RöportajSinema Yazıları

Mehmet Akif Büyükatalay ile Söyleşi: İnanç ve Arayış Üzerine Bir Hikaye

“Oray” filmi ile bu yıl Berlinale’de en iyi ilk film ödülünü alarak dikkatleri üzerine çeken genç yönetmen Mehmet Akif Büyükatalay ile Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nde sohbet etme fırsatı bulduk. İlk film heyecanını, sinema yolculuğunu ve Oray’ın hikayesini konuştuk.

Çok kıymetli bir ödül ile ilk kez isminizi duyduk. Oray, Berlinale’de En İyi İlk Film Ödülü’nü alarak başladı yolculuğuna, neler hissediyorsun bu konuda?

Filmin, Berlin’de gösterilmesi bile beni çok sevindirmişti. Ardından ödül törenine davet edildik. “Haydi, hep beraber gidelim! Güzel bir ortam olur, fotoğraf çekiliriz” dedik. Bir anda ödül aldık. Hiç beklemiyorduk gerçekten. Küçük ipuçları almıştık ama inanamıyorduk, yani inanmak istemiyorduk. O yüzden çok güzel bir yolculuk başladı bizim için.

İlk filminizle ödül almak sizde bir baskı uyandırdı mı?

Evet kesinlikle… Hem çok değişik bir heyecan hem de baskı hisseder olduk. Çünkü beklentiler yükselmeye başladı. Eskiden kimsenin ilgisini çekmezdim, kendi başıma filmimi yapardım. Ama şimdi “İkinci proje ne zaman geliyor, nasıl olacak” soruları ile karşılaşıyorum.

Peki, sizin sinema yolculuğunuz nasıl başladı? Film yapmaya nasıl karar verdiniz?

Çocukluğumda çanak antenli bir televizyonumuz vardı sabahtan akşama kadar Yeşilçam filmleri izlerdim. Ayrıca küçük bir kameramız vardı, kardeşlerimle birlikte filmler çekerdik. Ama sinemayla uğraşmak fikri bana hep uzaktı. İşçi sınıfından geliyorum. Sanattan oldukça uzak bir toplumda yetiştim. Bu sebeple sanat okuma isteğim çok absürt karşılandı. Ama bir yandan da anlatılacak hikayelerin göbeğindeydim. Oradan gelen bir anlatma ihtiyacı doğdu diyebilirim. Bir şeyler anlatmak istiyordum ama nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Bir rol modelim de yoktu. Üstelik ben, ailede üniversite okuma fırsatı yakalamış ilk kişiyim. Ardından çıkıp sinema okumak istiyorum demem biraz garip karşılandı. “Üniversite para kazanmak için okunur, bu meslekte nasıl para kazanacaksın” soruları ile karşılaştım. İnsanların kafasında her zaman fakir bir sanatçı profili vardır ama ben yine de bir hikâye anlatmak istedim.

Almanya’daki bağımsız sinema üzerine neler söylemek istersiniz?

Sektör zorlukları ve bağımsız sinemanın gördüğü ilgi Türkiye’deki ile benzer diyebilirim. Ama tabi, sektör üzerinde siyasi bir baskı yok ve kutuplaşma Türkiye’deki gibi fazla değil. Bir de maddi açıdan farklar var. Fonlar ve destekler nispeten daha iyi sanırım. Bu da bir nevi özgürlük aslında. Ne de olsa film maddiyat gerektiriyor. Biz devletten destek alarak Oray’ı çektik. Ama film montaj aşamasına geldiğinde hiç bütçemiz kalmamıştı ve eğer bir işte çalışıyor olsaydım filmin montajı ile post prodüksiyon süreci ile ilgilenemezdim. Bu sebeple devletten bir yıl yardım aldım, zaten başka türlü yapamazdım.

Oray’ın hikâyesi oldukça samimi bir inanç, sorgulama ve arayış hikayesi. Bu hikâyeyi seçmenizin özel bir nedeni var mı?

Kendi yaşadıklarımı, sorguladıklarımı ve deneyimlerimi bir nevi sinema diliyle seyirciye aktarmak istedim. Etrafım böyle hikayelerle doluydu ben de bunu anlatma ihtiyacı duydum. “İnanç ve sorgulama hikayesi” dedin, bu çok hoşuma gitti. Oray, genelde bir İslam filmi olarak okunuyor ama ben bir arayışı ve bir yere ait olma isteğini anlatmak istedim.

Oray, farklı okumalara çok müsait bir film. Peki, sizce nasıl okunmalıdır?

Oray’ın hikâyesi, sorgulanabilir olduğu için modern bir hikâye. Temelde konusu evrensel olup inanç ve aidiyet duygusu üzerine. Ama ben filmi bir azınlık üzerinden anlattığım için o evrensel konuların sinemada okunması biraz daralabilir. Örneğin; gey bir çiftin ilişkisini anlattığınızda çoğu kişi bunun bir ilişki filmi yerine gey filmi olduğunu söyler. İnsanlar söyleşilerde filmi izledikten sonra bana “Almanya’daki Türkler gerçekten böyle mi, niye böyle” diye soruyor ama bu film sadece Almanya’daki Türkler hakkında değil. Tabi ki o çevrede geçiyor, ondan besleniyor, etkisi var ama asıl konu aidiyet hissiyatı ve inanma ihtiyacı. Çünkü herkeste “bir yere ait olma isteği” var ve bu da her camiada aslında aynı. Bir sanat topluluğu ile bir dini cemaatin yapısını ben benzetiyorum. Kalıp aynı içeriği farklı sadece.

Film, radikal bir İslam portresi çizmediği halde karışık mesajlara yol açabiliyor sanırım?

Evet, siyah beyaza girmeyen bir tarzda anlatımı tercih ettiğim için İslam’ı eleştiriyor muyum, reklamını mı yapıyorum tam anlaşılamayabilir. Benim kişiliğim üzerinden filmi okumaya çalışanlar bile oluyor. Bazen fark ediyorum. Beni izliyorlar acaba bira içiyor muyum, Ezan okundu acaba namaza gidecek miyim diye. (gülüyor) Bir de şu var, Almanya’da Müslümanlar azınlık ama Türkiye’de çoğunluk olduğundan ve mevcut iktidarın ideolojisi gibi nedenlerden ötürü farklı okunabiliyor. Bana “filmin mesajı neydi?” diye soruyorlar ama filmin bir mesajı yok. Filmi izlediğiniz zaman bir insan neden bir yere ait olmak ister onu anlıyor musunuz, o duyguyu hissediyor musunuz önemli olan odur.

Yakın çevrenizden veya başka çevrelerden nasıl tepkiler aldınız? Filmin, İslami kesimi yanlış lanse ettiğini söyleyenler oldu mu?

Olmuştur eminim, diyenler vardır. Ama genel olarak Almanya’daki İslami kesim, akrabalarım, bilhassa benim gibi üçüncü nesiller “Biz aynı böyle hissediyoruz çok iyi anlatmışsın” dedi. Pozitif tepkiler aldım. Film uluslararası platformlarda da gösterildi ve filmi izleyen koyu Hristiyanlar, “Ben filmde kendimi gördüm” türünde yorumlar yaptı. Bu durum çok hoşuma gitti. İdeolojik gözlükle izleyip çok rahatsız olanlar da oldu. Kısaca farklı kesimlerden ve aşırı uç kesimlerden filmi seven de oldu nefret eden de oldu. Bu da benim tam  istediğim etkiydi. Gösterimlerden sonra insanlar kendileriyle yüzleşiyorlar, filmi izlerken bir gerginlik hissediyorlar, kafalarında soru işaretleri beliriyor. Sonrasında kolumdan tutup benimle konuşmak istiyorlar.

İlerleyen zamanda anlatmak istediğiniz başka hikayeler var mı?

Kimlik arayışı, Türk-Müslüman, İslam, inanç vb konularda defteri kapattığımı düşünüyorum, ama beni hep takip edeceğini de biliyorum. (Gülüyor) Üzerimde bir Türk-Alman-Müslüman yönetmen etiketi oluştu gibi. O yüzden bu etiketleşmeye karşı olarak sonraki filmlerde pek bu konulardan bahsetmeyi düşünmüyorum. Belki daha sonra, ama yakın zamanda değil. Yoksa üzerime yapışacak.

Bu soru ile sık karşılaşıyor olabilirsiniz ama ben de sormuş olayım, Fatih Akın ile kıyaslanıyor musunuz?

Evet, sanat okuluna başladığımdan beri kıyaslanıyorum. Ama tek ortak noktamız, kıyaslanma sebebimiz de sadece şu; ikimiz de Almanya’da doğup büyümüşüz ve ailemiz Türk kökenli. Eminim benim için bir rol model/ idol olmuştur. Farkında olmasam da mutlaka üzerimde etkisi vardır. Çünkü ben ‘Duvara Karşı’yı izledikten sonra iki gün kendime gelemedim. Fatih Akın, Türk arabesk ruhunu çok güzel yansıtıyor. Bizim için çok önemli bir yönetmen, çok ileride bir nokta ama bir yönden de üzerimde gölgesi var.

Şimdilerde ne üzerine çalışıyorsunuz?

Şimdi bir kısa filmimiz var, İzmir’de çektik adı Berzah. Post prodüksiyon sürecindeyiz. Yakın zamanda Amerika’ya gittim. HBO, Netflix, AMC ile görüştük. “Ortak bir şeyler geliştirebilir miyiz” diye ama daha dizi piyasasının benim için erken olduğunu düşünüyorum. Öncelikle sinema dilini iyice keşfetmem lazım. Onun arayışındayım. O yüzden ikinci filmimi yazmak istiyorum “Ötekileştirme” hakkında. Bir de iki tane belgesel çekmek istiyoruz seneye,  müzik üzerine, onun hazırlığındayız.

Peki, benim sorularım bu kadar 🙂 Söyleşi için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

 

Hilal Önal
1988 Eylül,Adana doğumlu.ODTÜ Matematik mezunu.Profesyonel hayatında banka süreçleri geliştiriyor.Bir gece mesai dönüşü kendine "sahi ben bu dünyaya ne için geldim" diye soruyordu ki,yolu Fil'm Hafızası"na düştü.Hikayeler anlatmayı,filmlerde yaşamayı,playlist hazırlamayı çok seviyor.Sadelikteki güzelliğe hayran,dünyayı minimalizmin kurtaracağını düşünüyor ve inatla her şey çok güzel olacak diyor.

Yorum yaz