Kimi zaman korkutuyor beni içimdeki dünya

Kimse bilemez…

90’ların sonlarına doğru başlıyor öykü ve 2000’lerin başında her şey nasıl başladıysa öyle bitiyor. Arada kalan yıllar kimsenin bilmediği bir dilde; kelimesiz, aracısız, dolandırmadan ama hissederek, dört köşeli bir sandığın içinde sır oluyor: bir köşede Yavuz, karşısında Batu, yanda Sunay ve davulda Kerim. Mavi bir müzik okşuyor havayı Mojo sahnesinden perşembe akşamları. Birer birer eksilirken notalar, yitip gidenin ne olduğunu kimse bilmiyor. Dile getirememekten mi, yoksa işitilmemekten mi dersiniz; perde arasından kopan ses, Boğaz Köprüsü’nde sallanıyor önce, sonra usulca suya bırakıyor suskun gövdesini. Parça bitiyor ve son albüm, kimse bilmiyor.

Üzüntüden çok, bir öfke oturuyor Kerim’in bakışlarına. “Benimkinden daha mı zordu hayat?” diyor, zorun en güzelini yaşarken. Orta boy, deri bavul, sallanıyor, belli ki boş. Dünyada hepi topu bu kadar işte, kocaman bir sesin hacmi. Notaları yitirdikçe insan, unutuyor bir şarkıyı. Unutuyor, bir gün susana kadar.

Yalnızca 90’ların Türkiye’sine değil, dünya müziğine mâl olmuş iki dehanın, kendi yarattıkları müzik dilinin, müzik edebiyatının ve müzik hayatının öyküsünü anlatıyor Blue (2017). Yönetmen Sertan Ünver, Blue Blues Band müzik grubunun kurucularından Yavuz Çetin’in hayatını anlatan bir belgesel çekmek isteyerek yola çıkıyor. Ancak müziğin izini takip etmek zor, çünkü Çetin’in müziğinde tek bir renk yok. Batu’dan yıllar var, Sunay’dan derin maviler ve Kerim’in, müziğe kalp atışı olan ritmi. Bu nedenle diğer seslerin de peşine düşüyor Ünver. Ortaya Yavuz’la Kerim’in sahnede başrolü paylaştığı nefis bir Blues düeti çıkıyor. Sanatçılara ait belgeleri toplama süreci, Kerim Çaplı’nın Amerika kariyeri dolayısıyla Ünver için biraz zor olmuş. Çünkü Çaplı’nın müziği, küçük yaşta babasıyla Amerika’ya yerleşmesinin ardından büyüme ve olgunlaşma dönemlerini Türkiye’den uzakta yaşamış. Bir diğer deyişle müziğinin memleketi Amerika olmuş.

Bu nedenle Ünver, Çaplı’nın oradaki arkadaşlarıyla görüşmek ve gizemli yaşantısına daha yakından bakabilmek için Amerika’ya gidiyor. Bir yandan da Çetin’in lise yıllarından üniversite çağlarına ve sonrasına uzanan kompozisyon serüveni, sahne arkadaşları ve yakın çevresinden oluşan, Batuhan Mutlugil, Gür Akad, Erkan Oğur, Teoman, Göksel, Aylin Aslım, Nejat İşler gibi isimlerin, bunun yanı sıra eski eşi ve oğlu Yavuzcan Çetin’in ağzından anlatılarak devam ediyor. Burada sadece bir müzisyen olarak Yavuz Çetin’i değil, ayrıca bir sevgili, arkadaş, dost, baba olan Çetin’i görüyoruz.

80’lerde uzun saçları, küpeleri, farklı yaşam biçimleri ve bilinenden uzaktaki müzikleriyle toplumda bir tepki oluşturan Rock ve Blues müzisyenleri, bugün bir kısmımıza inanılmaz gelse de sırf bu tercihleri nedeniyle fiziksel şiddete maruz kalıyorlar. Bunu deneyimleyenler, süreci gülerek anlatıyor gerçi; fakat 90’lara kadar gerçek bir müzik yaptıkları kabul edilmeyen bu sanatçıların hayatlarında hep bir kırıklık, küskünlük var döneme karşı. Her şeye rağmen hayata her daim tebessümle bakan ve müziğe olan tutkulu heyecanını son nefesine kadar hiçbir zaman kaybetmeyen Çetin, ne var ki sahne arkadaşlarında aynı çalışma ilgisini bulamayınca onlarla olan müzik kariyerine devam ederken bir yandan da kendine bambaşka bir yol çizmeye başlıyor. Böylece sıkı bir çalışmayla Ercan Saatçi ve Aykut Gürel’in prodüktörlüğünü yaptığı İlk adlı albümünü çıkarıyor. Bu ilk heyecan, Çetin’in hayatında başta yeni bir soluk oluyor; ancak bir süre sonra Çetin, istediği başarıyı elde edemediğini düşünerek psikolojik bir bunalıma giriyor. Durumu giderek daha ciddi hâl almaya başlayınca da hastanede depresyon tedavisi görmeye başlıyor. Bu süreç sanatçının kişisel hayatında, yüzünü sona doğru çeviren bir dönüm noktası oluyor. Bundan sonra hastanede tedavisi devam ederken ikinci albümünün çalışmalarını yürüten Çetin, Satılık adını verdiği albümü tamamlıyor, müzikten ibaret olan dünyadaki süresinin de tamama erdiğini hissediyor. 2001 yılında bir ses düğümleniyor Boğaz’ında İstanbul’un; her şey nasıl başladıysa öyle bitiyor.

Öykünün öteki yüzünde ise çok küçükken annesini kaybetmesinin ardından ilk öğretmeni olan müzisyen babasıyla Amerika’ya yerleşen ve içindeki müzik dehasını burada büyüten Kerim Çaplı’nın müziğini izliyoruz. Çaplı’nın çok farklı bir müzik eğiliminin olduğu; daha doğrusu kelimeleri bir kenara bırakıp müzikle düşündüğü, henüz altı yaşlarında eline bageti almasıyla ortaya çıkıyor. Bageti bir kere kavrıyor Çaplı, yemiyor içmiyor, ama bir daha da bırakmıyor. Bu uzun soluklu parçada Jimi Hendrix, Davy Jones gibi dünyaca ünlü isimlerle aynı sahneyi paylaşma imkânı bulan, yeni adıyla Kim Capli, The Monkees, The Sundowners gruplarında davulun yanında söz ve müzik yazarı olarak bulunuyor. Türkiye’ye döndükten sonra da MFÖ’nün bateristliğini yapıyor, Seyyal Taner, Nükhet Duru, Orhan Atasoy, Umay Umay ile beraber çalıyor. Ardından 1991 yılında Yavuz Çetin’in kuruculuğunu üstlendiği Blue Blues Band grubunun dördüncü ismi oluyor.

Belgeselde dikkat çeken noktalardan biri, Çetin’le Çaplı arasındaki farkın çizilmeye çalışıldığı bölüm kuşkusuz. Çünkü Çetin’in özgünlüğü yakalarken bir o kadar da kuşatıcı, rengârenk ve alabildiğine zengin müziğinin yanında Çaplı, hiçbir tanıma uymayan, başlı başına ayrı bir sanat icra ediyor. Bu anlamda onun özgünlüğü, müziğinin ve müzik dehasının tanımlanmayışında yatıyor.

Dört çocuğu ve çok sevdiği eşiyle genç yaşta kocaman bir aileye sahip olan Çaplı, ne var ki neredeyse yapayalnız bir hayat sürüyor. Müziğinden başka bir şeyi yok, tüm yaşantısı bir deri bavula sığıyor. Kimi zaman yakın arkadaşlarının evinde, kimi zaman otel odalarında parasız, alelade yaşarken ailesinden uzakta kalışına en çok çocukları kırılıyor. Nitekim belgeselde de oğlu Ahmet Çaplı’nın, babasının cenazesini anlattığı kısımda “Keşke onunla böyle tanışmasaydık,” deyişi, hem Kerim Çaplı’nın hem de ailesinin buruk kalan öyküsünü dört kelimede dile getiriyor.

Dâhiyane bir müzik serüveninin sonlarına doğru, yakın dostu Yavuz Çetin’i de kaybetmesinin üzerine Çaplı, başarının, anlaşılmazlığın, tutkunun, müziğin, yani her şeyin “çok” olduğu bu uç yaşantının yorgunluğunu artık bedeninde de hissetmeye başlıyor. Davulundan gitarına, basına, vokaline kadar her şeyini tek başına icra ettiği, arkadaşlarının tabiriyle “inanılmaz” eseriyle müzik dünyasını sarstıktan sonra durgunluk çöküyor ellerine. Sahnede biraz daha kalabilmek için çabalıyor yine de; fakat baget, ilk defa düşüyor ellerinden. O vakit soruyor Çaplı: Kimsemiz yok kendi sesimizden başka, “kim kurtarır canımızı?”

Kaybettiğimiz değerlerimiz Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nın anısına…

Bir gün gelir herkes kendi yoluna gider

Her şey nasıl başladıysa öyle biter

 

 

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

avatar
  Subscribe  
Bildir
Önceki yazı

Fences (2016)

Sonraki yazı

İstanbul Modern'den: Oscar'ın Yabancıları!