AnalizSinema Yazıları

Korkuyu Beklerken: Bird Box (2018)

“Korkuyu beklemek, korkuyla beklemek gereksizdi.”

Oğuz Atay

İnsan, doğum ânından itibaren en temel içgüdüsüyle güvende olmayı arzular; nitekim en başta annenin kolları, sesi, sıcaklığıdır güvenli liman. Bebek, ancak bu limanı hissedince dünya karmaşasıyla ilk yüzleştiği anda kopardığı çığlıklar diner. Amerikalı psikolog Abraham Maslow da insanın ihtiyaçlar hiyerarşisini oluştururken güveni, barınma ihtiyacı olarak en temel –fiziksel- ihtiyaçlar bölümüne yerleştirmiştir. Ne ki fiziksel olgunlaşmayla birlikte içgüdülerin yerini sağduyu ve süper egoya bağlı zihinsel tercihler alır. Ve bu tercihler kimi zaman temel içgüdülere uygun olmayan, hatta onlarla çatışan niteliktedir; tıpkı güven ihtiyacını yerle bir eden korku ihtiyacı gibi. Peki, tüm canlılardaki en temel eğilim olan “hayatta kalma içgüdüsü”nün tehlike çanlarını harekete geçiren korku neden bu kadar cezbedici gelir kimi zaman? Korkmak, hayatta kalmak için bir ihtiyaç mıdır?

Gerilim sinemasının merkezinde bir korku unsuru yer alır ve kurgu, zirvesine ulaşana dek sarmal bir şekilde bu unsura yaklaşır. Zirve noktasında da korku unsuru açığa çıkar ve mücadele aşaması başlar. Bir kalıp olarak alınabilecek bu yapı, yönetmen koltuğunda Susanne Bier’in yer aldığı Bird Box ile yepyeni bir şekil alıyor. Zira korkuyu beklerken gerçekleşiyor her şey;, fakat korku ne merkezde kendini gösteriyor ne de yoklukta.

Hikâye doğrudan, korkunun zirve noktasına birkaç adım kala başlar; Maloire (Sandra Bullock), yanındaki iki çocuğu –beraberinde de seyirciyi- az sonra yaşanacak sahneler için sıkı sıkıya tembihler. Maloire’in sert ve kat’i tembihleriyle, kendilerini nasıl bir korku unsurunun beklediğini kestirmeye çalışan çocuklar, yaşları dolayısıyla güven ile güvensizlik arasında “acaba” sorusunu yerleştirir sahneye. Dolayısıyla bu açılış sahnesinde bir yandan film boyunca nasıl bir varlıktan korkulacağının ilk işaretleri verilirken, diğer yandan, tembihlere uyulmadığı takdirde nelerin yaşanabileceğine ilişkin paralel “olasılıklar korkusu” inşa edilir. Bu niteliğiyle kurgu, gittikçe gerilen bir yayın tedirginliğini yaşatmaktan çok, gergin bir ipe koyuverir izleyiciyi.

Klasik kurgularda gerilim unsurunun ortaya çıktığı noktada açılış sahnesini sonlandıran film, Maloire’in geçmişine, yani iplerin henüz gergin olmadığı zamana döner. Hayatta bir tek kardeşi Jessica (Sarah Paulson) kalmıştır Maloire’in, bir de karnında henüz doğmamış bebeği beklemektedir. Bebeğin babasıysa bu tabloyu terk etmeyi seçmiştir. Özel hayatına dair verilen bu ilişkiler bağı dışında Maloire, hakkında pek fazla perde aralamamayı seçen, sert mizaçlı bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bir yandan karakterler arasındaki ilişkiler kurulurken, aynı sahnelerde çeşitli medya kanalları, yaklaşan gerilimi duyurmaktadır: Şehrin her yanına yayılan ve nasıl ortaya çıktığı bilinmeyen bir cinnet salgını, insanları kitleler hâlinde hızla intihara sürüklemektedir. Ancak yetkililer, bu salgında ne bir bulaşıcılık unsuru tespit edebilmiş, ne de salgının kaynağına, nasıl seyrettiğine, neden intiharla sonuçlandığına dair bir bulguya ulaşabilmiştir. Başta birkaç intihar vakası olarak görülen salgın, Maloire ve Jessica’nın yaşadığı mahalleye, hatta sokaklarına dek ulaşır ve Jessica’yı da aniden “ele geçirir”. Hastalık, göz teması yoluyla doğrudan zihni etkilemektedir.

Ele geçirilen kişi, önce bir çeşit aydınlanma ânı yaşar; daha önce çıplak gözle göremediği bir âlem, sanki gözlerinin önündeki bir perde ortadan kalkmış gibi ansızın önüne serilir. Bu âlem, geçmiş zamana açılmaktadır; dolayısıyla ölmüş olanlar, beklentiler, bir nevi cennetsi bir hayal dünyası görünür hâle gelir. Gözlerin, bu âlemi bir defa tatmasıyla beraber dünya hayatı ebediyen kaybolmuştur; zira yalnızca ele geçirilenlerin işitebildiği bir çağrı inananları ölüme davet eder ve çağrıya uyulana kadar da kimsenin peşini bırakmaz. Şayet bu durumu bir tür “körlük” olarak nitelendirirsek akıllara doğrudan Portekizli yazar José Saramago’nun Körlük adlı eseri gelecektir. Tıpkı romandaki gibi gözlerin bir anda farklı bir dünyaya adım atması, mevcut dünyaya kaos ve anarşi getirir. Böylelikle kaynağı bilinmeyen bir tehlike ve karşısında hiçbir otoriteyi kabul etmeyen bir salgın, tüm şartların zorlandığı bir çaresizlik bağlamı kurgulamış olur. Bu da en basit gerilim unsurlarının bile daha şiddetli bir etkiyle yansımasını sağlar.

Maloire, kardeşi Jessica’yı bir anda kaybetmesinin şokuyla ne yapacağını bilemezken kaosun ortasında kendisi çağıran bir ses duyar. Bir grup insan, çevredeki evlerden birine sığınıp salgına karşı kendilerini korumaya çalışmaktadır. Salgının, dışarıda dolaşan bir güç tarafından doğrudan gözleri etkilediğini anladıklarında evin tüm perdelerini kapatmaya başlarlar. Dışarı çıkmaları gerektiğinde de bir göz bandı kullanarak bakışlarını gizemli güçten korurlar. Bu insanların arasına katılan Maloire, korkuyu bekleyerek yaşamaktansa hayatını idame edebilmek için korku unsurunu dışarıda bırakacak yöntemler geliştirir. Zira farkındadırlar ki “korkuyu beklemek, korkuyla beklemek gereksizdir.”  Bu sırada aralarına Maloire gibi doğum vakti yaklaşmış olan bir başka hamile kadın daha katılır. Böyle bir kaos ortamında bu doğum nasıl gerçekleşecektir? Çok geçmeden eve, hastalığı taşıyıp taşımadığından tam emin olamadıkları bir adam gelir. Bu adam da şüpheli hareketleri ve bilinmeyen geçmişiyle evin diğer sakinlerini diken üstünde tutar. Peki, evdekileri bir bir intihara sürükleyen ve bizzat cinayet işleyen bu adamdan kurtulmak mümkün olacak mıdır? Dikkat edilirse kurguya dâhil olan her yeni karakterin, farklı bir gerilim unsuru taşıdığı görülür. Yani tehlike yalnız dışarıda kol gezmemekte, aynı zamanda evin odalarına kadar yayılmaktadır. Ölümcül hamlesini ise ne zaman, nereden yapacağı belli değildir. Tehlike dinamiklerini dışarıdan içeriye taşıyan Bier, bu yöntemle “güven” kavramını temelinden sarsar. Artık hem kurguda yer alan karakterler hem de izleyici, tutunabileceği sağlam limandan uzaklaştırılıp bilinmeyen suların ortasına bırakılmıştır. Herkesi göz bandına bağlı bir hayata mecbur bırakarak bilinmezliği sonuna kadar koruyan hikâyenin artık merkeze kurulmuş somut bir korku unsuruna ihtiyacı da kalmaz. Çünkü kurgudaki her bir unsur, her karakter, kendi gerilim öyküsünü eklemektedir. Bird Box’ı türlerinin diğer örneklerinden ayıran da budur: Varlığı şüpheli, ancak etkileri gözlenebilen bir korkuyla yüz yüze iken verilen mücadele, korku unsurunun kendisindense bilinmezliğine karşıdır. Dolayısıyla izleyici de en az karakterler kadar dâhildir bu çaresiz bulmacaya.

DSC04279.CR2

Filmin devamında böylesi bir kaos ortamına rağmen güven limanının nasıl yeniden kurulabildiği anlatılır. Hastalık, yayılmaya ve fısıltısıyla ölüme çağırmaya devam eder, ancak zamanla insanlar da bakışlarını ondan sakınarak yaşamayı öğrenmişlerdir. Yıllar sonra Maloire, büyüttüğü kendi çocuğu ve doğum sürecinde hayatını kaybeden Olympia’nın kızıyla beraber bir çağrı alır. Tehlikeli bir yolculuğun sonunda, hastalığın bulaşmadığı bir alan oluşturmuş insanların yaşadığı yere davet edilmektedirler. Ancak nehirde geçecek olan yolculuk boyunca bir an için dahi gözlerini açmamaları, dışarıya bakmamaları gerekmektedir. Böylelikle filmin açılış sahnesine geri dönülür ve gerilim, bu sahnede bırakıldığı yerden devam eder. Bu noktadan sonra Maloire’in hem çocuklara hem de çağrının doğruluğuna güvenmesi gerekmektedir. Zira ancak bu güven, onları yolculuktan sağ çıkarabilecektir.

Bird Box, doğrudan somut ve çoğunlukla saldırgan bir korku unsuru ile ani gerilimler yaşatmaktansa bilinmeyen –ve zamanla merkezî yerini, paralelindeki başka korku unsurlarına bırakan- adsız bir korku ile gerilimi daima taze tutar. Gerilim sinemasında bu farklı üslup, görmeden de korkulabileceğini, üstelik izleyiciye daha uzun süreli ve kalıcı bir gerilim etkisi yaşatılabileceğini oldukça başarılı bir örnekle göstermektedir. Ve gören gözlerin yaşadığı dehşete karşılık, görmemenin verdiği huzur ile sonlanan film, nihayetinde korkuyla başlayan merkezine insaniyeti alarak akıllarda şu unutulmaz cümleyi bırakır: “Bu, görmemezlik edemeyeceğin bir şey.”

Rabia Elif Özcan
1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Yorum yaz