en ilginç kızı olmayı başarır. Ancak kurguladığı bu sahte hayat, kamp dönüşü Charlotte ile Via’nın arasında gittikçe büyüyen bir boşluk hâline gelir. Hikâyenin bir yanı herkesten gizlenerek susturulmaya çalışıldığından nefes alamaz; her iki arkadaşın kalbinde oluşan çatlaklar konuşur bir tek.

Ve Auggie… Hikâyenin terazisi hep Auigge yönünde ağır basar; onun adı, bütün cümlelerin ilk sözcüğüdür. Ancak bu durum, Auggie’yi hiçbir zaman şımartmaz. O, durumunun gayet farkındadır ve bununla ilgili hayatta karşısında çıkan her zorluğu, yaşından beklenmeyen bir olgunlukla karşılar. Ortaokul çağına geldiğine annesinin evde verdiği eğitim artık yeterli gelmez, o da diğer yaşıtları gibi okula gider. Ancak çevresindeki diğer tüm insanlar, birden fazla kimliğin dizginleri arasında kaybolmuşken Auggie, tüm doğallığı ve gerçekliğiyle herkesin karşısına en şeffaf şekilde çıkar. O, her ne olursa olsun Auggie’den başkası değildir. Bu yüzden dışlanır, ucube muamelesi görür, arkadaşlarının aileleri tarafından bile istenmez. Yine de görünüşünü sayısız ameliyatla değiştirmiş olsa da özünü değiştirmez. Etrafındakiler çabucak kırılırken onun hayalleri hep canlı ve güçlüdür. Sonunda Auggie, bir araya gelen bütün olumsuz genlere rağmen tıpkı yıllar önce anne rahmine tutunduğu gibi hayata tutunur ve insanlara unutamayacakları bir ders verir:

“Auggie görünüşünü değiştiremez ama belki biz görüşümüzü değiştirebiliriz.”

Görünüşlerin, görüşleri aldatması üzerine kurulu bir yüzyılda önyargılar ve küçük görmeler, yargılarımızın neredeyse tamamına hükmeder vaziyete geldi. Yüzeyde kalan yargılarla hareket edip verdiğimiz kararlar, yine yüzeyin ötesine geçemeyen sonuçlarla bizi oyalarken kaçırdığımız onca güzelliği görebilmek için yapmamız gereken, görünüşümüzden ziyade görüşümüze dokunmak. Wonder da tüm bakışları bu nazara çekmek için kurgulanmış bir yapım. Hoşa gitmeyen görüntülerin ardında yatan hikâyeyi öğrenebilmek için kendi değer yargılarımızı şeffaflaştırmakla başlıyoruz işe. Auggie farklı şartlar altında, başka bir ülkede, hayal etmediğimiz bir ailenin çocuğu olsaydı ona karşı tutumumuz değişir miydi? Auggie’yi tanımlarken sıfatlar mı önce çıkıyor, yoksa eylemler, düşünceler, takdir ve anlayış dolu yargılar mı? Wonder gösteriyor ki bunlara verdiğimiz cevap, hayata karşı duruşumuzu e bakış açımızı bir ayna gibi yansıtıyor. Tüm renkler karanlığa gömülüp her şey aynı gölge altında eşitlendiğinde görecek bir şey kalmıyor; yargılar, görsel betimleme olmaksızın resmediliyor. Via görünmez bir renkte var olmaya çalışırken Charlotte, olmayan renkler yaratmanın peşindedir. Ancak yansıtamayacağı renge bürünmeye çalışmak, kendimize yanılgılardan ibaret vitrinler oluşturmak, deforme olmuş bir yüzü taşımaktan farklı mıdır? Auggie’nin hikâyesinin bizi getirmeye çalıştığı bir nokta burasıdır.

Bir diğer nokta da birbirine kenetlenmek için kendi özerk kimliklerinden vazgeçmeyi göze alan insanların, özlerini de yitirmeye mahkûm oluşlarıdır. Isabel ve Nate, bir yandan çocukları için hayattaki her şeyden vazgeçebilecek kadar fedakâr ve mücadeleci birer anne ve babayı canlandırırken diğer yandan görev bilinci ve vicdanlarının sesiyle kendilerine edindikleri bu yeni kimliği, hayatlarının merkezine oturtarak diğer her şeye karşı körleşirler. Bu anlamda sevginin ve adanmışlığın da ölçü terazisinde dengeyi bozan, fazladan atılan adımlar olduğunu gösterir Wonder. Çünkü bizi biz yapan, başkaları için üstlendiğimiz sıfatlar değildir; bu sıfatlar ancak bizi nitelendirmede yardımcı olan, ancak tek başlarına tanımlamak için yeterli olmayan yargılardır. Özgün ve el değmemiş hayallerimizden oluşan mahrem dünyamızsa sesini en çok duymaya ihtiyacımız olan, bize özümüzü armağan eden kendi sesimizdir. Bu sese karşı sağır, aynadaki yansımamıza karşı kör olmak, birey olarak kendi kaderimizden adımızı silmektir. Adanmışlığın sıcacık öyküsü, böylece bireyin de ses bulduğu ve değer kazandığı bir hatırlatma mahiyetinde Nate, Isabel ve Via’nın bireysel kimliklerini yeniden canlandırır.

“İnsanları kazanmak istiyorsanız tek yapmanız gereken onlara bakmaktır.” der Auggie; doğar doğmaz insanın bakışları etrafa saçılsa da gördüğü ilk şey, kendisidir. Bir diğer deyişle insan, bir başka özenin peşinden koşarken kendisini yitirirse en büyük kayıpla yüzleşmiş olur. Isabel’in, yüzündeki kırışıklıkları bir haritaya benzetmesi de bundandır, aynaya bakmayı ve karşısındaki yüzün izlerini tanımayı öğrenmelidir insan. Bir gün bildiği her şeyi unutsa da tüm yaşadıkları, bu çizgilerin vadilerinde gömülüdür. Kader ve kimlik, alından başlayıp çeneye kadar izler bırakarak akan bir öyküdür. Ve görmemiz, ve idrak etmemiz gereken şey, yaşamaya dair tüm güzelliğin bu nehirle oluşan vadilerde çiçek açtığıdır.

Her iz, bir mucizenin hatırasıdır.

 

 

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

avatar
  Subscribe  
Bildir
Önceki yazı

!f İstanbul Başlıyor!

Sonraki yazı

Soundtrack / Pan's Labyrinth (2006)