Özel DosyaSinema Yazıları

Kırmızı Halıya Yolculuk: 91. Akademi Ödülleri

Sinemaseverlerin merakla beklediği Akademi Ödülleri bu yıl 91. kez düzenleniyor. Tüm dünyanın yakından takip ettiği törenin farklı aday kategorilerinde, 2018 yılına damga vuran pek çok yapım yer alıyor. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kucaklayan Shoplifters’tan (2018), Venedik’te En İyi Film Ödülü’nü alan Roma’ya (2018), Luca Guadagnino’nun bir yeniden uyarlama olan Suspiria’sından (2018), Lady Gaga’nın başrolündeki performansıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başardığı A Star Is Born’a, Yorgos Lanthimos’u alışıldık tarzının dışında izleme şansına eriştiğimiz, bir saray draması olan son filmi The Favourite’dan (2018), Spike Lee’nin BlacKkKlansman’ına (2018) kadar birçok film, aday oldukları dallarda Oscar heykelciğini kucaklamak için yarışacak. Bizler de, yazı işleri ekibi olarak bu heyecanlı tören öncesi çok konuşulan favorileri, prömiyerinden bu yana adından sıklıkla söz ettirenleri; kısacası geride bıraktığımız koca bir sinema yılının, 91. Akademi Ödülleri aday listelerine damga vurmuş filmlerinden bazılarını sizler için derledik, keyifli okumalar!

 

Roma (Yön. Alfonso Cuaron, 2018)

Y Tu Mama Tambien (2001), Children of Men (2006), Gravity (2013) filmlerinden tanıdığımız yönetmen Alfonso Cuaron, son filmi Roma (2018) ile yılın en çok konuşulan yapıtlarından birine imzasını attı. İspanyolca ve siyah-beyaz çekilen film, 1970’lerin Meksika’sında geçiyor ve dönemin toplumsal, kültürel, siyasi perspektifine ışık tutuyor.

Pek çok eleştirmen tarafından yönetmenin en kişisel filmi olduğu hususunda anlaşmaya varılan Roma, Cuaron’un filmografisinin de başyapıtı olarak değerlendiriliyor. Kusursuz olarak nitelendirilebilecek özgün ve zengin sinematografisiyle dikkat çeken filmin görüntü yönetmenliğini Emmanuel Lubezki üstlendi. Prömiyerini 75. Venedik Film Festivali’nde gerçekleştiren ve festivalden En İyi Film Ödülü ile dönen Roma için Cuaron: ‘’Her zaman bitirdiğimde rahatlayacağım bir film yapmak istemiştim. Roma’yı bitirdiğimde tatmin olmuş gibi hissediyordum. Çok mutluydum, çünkü bu; gerçekten yapmak istediklerimi yapabildiğim ilk film olmuştu.’’ açıklamasını yapıyor.

Yönetmen, filmin geçtiği 70’li yılların New Mexico’nun en çalkantılı yılları olduğunun altını çiziyor ve çocukluğuna ait pek çok imgeden, hatıradan, yaşanmışlıktan beslenen, yoğun otobiyografik ögeler içeren bir film yaptığını belirtiyor. Film, orta sınıf bir ailenin kendi hâlindeki gündelik yaşantısı üzerinden, başta toplum ve cinsiyet rolleri olmak üzere pek çok konuda incelikli mesajlar veriyor.

Roma, hikâyesi ve görüntü yönetmenliğindeki başarısı kadar, dağıtım haklarının Netflix’e verilmesi noktasında da oldukça gündemde kaldı. Filmin, başlangıçta prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapması bekleniyordu fakat Cannes- Netflix arasında yaşanan anlaşmazlık neticesinde festivalden çekilen Roma, festival dinamikleri, endüstride yaşanan rekabet ve hızla gelişen dijital platform tartışmalarını beraberinde sürüklemiş oldu. Yönetmenin olabilecek en fazla sayıda seyirciye ulaşmasını istediği filmi, tüm dünyada olmasa da; içerisinde Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede, sinemada gösterime girdi. 65 mm çekilmiş olan Roma için Cuaron, ‘’Mutlaka sinemada deneyimlenmesi gereken bir film.’’ diyor. Oscar sezonunun en çok konuşulan ve dikkat çekenleri arasında yerini çoktan almış olan filmin on dalda adaylığı bulunuyor ve film, Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nın en güçlü adayı olarak gösteriliyor.

Elif Düşova

 

Capernaum (Yön. Nadine Labaki, 2018)

Caramel (2007) ve ardından Where Do We Go Now (2011) ile akıllara kazıdığı filmlerinin yenilerini heyecanla bekleten Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki, bu yıl Capernaum (2018) ile karşımızdaydı. Ailesine onu dünyaya getirdikleri için dava açmak isteyen Zain’in hikâyesini anlatan Capernaum, aynı zamanda özenle işlenmiş bir Lübnan – Beyrut panoraması sunuyor. Bir büyüme hikâyesi olarak da ele alınabilecek filmde yoksulluk ve göçmenlerin hayatı gibi tüm dünyayı etkisi altına almış sorunlar mercek altına alınırken, filmin odak noktası hep Zain’de kalıyor. Ailesine olan öfkesi, kız kardeşini çocuk yaşta evlendirmeleriyle doruk noktasına çıkınca Zain evden kaçıyor; onun yolculuğu da film boyunca bizim yolculuğumuz hâline geliyor. On iki yaşındaki Zain Al Rafeea’nın oyunculuk performansı ise kendisine hayran bıraktırıyor. Cannes Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen Capernaum bu kez 91. kez düzenlenecek Oscar’a Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinden aday oluyor. Kategorideki diğer adaylardan; Roma (2018), Cold War (2018) gibi filmler oldukça iddialı olsa da yaratmayı başardığı atmosferle Capernaum’un da heykelciği kapma şansı yüksek gibi gözüküyor.

İlgi Özdikmenli

 

Green Book (Yön. Peter Farrelly, 2018)

Filmin konusu, senaristlerinden biri olan Nick Vallelonga’nın babasının gerçek yaşam öyküsüne dayanıyor. Filmin diğer senaristleri ise aynı zamanda filmin yönetmeni olan Peter Farrelly ile Brian Hayes Currie. Film 1960lar Amerikası’nda Afro-Amerikalı siyahilerin kimlik mücadelesini en yoğun şekilde verdikleri bir dönemde geçiyor. İyi eğitimli, kültürlü ve başarılı bir piyanist olan Dr. Don Shirley ırkçılığın tavan yaptığı Amerika’nın güney eyaletlerine doğru bir turneye çıkacaktır. Dönemin ABD’sinde siyahilerin rahatsız edilmeden gezip, konaklayabilecekleri rotaları çizen The Green Book isimli kitabın rehber edildiği yolculukta Dr. Don Shirley’e bir şoför ve koruma gerekmektedir.

Filmin başında aslında kendinin de bir ırkçı olduğunu gördüğümüz Tony Lip adlı bar fedaisi bir süredir işsiz olması nedeni ile Dr. Don Shirley’nin teklifini kabule eder ve birbirine taban tabana zıt karakterlere sahip bu iki kişi birlikte çetrefilli bir yolculuğa çıkar. Film en başından sonunu kestirebildiğimiz klişe bir hikâyeye sahip olmasına karşın hiç sıkmadan kendini izleten ve ırkçılık gibi ağır bir konuya sahip olmasına karşın yüzümüzdeki tebessümü hiç kaybettirmiyor. İtalyan orta sınıf bir aileye mensup kaba ve iş bitirici Tony Lip ile alt sınıf olması gerekirken paraya, üne ve saygınlığa(!) sahip siyahi Dr. Don Shirley’in önyargılardan dostluğa uzanan yolculuklarının sonunu tahmin etmek hiç de zor değil. Ancak bu yolculuk izleyiciye o kadar iyi bir vakit geçirtiyor ki sürprizlerden uzak senaryo bir an bile akıcılığından ödün vermiyor. Dr. Don Shirley’nin saygınlığını kuşkuya düşüren ise ikiyüzlü Amerikan ruyası. Dr. Don Shirley, kendini hayranlıkla dinleyen yüksek zümre beyazların arasında aslında hiç de onlarla eşit değildir. Shirley, beyazların yemek yediği yerde yiyemeyen, onların girdiği tuvalete giremeyen ancak beyazların hayranlık duyduğu bir siyahidir. Shirley’in gerek siviller gerek resmi yetkililerden ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğü anlarda yanında her zaman Tony Lip vardır ve bu bayağı anlar ikili arasında sıcak bir ilişkinin doğmasına vesile olur.

Captain Fantastic (2016) ile en iyi erkek oyuncu dalında Oscar adaylığı olan Viggo Mortensen ile Moonlight (2016) filmi ile en iyi yardımcı erken oyuncu dalında Oscar’ı kazanan Mahershala Ali’nin başrolünü üstlendiği filmde ayrıca Linda Cardellini, Don Stark, David An, Sebastian Maniscalco gibi isimler yer alıyor.

Ezgi Ulukoca

 

Black Sheep (Yön. Michael Paleodimos, 2018) – Belgesel/ Kısa Film

“Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yarattığı en büyük yıkım, zamanla sizin kendinize, onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır.”

Frantz Fanon

 Damilola Taylor 27 Ekim 2000’de öldürüldüğümde, tıpkı aynı tenin koyu kaderini taşıyan Cornelius gibi on yaşındaydı. Yıllar süren bir eziyetin, mücadelenin, muamelenin yükünü yalnızca on yıl taşıyabilmişti omuzlarında. Ve bu ölümle birlikte Cornelius’un annesinin gözlerine işleyen dehşet, Damilola’nın küçük bedenine ait tüm hatıraları geride bırakıp Walker ailesini Londra’ya, sözüm ona şiddetten ve ölümden çok uzaklara taşımıştı. Ne ki acının tek bir yüzü yoktu; Fanon’un kelimeleriyle Batı’nın ırkçı dimağında yeniden tanımlanan “siyah deri”leri, benliklerini unutmaya mecbur kılan “beyaz maske”ler bekliyordu. Tenlerine doğrudan dokunmuyordu belki bu beyaz maskeler, ancak yüreklerini, zihinlerini, kimliklerini diri diri yüzüyordu belli ki. Cornelius ve ailesinin her bir gözyaşı, dile gelip bunu anlatıyordu.

Yönetmenliğini Michael Paleodimos’un yaptığı Black Sheep, Cornelius Walker’ın yaşadıkları üzerinden siyahi insanların, beyaz dünyada nasıl asimile edildiklerini ve toplumsal baskı ile kimliklerini ne koşullarda terk etmeye mecbur bırakıldıklarını anlatır. Anlatıcılığını bizzat Cornelius’un, samimi bir dille yaptığı belgesel türündeki filmde, kolonileşme sonrası faşizme dönüşen ırkçılık eleştirisi, döneme ait pek çok yazar, teorisyen ve sosyoloğa gönderme yapılarak ifade edilmiştir. Ne var ki kimliğinin rengini sonuna kadar yaşamak ve savunmak yerine Cornelius, “öteki” gibi olmayı, ona benzemeyi, bu yolla kabul görmeyi seçer. Bu bağlamda Toni Morrison’ın The Bluest Eye romanından birer mavi göz kondurulur Cornelius’un siyah çehresine; Fanon’un beyaz maskesi, kaderin kara lekesine çare olabilecekmiş gibi sürülür. Ancak ne gözyaşları diner ne de maskenin altındaki gerçekler balçıkla sıvanabilir. Cornelius, kimliğini beyaza teslim etmeyi göze aldığı an, aslında “bir canavarla arkadaşlık kurduğunu” kabul eder.

Samimi bir üslup ve yalın bir dille anlatılan Black Sheep, adı üzerinde beyaz maskelerin ellerinde oynayan sömürge dünyasına bir o kadar da sert eleştiri getirmiştir. Maskeler çıkarıldığında geriye kalan en acı gerçeklik, ırkçılığın acımasız pençeleri altında henüz çocuk bakışlı gözlerin nasıl mavileştirildiği, kimliklerini yitirdiği ve umutlarını da beraberinde gömdüğüdür.

International Documentary Association’ın En İyi Kısa Film dalında aday gösterilen ve 2018 Sheffiled Doc Fest, Aesthetica Film Festivali, Cork International Film Fest gibi uluslararası yarışmalarda dereceler elde eden filmin, bu yankı ile ırkçılığa karşı küresel mücadelede bir farkındalığa önayak olması dileğiyle…

Rabia Elif Özcan

 

The Ballad of Buster Scruggs (Yön. Joel Coen, Ethan Coen, 2018)

Coen kardeşler, son filmleri The Ballad of Buster Scruggs (2018) ile baştan sona merkez bir konu etrafında dönen film yapısından uzaklaşıyor. Filmlerini altı farklı hikâyenin birbirinden bağımsız bir biçimde işlenmesi üzerine kuran yönetmenler, kameralarını vahşi batıya çeviriyor. Amerikan İç Savaşı’nı takiben otuz yıl kadar etkisini sürdürmüş olan ve Amerikan Sınırı (American Frontier) olarak bilinen kanunsuzluk dönemini merceğine alan yapım; altı farklı hikâyesiyle, azılı bir silahşörden banka soyguncusuna, ihtiyar bir altın madeni arayıcısından ödül avcılarına kadar birçok farklı tipleme yaratıyor. Coen kardeşler, altı hikâyeden dördünü kendileri yaratırken, “All Gold Canyon” isimli bölümü Jack London’un aynı adlı öyküsünden uyarlıyor ve “The Gal Who Got Rattled” bölümü için Steward Edward White’ın aynı adlı öyküsünden esinleniyor.

En İyi Kostüm Tasarımı, Müzik ve Uyarlama Senaryo dallarında Oscar’a aday gösterilen The Ballad of Buster Scruggs, Coen kardeşlerin nevi şahıslarına münhasır, espritüel olduğu kadar ağdalı monolog ve diyalog yazımıyla öne çıkıyor. Yaratılan birçok ‘’tipleme’’ye eşlik eden ve orijinalliklerinin temelini kuran hitabet yetenekleri, filmi vahşi batıyla ilişkilendirilen aksiyon ve suç türünün sınırlayıcılığından kurtarıyor ve The Ballad of Buster Scruggs’ı ‘’gösterilen’’ bir filmden, ‘’anlatılan’’ bir öyküye dönüştürmeyi başarıyor. Filmin gösteren değil anlatan dili, film boyunca hikâye sonları ve başlarında karşımıza çıkan ve seyirciye gösterilmeyen biri tarafından sayfaları çevrilen bir kitapla destekleniyor. Böylelikle Coen kardeşler, her hikâyenin bitişi ve bir diğerinin başlangıcında seyirciyi sayfalar üzerinden izlemeye, bir diğer deyişle gösterileni ‘’okumaya’’ davet ediyor. Coen kardeşlerin filmografilerindeki en uzun film olmasıyla da diğerlerinden ayrılan The Ballad of Buster Scruggs, seyirciye bütüncül bir film izleme deneyiminden ziyade, öykü derlemesi bir kitabı andırırcasına, Amerikan Sınırı’ndan çeşitli tatlar sunuyor. Yaklaşık iki buçuk saatlik uzunluğuyla film, özünde altı farklı filmi bir araya getiriyor ve renkli bir vahşi batı panaroması kuruyor. Coen kardeşler vahşi batı tür sinemasının klişe silahşör ve soyguncu tipine sadık kalarak ürettikleri hikâyelerin yanında, bu klişeden soyut bir aşk öyküsünü, seyyar bir tiyatrocunun  dramasını da vahşi batı olay örgüsüne dahil ediyor. Yönetmenler, bu birbirinden özgün tiplemelerle dolu hikâyeleri izleme ediminden çok; bir uyku öncesi dinleme deneyime dönüştürerek de, western tür sinemasına yeni bir soluk getirmeyi başarıyor.

Koray Soylu

 

Three Identical Strangers (Yön. Tim Wardle, 2018)

Tim Wardle’ın 2018 yılında gerçekleştirdiği, farklı ailelere evlatlık verilmiş üçüzlerin ya da tıpatıp aynı üç yabancının hakkında bir belgesel olan Three Identical Strangers, 91. Akademi Ödülleri’nde En İyi Uzun Metraj Belgesel kategorisinde aday gösteriliyor. Bobby Shafran, Eddy Galland ve David Kellman isimli üç kardeş Wardle’ın belgeselindeki hikâyenin ana karakterleridir. Belgeselin anlatısı 1980 yılında, farklı ailelere verilmiş üçüzlerin, 18 yaşlarına geldiklerinde rastlantıyla bir araya gelmelerini takip eder. Birbirlerinin varlığından hiçbir şekilde haberi olmayan üçüzler aynı zamanda da evlatlık edinildiklerini de bilmiyorlardır. Belgesel, üzerine eğildiği konu sayesinde varoluşun doğasını; yani insanı şekillendirenin çevre mi ya da genler mi olduğunu temelinde sorgulamaktadır. Tim Wardle,  belgesele yön veren görüşünü şöyle ifade eder: “Birçok liberal yaklaşım, çevrenin insan üzerindeki etkisinin çok çok önemli olduğu fikri üzerine kuruludur. Genlerin ve doğuştan gelen özelliklerin insanda asil belirleyici özellik olduğu fikriyle yola çıktığınızda kendinizi politik ve bilimsel olarak karanlık bir yere varmış buluyorsunuz. Yani bir tür genler ve soyaçekim inancının cennetinde, kendinizi “Neden insanlara yardım etmeye çalışıyorsun ki? İşte hepsi biyolojiyle belirlenen şeyler. ” derken bulursunuz.

Şura Aydın

 

The Favorite (Yön. Yorgos Lanthimos, 2018)

Yorgos Lanthimos’un Kraliçe Anne’in sarayında geçen trajikomedisi The Favourite (2018), üç kadın yıldız Olivia Colman, Rachel Weisz ve Emma Stone’un cesur performansları ve şehvet, entrika, aldatmaca dolu olay örgüsüyle öne çıkıyor. 91. Akademi Ödülleri’nde on dalda adaylıkla dikkat çeken The Favourite, 18. yüzyıl İngiltere’sinde kişisel ve politik kıskançlıkların trajikomik öyküsünü anlatan tam bir dönem draması. Stuart Hanedanı’nın son üyesi Kraliçe Anne’in sarayında geçen film, savaşlarla ülke içindeki mücadeleleri eğlenceli ve bazen de endişe verici bir şekilde dengeleyerek sunmayı başarıyor. Aşırı kilolu, gut hastası, depresif ve intihara meyilli ve kendine güvenmeyen bir kraliçe olarak Anne, arkadaşı ve sevgilisi Leydi Sarah Churchill’den akıl alıyor. Churchill’i daha önce Lanthimos’un The Lobster filminde yine Colman’la birlikte rol alan Rachel Weizs canlandırıyor. Korseler, entrika, hırs, sırtından bıçaklama gibi ögelerle bezeli The Favorite, bazı yerlerde Peter Greenaway’in The Draughtsman’s Contract ve Wachowski’lerin Bound‘unun tuhaf bir karışımı gibi duruyor. Yine de tüm tarihi gerçekliğine rağmen film, kesinlikle ağırbaşlı bir kostüm draması değil. Aksine, Lanthimos’un onu tüm dünyada üne kavuşturan Dogtooth filminden bu yana çektiği en acımasız, modernist ve absürdizmi iliklerimize kadar hissettiren bir film.

Filmdeki absürdist unsurlar, Robbie Ryan’ın görüntü yönetmenliğiyle de iyice vurgulanıyor. Ryan’ın beklenmedik şekilde bir açıdan diğerine geçen kameraları, seyirciyi belirli bir zaman ve yer algısından kopararak dış dünyayla bağı olmayan bir saray gerçekliği sunuyor. Bu bağlamda film, En İyi Görüntü Yönetimi’nde Oscar’ı kucaklayacak gibi duruyor.

Yağmur Karagöz

 

 

 

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir